renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Gece Gelen Konuklar

Soğuk kış gecelerinden biriydi. Ortalık sessizdi. Beton yığınlarına gömülü daracık sokakta iki tarafı binalarla çevrili sokak. Az ötesinde küçücük bir park. El ayak çoktan çekilmişti parke taşları düşeli sokaktan. Ayak sesleri, araba sesleri gürültü patırtı, telaş kesilmiş gecenin karanlığı hepsini yutmuştu, suya dokunan kağıt mendil gibi içine çekmişti.
Günün yorgunluğu, güneşin batışıyla sona ermiş, gecenin karanlığı gündüz yaşanan tüm hareketliliği silip süpürmüştü; temizlik makinesinin haznesi gibi hepsini içine çekmişti.

Ruhlar dinlenmeye alınmıştı; günün yorgunluğundan çekilerek alınan bir bardak çay bir fincan kahveyle sulanarak dinginleştirilmişti.
Gecenin ürküntü veren ruh hali tüm yaşama hakimdi son demlerde. Gece yaşanmayan olaylar artık gündüz işlenir olmuştu. Gecenin karanlığı kat be kat artırmıştı ürküntüyü.
Gecenin karanlığını yırtarak ara sokaklara dalan araba beş katlı barış apartmanının önünde acı fren yapmıştı. Fren sesi bina sakinlerini heyecanlandırmıştı.

-Acaba bu gece sıra kimdeydi? Kim ne yapmıştı, niye götürecekler?.. soruları peş peşe zihinlerde sıralanırken
-Acaba ben miyim götürülecek? Ardından hemen yer alıyordu.
Arabanın kapıları açıldı.
Zihinler bulanık, sorulara cevap aramakta..
-Acaba? diye başlayan sorular “kimle ?” bitiyordu
Kapanan kapı sesi herkesin dikkatini bir kat daha artırdı. Ayak sesleri kapıcı Emin Efendi’nin penceresinin önünden geçti, ana kapıdan içeri girdi.
Emin efendi elli yaşlarında iri gövdeli kısa boylu sevecen bir insandı. Apartmandaki herkes onu severdi. Muhataplarına hep saygıyla hitap eder gönüllerini alırdı. Emin Efendi henüz yatmamıştı, yatakta kıvranıyordu.Ruhunu serin kış gecesinin kucağına bırakmak istiyor; ancak beceremiyordu..

Ayak sesleri kapısına doğru yaklaşıyordu. Pür dikkatle ayak seslerini takip etmeye çalışıyordu yatağından kalkmadan. Kendini bir anda sorgulanma içinde buluvermişti zihninde.
-Acaba ? diye düşündü... Bilmeden, farkında olmadan yasak bir sözcük çıkmış mıydı ağzından?.. Yoksa!.. Hacer bilmeden o sözcüğümü kullanmıştı.. Birileri mi işitmişti..
Kendini sıkı bir sorgudan geçirdikten sonra yanlış bir şey yapmadığından emindi emin olmasına; ama acaba onlar da emin miydiler.
Yoksa birileri kendisini jurnallemiş miydi... bu dönemde. Bu türden olaylara sıklıkla rastlanmaktaydı. Çekememezlik, husumet had safhadaydı. Birisine mi kızdın, içerlendin mi? Hemen bir telefonla ihbar et. Görsün dünyanın kaç bucak olduğunu.. Yok.. yok.. Kimse kendisine bunu yapamazdı. Yapmamalıydı. Kimseyle alıp veremediği yoktu. Herkese saygı gösteriyor, saygıda kusur etmiyordu..

Yoksa ?
Yoksa karısı Hacer bilmeden bir şeyler söylemiş miydi?.. Çocukları yoktu, bu nedenle düşüncelerini Hacer üzerinde yoğunlaştırdı..
Yok.. yok.. olamaz böyle bir şey...
Ayak sesleri merdivenlerde yankılanıyordu akustik bir şekilde.. Kapıya yaklaştı.. Yok kapıya dokunmadan geçtiler.. Ayak sesleri uzaklaşıyordu... Derin bir nefes aldı Emin Efendi. Bu seferlik atlatmıştı tehlikeyi. Artık herkes kendi çıkarını,geleceğini düşünür olmuştu... Tepki vermek olayları protesto etmek yada karşı çıkmak, toplumsal reaksiyon vermek artık zihinlerde yoktu..
“Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın”felsefesi hakim olmuştu toplumda.. Sindirilmişti toplum. Kimsenin geleceğe yönelik plan ve programı kalmamıştı. Her şey kısa süreyle noktalanıyordu yapılan ve yapılacaklar üstüne.

