“Sorgulanmamış bir hayat yaşanılmaya değmez..” Sokrates


21.yy Sokrates'i haklı çıkardı..
Said Nursi'yi henüz lise yıllarında tanımıştım. Risalenin dilini pek anlamasam da, Risaleler'in, iyi, güzel, imani, mantıklı (hakikatli) şeylerden bahsettiğini ve insanı, hayatı anlamlandıran özleri hayatın merkezine taşımaya çalıştığını fark etmiştim. Aslında beni en çok etkileyen ve risaleleri hayatımda daha da cazip kılan, Said Nursi'nin hayatıydı. Evet hayatı. Ve bence Said Nursi hiçbir eser yazmayıp sadece o hayatı yaşayıp aramızdan ayrılsaydı dahi, yine "Bediüzzaman" olmayı hak ediyordu...
Peki, neydi Nursi'yi ” Bediüzzaman” yapan hayatı?.. Neydi onu böyle farklı kılan...
Neydi milyonları ardından hayran hayran baktıran ve sürükleyen ondaki cazibe?.. Hayatı... O yaşanılası hayatı… Çünkü ne Kur’an'a ne Sünnet'e ne de kendi telifi olan Risaleler'e aykırı bir hayat yaşamıştı... Ve hatta o hayatını İsa'vari sürdürmüş ve nihayetlendirmişti...
Bediüzzaman ömür boyunca ve özellikle İstanbul’a geldikten sonraki dönemde zulme, taklide, adaletsizliğe, yobazlığa, yozlaşmaya, toplumun iliklerine nüfuz etmeye çalışan her türlü "Allahsız" öğretiye, doktrine karşı çıkmıştı. Hususen Cumhuriyet'ten sonra sürgün üstüne sürgün yemiş, hapis üstüne hapis yatmış, uykusuz, aç, hasta, geçen onca gün, ay ve sene… En adi suçlulara dahi reva görülmeyen muamelelere maruz kalmıştı.
M. Kemal’le görüş birliği içinde olmaması, rejimin kullandığı ”devlet uleması” olmaya karşı çıkması, dünyayı iki elinin tersi ile hatta bütün benliği ile geri itmesi, İslam’ın ma’kus talihinin yeniden şehbal açmasını istemesi ve bu uğurda her şeyini feda etmesi, hakkı pervasızca, kınayıcının kınamsından korkmadan savunması, haykırması… Ona yapılan zulümlerin sebepleriydi… Ama o bir şeyin peşindeydi; Ta Âdemden bu yana yanan iman meşalesinin sönmemesi, İslam’ın sancağının yere düşmemesi, nesli düştüğü buhranlardan kurtararak, dini hakiki yerine koymaktı…
Kısaca onun derdi Allah’tı. O talebelerine hayatın her karesinde imanı savunmayı Kur’an'ı Sünnet'i yaşamayı, İslam etrafındaki surlar yıkılsa dahi...
Etlerinizi harç kanınızı su ve kemiklerinizi de tuğla edin ve İslam'ı koruyun diyerek yegâne bir aksiyon şuur ve mükemmel bir dava bilinci öğretmişti… O talebelerine boş sözlerden uzak durup siyasetten (menfi tarzda) hayatlarını akıllarını kalplerini yine bunların sahibinin yolunda adamayı öğretmişti… Öyle talebeler yetiştirmişti ki bir gün talebelerinden Zübeyir Gündüzalp'e “Zübeyir, eğer bir gün Kuran ve Sünnet yolundan döndüğümü görürsen ne yaparsın? “ diye sormuş ve talebesi de “Üstad, sana güle güle derim “ diyerek üstadının nasıl bir dava şuuru verdiğini göstermişti…
Ve lise son yıllarında, özellikle lise bittikten sonra bir “Bediüzzaman” daha keşfetti bu benim küçük dünyam; o Ali Şeraiti'ydi. Aşağı- yukarı aynı dönemde yaşamış ve aynı aksiyonu göstermiş iki insanı tanımak benim için şükrü verilmez bir lütuftu.
Peki, Şeraiti kimdi ve ne yapmıştı?..
Aslında Bediüzzaman'dan farklı bir şey yapmış değildi. Ve hayatlarına dikkat ederseniz ne kadar da birbirlerine benziyordu. Mücadeleleri, savunmaları, sürgünleri, hapisleri, dünyadan el etek çekmeleri dünyevileşmeye karşı duruşları fikirleri… Ne kadar da benziyordu; benziyordu zira ikisi de İslam’ın çocuklarıydı!
Şeraiti de şahlık rejimine karşı gelmiş, baştan ayağa neredeyse hurafelerle dolmuş Şia'yı eleştirmiş, Ehl-i Beyt kavramını, Kerbela'yı, Hacc'ı, Dua'yı, Şehadet'i, Âliyi, Muhammed'i (s.a.v), gerektiği gibi anlamış, yorumlamış ve anlatmıştı. O sahip olduğu engin iman ile de Marks'ı, Heidegger'i, Sartre'ı, Camus'u elekten geçirmiş ve Kur’an potasında eritmişti.
Dahası zulmü, baskıyı, sosyal adaletsizliği, dünyevileşmeyi, saltanatı, hurafeleri, Ali, Ebu Zerr, Hasan-Hüseyin ile adeta Hacc'da taşlamıştı…Ve onların hayatlarını Alinin Zülfikarı gibi kullanarak İran’ı sarsmış, İranı da aşarak dünyayı sarsmıştı…
Biraz daha meseleyi açarsak, Şeraiti şunu öğretmişti öğrencilerine: Şeriati’nin öğrencisi olmak Ali gibi, Ebu Zer gibi yalnız yaşamak, yanlız ölmek ve yalnız haşr olunmak, yine onun tabiriyle göller bölgesinde bir ada olmak demek. Şeriati’nin öğrencisi olmak demek, Hallac gibi Vahdet-i Vücud'a ererken geride halkı unutmamak, Hz. Muhammed (s.a.v) gibi miraca çıkıp Allah’la buluşma zevkine ve ayrıcalığına erişmek, ama akabinde halkın arasına, ezilmeye, baskı ve aşağılanmalara geri dönebilmek demek. Şeriati’nin öğrencisi olmak demek Platon’un akademisine hapsolmamak, Descartes’in kuru aklına ve Bacon’un bilgisine esir düşmemek, Kuran’da geçen bir harfin mahrecini doğru çıkarabilmek için yoğunlaşıp Kuran’ın ruhunu unutmamak demek. Şeriati’nin öğrencisi olmak demek Allah’ı diğer dinlerin bağlıları gibi tabiat ötesinde aramamak, Peygamberi insanüstü bir yere oturtarak etkisizleştirmemek demek. Ve yine o Müslüman aileyi ve Müslüman kadını anlatırken Fatıma'yı göstermiş ve Fatıma'yı da “Fatıma Fatıma'dır”diyerek akıllara zarar bir şekilde anlatmıştı…
44 yıllık hayatında o kadar zulüm görmüştü ki sonun da savak ajanlarının kurşunlarıyla şehadet tacını giymişti… Ve yine O, "Şehit tarihin kalbidir demiş”, tarihin bir kalbi olmuştu…
İkisi de hayatı sorgulamış ve hakikati bulmak ve yaşamak gayretiyle maddenin ardındaki manayı, mülkün ardındaki melekutu aramışlardı..