Hayat çekilmez olmuştu insanlarca. Karanlık günler hakimdi memlekette..
Kendini topluma kabul ettiremeyenler işbaşındaydı şimdilerde.. Kimin ne yapacağı, nasıl yapılacağı bu kişilerce belirleniyordu.. Yıllarca kabul edilememenin verdiği sıkıntıyla abanıyordular ahaliye...
Toplumsal barış, kardeşlik, iyi niyet yoktu bunların lugatında. Emir demiri keserdi. Varsa yoksa emir.. “Biz emir kuluyuz teraneleri ağızlarından eksik olmuyordu. Aslında top yekün toplumu imha etmek için işbaşındaydılar. Nice dayandıkları evlerin içindekilerinim ruhlarını viraneye çevirmiştiler..
Emin dayı rahat nefes almakta haklıydı. Ya sıra kendisine gelmiş olsaydı. Hacer ne yapardı yalnız başına Kimin eline bakacaktı soğuk kış günlerinde insan ruhlarının donduğu bu dönemde..
Gökyüzünde parlayan yıldızlar gecenin soğuk ve çetin geçeceğini haber veriyordu. Don olabilirdi.
-Evet.. evet. Büyük ihtimalle yerdeki ıslaklık donacak, kristali bir hal alacak, zemin kaypaklaşırken kayganlığını muhafaza edecek.

Ayak seslerine kulak kabartan Emin Dayı sırasını savuşturmanın verdiği rehavetle yatağına dönmek istedi; ancak düşünceleri alıkoydu. Sobanın başına geçti,henüz ateşi sönmemişti. Bir odun daha attı sobaya ve iskemlesini çekti oturdu, gelişmeleri takip edebilmek için. Yapacağı tek şey kulak kabartmaktı. Kapıyı açıp bakmaya cesaret edemedi. Ya zamansız bir anda yakalanır ve sorgu suale maruz kalsa.. Maazallah.. Kabir soruları gibi sorular peş peşe gelirken doğduğu güne, kapıyı açtığına lanet edecekti. Gelmişinden geçmişinden yedi sülalesinden sorgulanacak, apartmanda kimler oturuyor, ne iş yapıyorlar, kim necidir gibi sorular tüfekten fırlayan mermi gibi göğsüne saplanıp kalacaktı..
-Yok, diye düşündü
-Neme lazım, ben kapı ardında dinleyeyim daha iyi

Sait arabanın acil fren sesiyle uykusundan fırlamıştı. Daha yeni yatmıştı. İçerdeki sıcaklık dışarıdakine yenik düşmüş ters yüz olmuştu. Evin içi dışarıya göre daha soğuk geliyordu kendisine. Buna rağmen kapı çarpmasıyla ayak seslerini dinlemiş, kapıdan içeriye girişlerine kulak kabartmıştı. İki numarada oturuyordu.
-Acaba? Diye düşündü “piyango kendisine mi çıkmıştı?”. Kendisini yokladı. Evde yasak bir şey yoktu. Yalnız başına yaşıyordu. Hayata olan direnci şimdilik ancak kendisine yetiyordu. Aile kuracak, çoluk çocuğa karışacak halini hayal ederken bile korkuyordu.

Ayak sesleri barış apartmanın koridorlarında yankılanırken ikinci kattaki Ali ve Hasan kulaklarını kapıya yöneltmiş, gelişmeleri izlemeye çalışıyorlardı.
Ali üç numarada, Hasanda dört numarada oturuyordu. Sıra Ali’nin mi yoksa Hasan’ın ? Üç numarada oturan Ali merdivene daha yakındı.Kalp atışları yükseldi, heyecan doruğa çıktı Ali’de. Karanlık gecenin buz gibi havası karabasan gibi çökmüştü nefesine. Terlemeye başlamıştı. Boncuk gibi ter damlacıkları alnından ensesine doğru yuvarlanıyordu. Televizyonun sihirli havasına kapılmış bu saate kadar yatmamıştı. Evden işe, işten eve gidip gelmek dışında bir uğraşısı yoktu. Geceleri evden çıkmak bu dönemde akıl karı değildi. Her an her şey olabilirdi. Serseri bir kurşun adres olarak onu seçebilirdi. Kim vurduya giderdi. Haber anonslarına “kimliği belirsiz kişilerce açılan ateş sonucu bir vatandaşımız hayatını kaybetti” diye düşerdi kulaktan kulağa uçuşarak.. Oysa Ali hayatı çok seviyordu. Yaşamı boyunca suya sabuna pek dokunmamıştı. Sistemle bir sorunu yoktu. Yönetim şekli ve yönetimdekiler kendisini pek bağlamazdı. Yine de tedirgindi..
-Ya sıra bana gelmişse ? diye. Hayattı gözünün önünden akıp geçti bir film şeridi gibi.. Daha yirmi beş yaşındaydı. Evlenmemişti.bekardı. Geleceğe yönelik planlar programlar yapıyordu.Evlenecek .. Olacak çocuklarını düşünüyordu.. Kim bilir ne güzel olacaktı.. Hele ilk çocuğu erkek olursa .. Bütün apartmana yemek yedirmeyi bile vaad etmişti. Geçen hafta kapıcı emin dayıya takılırken.”Önce evlenecek munasip bir kız” bulmalıymış “sonrası kolay “derdi..