Hem Bediüzzaman'ı hem Şeriati’yi okuyan şunu iyice anlar ki, hiç de farklı değillerdi. Aksine öyle iç içe, öyle birbirleriyle hemhal olmuşlardı ki…
Yazık ki günümüz Türkiyesi'nde ve İranı'nda ikisi de hakkıyla anlaşılmamış ve bu iki aksiyon insanını anlatan, bir eser meydana çıkamamıştı. Buna o kadar ihtiyacımız var ki…
Bu iki duygusal ve cesur adamdan öğreneceğimiz çok şey var… Bugün dünyada gelişen olaylarla beraber, Ali Şeriati’yi daha iyi anlayabilecek durumdayız. Ali Şeriati bizim için bir son değil, tersine bir başlangıç noktasıdır. Onun bakış açısını, yaklaşımlarını ve metodunu içinde yaşadığımız topluma ve zamana göre geliştirmek bizim elimizde. Ali Şeriati’nin bizden istediği en önemli şey bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaktan kaçınmamız ve bilgiyi her zaman ve koşulda sevginin önüne koymaktı…
Bugün yukarda malumat olarak sunduğumuz düşünürlerden ne kadar faydalandığımız da belli değil. “Türkiye’de kaç tane Müslüman düşünürümüzün yazdığı kitaplar dünyanın diğer dillerine tercüme ediliyor? İsmail Raci Faruki, Muhammed Esed, Seyyid Kutup, Said Nursi, Mevdudi, Vahidüddin Han, Muhammed İkbal, Muhammed Hamidullah, Roger Garaudy, Ali İzzet Begoviç, Mutahhari, Muhammed Bakır es-Sadr, Fazlurrahman, Seyyid Hüseyin Nasr, Beheşti, Said Havva. Hasan el-Benna, Ramazan el-Buti, Muhammed Gazali, Yusuf el-Kardavi ve Abdulkerim Süruş gibi ünü yaşadığı toprakları aşan, bu yüzyılda yaşamış daha kaç Müslüman aydın ya da âlim sayabilirsiniz? Yazık ki bugün bizler bu değerli düşünürlerin fikirlerini öğrenme ve anlama çabalarının bile oldukça uzağındayız. Bugün Türkiye’de bu dindar aydın ve âlimlerin fikirlerini karşılaştırmalı olarak inceleyip tartışabileceğimiz bir platformumuz bile yok…”
Peki, bu insanları tanımak ve anlamak neden önemlidir? Çünkü onlar; bu yüzyılda İslam’ın gerek bireysel gerekse toplumsal alanda yaşanma deneylerinin yapıldığı adeta birer laboratuar hükmündedirler. Çünkü onlar; gençliğin imanını kendi ahiretlerini bile riske ederek savunmayı kendilerine görev bilmişlerdir. Çünkü onlar İslam’ın kahrını çekmiş yiğitlerdi..
Gerek Nursi, gerek Şeraiti, gerek İkbal, M. Akif, Mevdudi, S. Kutub ve sair mustazaflar mücahidler, mütefekkirler şunu anlatıyorlar hal dilleriyle; “biz öyle bir ezeli ve ebedi şehadete şahitlik ettik ki dünya üstümüze gelse ne gam! Bir canımız var, o da feda olsun…”
“-Kutsal inadı olanlar gerekli, bir kalbi daha olanlar gerekli...” derken şüphesiz haklıydı Nuri Pakdil.
İslam’ın bu mümbit topraklarının daha nice nice böyle kutsal inadı olan, aksiyon, ilim, iman, ihlâs insanlarına gebe kalması ve gelecek diriliş neslinin amentüsünü hep beraber yaşamak ve yaşatmak temennisi ile…
Vesselam...
17/11/06 - Sakarya
Yorumlar
Önden giden ahbaba selam olsun erenler
Per, 23/11/2006 - 10:54 — Fethi SERHATEvet, yaşadıkları hayatla günümüzün kirine, pasına, çığırtkan demokrasisine, tekeline... velhasıl dünyevilik adına olan her ne varsa ona ya da karanlığa ışık düşüren dava erleri olmasaydı fikir adına da aksiyon adına bir yanımız eksik kalırdı her halde...
Devirlerinde tam olarak anlaşılamamış daha doğrusu anlaşılmak için pek de çaba harcanmamış bu iman erleri, mütefekkirun, bugünün insanı tarafından sanırım daha iyi anlaşılıyor ve inşallah anlaşılmaya da devam eder...
_________________________________________
Hoşca bak zatına kim zübde-yi alemsin sen
Merdum-u dide-yi ekvan olan ademsin sen
Hepsini okuyalım ama nasıl ?
Per, 23/11/2006 - 14:07 — enes yıldızYazının başlığı ve konusu epey ilgimi çekti doğrusu ama yazının, başlığın altını doldurmak yerine ortaya bir buçuk karışık yaptığını söylemek zorundayım.. Yine de bu iki "popüler(!)" ismi gündeme taşıması ve irdeleme çabası açısından iyi bir adım..
Ancak yazıda bazı şeyler göz ardı edilmiş gibi.. Şeriati'nin devrimci yanı ve Said Nursi'nin ıslahatçı yanını nasıl bağdaştırdınız mesela? Nitekim, İran devriminin en büyük dinamiklerinden biridir Şeriati ( Humeyni'nin de ifadesiyle ). Oysa Nursi, daha çok devlet-i aliye-yi koruma yoluna gitmiştir ya da bir devrimden bahsetmemiştir. Doğruluk ya da yanlışlıkları ayrı bir konu ama bence farklı iki portreden bahsediyoruz. Sistem, düşünce ve hareket olarak farklı. Belki inanç olarak ortaktır diyebiliriz..
Yine yazı içinde belirttiğiniz isimler arasında da pek mutabakat olduğun söyleyemeyiz. Fazlurrahman, Kur'an'ın bir kısım hükümlerini hiçe sayarak ( hem de hiçbir nakli delile dayanmadan ) Kur'an yorumlamaya kalkarken, Mevdudi onu " İslam'ı pazarda satılan mal gibi, zamana göre fiyatlandırdın" diye eleştiriyordu..
Hülasa, evet güncel İslam tarihini yazan herkesi elbette okumak ve bilmek lazım ama sapla samanı karıştırmadan ve herkese hakkını vererek, doğru bir analizle..
Bir de düzeltme: Şeriati Savak'ın kurşunlarına hedef oldu demişsiniz. Eğer bu bir mecaz değilse, düzeltmek isterim. Çünkü şeriati, hicretteyken, kızlarıyla sabaha konuşup odasına çekildikten sonra, odasında ölü bulunmuştur.. Savak ve Fransa'nın işbirliğinden şüphe edilmekte evet ama kurşunlanma söz konusu değil..
Saygılar..
her şey bir tutam mavi uğrunaydı, biraz gökyüzünden, biraz denizden , biraz da kalbimizden bir tutam mavi içindi her şey...
herkes yalnız ölecek amenna,ya derdiyle bir ömür yalnızlık
Per, 23/11/2006 - 23:58 — yasemin karahüs...Evet yalnızdılar…
Ali Şeraiti öyle güzel anlatır ki bu yalnızlık halini, öyle güzel anlatır ki derdini nasılda tek başına taşıdığını Yalnızlık Sözleri isimli kitabında…
“benim hiçbir zaman Hatice’m olmadı ki…”
Ve ekler ;
“Mekke de beni kimse dinlemiyor, Medine ye hicret ediyorum…”
Bu cümleler Ahmet Altan nın dizeleriyle zihnim de kökleşir
"Ey Kavmim! ..
Ey kavmim! …
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine.
Lût Kavmi’nden de değilsin sen; hazdan olmayacak mahvın.
Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın.
Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdını.
Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın çalınanlara.
Tanrıya yakarır ama firavunlara taparsın.
Musa Kızıldeniz’i açsa önünde, sen o denizden geçmezsin
Ey Kavmim! …
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Korkarsın kendinden olmayan herkesten; ve sen kendinden bile korkarsın.
Hazreti İbrahim olsan; sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın.
Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler sen başka bir şeye ağlarsın.
Gündüzleri Maria Magdalena’yı orospu diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çabalarsın.
Zebur’u, Tevrat’ı, İncil’i, Kuran’ı bilirsin. Hazreti Davut için üzülür ama Golyat’ı (Calludu) tutarsın"
...