Ayak sesleri yaklaşınca hayallerden kopup gerçeğe dönüş yaptı
Gelenler zili mi çalacaktılar yoksa kapıya mı abanacaktılar?
Tüm apartman tedirgin olsun diye mutlaka kapı çalacaklardı ki apartman sakinleri tedirgin olsun diye hızlı ve sert. Halkı korkutmak ve sindirmenin yollarından biriydi gece baskınları. Gözdağı vermek, korku ve endişe birinci sıraya yerleşmeliydi ki onlar işlerini daha kolay hal edebilsinler. Sıfat ve konumu ne olursa olsun herkes onlardan korkmalıydı. Çekinmeliydi..
Sesler gittikçe yaklaşıyor, atmosferde oksijen kalmamış gibi nefes almakta zorlanıyordu.. Nefesini tutmuş çıt çıkmıyordu.. Kapısı geçilmiş, diğer cephedeki daireye doğru yönelmişti.

Korku ve endişe sırası Hasan’a geçmişti. Apartman sakinler nefes tutma yarışına katılmıştılar sanki.gecenin ürküncü atmosferi, korkuları baskı altına almıştı. Düşünceleri.. Bir taraftan hayatın tatlılığı diğer taraftan namerdin enselerde hissedilen berbat nefesi.. Bu ikilem arasında insanlar ayakta kalabilmek için çabalıyorlardı. O gece ve her gece..
Ay her tarafı aydınlatıyordu. Yansımalar odalara kadar taşınıyordu camlar sayesinde. Korku camdan cama ışık demeti ile birlikte hareket ediyor, ışık korkuyla can bulmuş gibi raks ediyordu. Camdan cama gönülden gönülle. Mesaj aynıydı. Ayaz, soğuk, korku, endişe ve namerd...
Talihsiz olaylar dönem ülkenin üzerine bir karabasan gibi çökmüş, binlerce kişi göz altına alınmıştı. Bazen bir mahalle tamamen kuşatılır, evler didik didik aranır, suçlu suçsuz yüzlerce insan toplanırdı bir gecede.. Sonra aylarca haber alınmazdı kendilerinden. İşkence, korku, endişe pasifize edilmiş uysal birer bireye çevrilerek topluma hibe ediliyordu..

Gözaltı mahallinin izbandotları halka korku ve endişe vermek için ortam oluşturmaktan da geri kalmıyorlardı.
-“Allah’ın olmadığı, peygamberin izne çıktığı “ ağızdan ağıza dolaşıyor, gözaltına alınanlardan rivayetle.. İnsanlar birbirlerine şüpheyle bakar olmuştular.. Ne de olsa kimin ne yaptığı, ne konuştuğu jurnalistlerce ulaştırılıyordu kendilerine.. Dalkavukların revaçta olduğu bir dönemdi bu dönem..
Hasanın tedirginliği vücudunu vurmuş, titremeye başlamıştı, ayak sesleri kapı eşiğinden geçti, yukarıya doğru yöneldi..
Üçüncü katta beş numarada yaşlı Ayşe Nine oturuyordu. Yaşlılığın verdiği sıkıntıları yaşıyordu bünyesi. Kulakları pek duymaz olmuştu. Gelenlerden habersizdi. Uyumuştu. Uyanmamıştı. Rahatsız edilmeden geçirilen birkaç saat insanlar için çok önemliydi. Ayşe Ninenin bir eksiklik olarak nitelendirdiği “duymama” eksikliği halk tarafından aranan, istenen bir hal almıştı.

Altı numarada Mühendis Ahmet Bey yaşıyordu. Yarına yetiştirmesi gereken projesi vardı. Ve o kadar yoğunlaşmıştı ki, gelenlerden habersizdi. Ahmet Bey yeni yapılan belediye binasını gördükçe hayıflanıyordu.
-Bir bina ancak bu kadar zevksizce planlanır, diye düşünürdü. Oysa bu işi kendisine vermiş olsalardı en güzel binayı dikecekti şehrin göbeğine. Herkes gıpta ile bakacaktı.
Ayak sesleri koridorda yankılamaya devam ediyordu.
-Tak..Tak..
Nefesler bu ritme ayarlanmıştı, kalp atışları da..
Dördüncü katta muallim Recep oturuyordu. Çok bilgili, dürüst, yardımsever, cana yakın birisiydi. Arabanın acil freniyle yatağından fırladı. Gelen seslere kulak kabarttı. Hanımı heyecanla kendisini izliyordu. Gecenin karanlığını yırtarak komşu bina camlarından yansıyarak içeriye süzülen bir demet ışık altında.

Muallim recep koridorun boşluğunu yırtarak gelen ayak seslerine kulak kabarttı. Gelenler yukarı çıkıyorlardı.
-Sıra bende!diye düşündü..
Recep Hoca bilge biriydi. Gece geç saatlerde baskın yapmanın mantığını anlayabilmiş değildi. Gündüzler torbaya mı girmişti? Neden gecenin bu geç saatini seçiyorlardı. Daha çok korku, daha çok endişe verebilmek için.. Halkı sindirmek için...

Hani insan hakları... Hani hak hukuk.. Demokrasi... Hepsi rafa kaldırılmıştı. Hani 1970‘ ler de hızlanan süreç; Paris anlaşması , Helsinki sözleşmesi, Kopenhag kriterleri... Evrensel İnsan Hakları Beyannamesinin tarihi 1948. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, sevgi, onur...
Seçkin tabaka gerçek yüzünü, ”haydut çetesi “ özelliğinde gösteriyor, yakından bakıldığında, yüksek değerlerin arasında kanla kirlenmemiş tek bir tanesine bile rastlanamaz..
Gelenlerin insan haklarından, hukuktan anlayacaklarını sanmıyordu. Karışık duygular içerisindeydi. Yanlış bir şey yapmamıştı ama.. gelenlere nasıl ispatlayabilirdi ki... Geçmişe dönük yılları taradı, kız çocuğunu itina ile tarayan anne şefkatiyle .. Toplumun çıkarı için elinden gelen gayreti sarf etmiş, öğrencilerine de bunu aşılamaya çalışmıştı. Toplumun çıkarını menfaatini kendi çıkar ve menfaatinden önce düşünürdü. Tek suçu buydu.

Kapı tüm şiddetiyle çalındı. Ses tüm apartmanda akis bularak yankılandı. Kapı çalınmıyor sanki yerinden sökülmek isteniyordu.
İçerde Muallim Recep korku ve endişe içinde kalan hanımını teselli ederek kapıya yöneldi. İnce ve cılız bir sesle ;
-Kim o, diyebildi.
-Kapıyı aç, güvenlik, diye katı ve sert bir ses tonuyla karşılık verildi.
-Bir dakika açıyorum.
Elleri kapı sürgüsüne giderken titriyordu. Kapı açıldı.Açıldı mı söküldü mü beli değildi. Beş kişi birden evin içine daldı. Muallim hemen yere yatırıldı. Ayakkabıyla, postalla içeriye daldılar çil yavrusu gibi dağılarak. Ne aile mahremiyeti kaldı ne de özel mülkiyet. Her taraf arandı dağıtılarak. Ne kitaplıktaki kitaplar kaldı ne de yatak odasındaki gardrop.
Daha sonra içlerinden yetkili olduğu beli olan izbandot yapılı, esmer, gözlerinin feri kaçmış uykusuz olduğu her halinden beli olan Recep Hocaya yaklaşarak;
-İsmin ne ? diye sordu
-Recep
-Soyadın yok mu?
-Önal
-Ne iş yapıyorsun?
-Öğretmenim.
-Kimliğini getir?
Muallim Recep yerden zorlukla doğruldu. Ceketinin cebinden kimliğini çıkarttı, usulca uzatarak;
-Buyurun , dedi
Yetkili kimliğe göz gezdirdikten sonra
-Tüh! , İsim benzerliğiymiş. Toparlanın gidiyoruz. Muallim Recep Hocaya dönerek
-Kusura bakma bir yanlışlık olmuş.
Bu kadar basitti. Yanlışlık...

Apartmana korkulu dakikalar yaşatan baskının sebebi basit bir isim benzerliğine dayanmıştı. Yanlışlık.. Yanlışlık yapılmıştı; ama cezayı tüm bina sakinlerince dakika dakika, saniye saniye yaşayarak çekmişti.
Her şey daha güzel yarınlar içindi. Yarınlara umutla bakamayan/baktırılmayan insanlara...