Herkes yalnız ölecek amenna
Ya derdiyle bir ömür yalnız yaşayanlar…
ve biz insanlar sağır, suskun, anlamamaya kararlı,
velhasıl; insanız işte, insanız işte...
küçük bir düzeltme daha
Cum, 24/11/2006 - 12:45 — enes yıldızey kavmim isimli yazı Halil Cibran'a ait değil miydi.. yoksa ben mi yanılıyorum ?
her şey bir tutam mavi uğrunaydı, biraz gökyüzünden, biraz denizden , biraz da kalbimizden bir tutam mavi içindi her şey...
Ey Kavmim
Cum, 24/11/2006 - 12:59 — E.Fatih BilgeYıllar önce yazılmış bir Ahmet Altan yazısıdır Ey Kavmim. Arada sırada böyle yazılar yazıyor. Geçtiğimiz günlerde de yazdı nitekim.
Şeriati nasıl biliniyor ?
Cum, 24/11/2006 - 13:55 — Ahmet ÖzgürAli Şeriati'nin bu şekilde tanınıyor olması çok garip...
Mezarı Suriye'de Seyyide Zeynep Türbesinin hemen yanıbaşında bulunuyor.
İranlılar'ın mahallesinde..
Bu kadar mücahid olarak bildiğimiz şahsın şu anda mezarlığı boy boy resimler ve fotoğraflarla süslü.. Üzerinden çok fazla bir zaman geçmemesine rağmen sevenleri onu böyle anıyorken biz bazı kişileri çok büyütüyoruz..
Hazreti Osman radiyallahu anh'a "osman" diye hitap eden adamın mezarının da böyle olmasını pek de hayret etmedim zaten..... Ali Şeriati yoluna biz yolumuza....
Şeriati okuyor musunuz?
Cum, 24/11/2006 - 17:41 — enes yıldızŞeriati, gelişimini tamamlamış olabilir, ama düşünce olarak bence asla es geçilemeyecek bir kişiliktir ve eserleri mutlaka okunmalıdır. eğer daha fazla yaşasaydı, Allahu alem daha iyi eserler de verebilirdi.. bu yazı vesilesiyle, güzel ve bilimsel bir Şeriati-Bediüzzaman münazarası çıkacağını umdum, ama henüz bu yönde bir yanıt gelmedi, gerek yazının kendisi gerekse hemen yukardaki yanıt, herşeyi bir poşete koyup ağzını bağlamak gibi olmuş.. buyrun fikirleri eleştirin ya da teorileri, ama Show Haber hassasiyeti(!) ile yaklaşmayın..
her şey bir tutam mavi uğrunaydı, biraz gökyüzünden, biraz denizden , biraz da kalbimizden bir tutam mavi içindi her şey...
Basiretsizlik!!!
Cum, 24/11/2006 - 21:22 — Zeyd GÜLESİNSayın Ahmet Özgür;
Şahsınıza değil, yorumunuzla sergilediğiniz zihniyete yöneliktir sorularım. Fakat siz de lütfedip yanıtlarsanız sorularımı müstefid olacağım.
Ali Şeriati'nin mezarını ziyaret etmedim, etrafında nasıl süsler fotoğraflar var bilmiyorum. Fakat O'nu okudum. Siz ziyaret etmiş, gezip görmüşsünüz galiba. Sevenleri bu süsleri fotoğrafları koyarak onu anıyorlarmış demek ilginç. Buyrun;
1- Ali Şeriati'nin şehadetinden sonra mezarına kimin ne yaptığını engelleme şansı var mıdır sizce? Bunu engelleyeme şansı yoksa bundan dolayı onu yargılayabilir miyiz? Yoksa kendisinin bu şekilde bir mezara sahip olma isteği olduğunu mu okudunuz, okuduysanız nerede hangi kitabında lütfen yazar mısınız?
2- Bir insanı sevmemek için, onun iyi biri olmadığına inanmak için onun mezarının şekline mi bakılır? Sözgelimi Hz. Muhamemd (sav) nin mezarına kendini bilmezlerin süs ya da fotoğraf yapıştırmış olmaları cânımız peygamberimizin hangi yönünün zayıflığına işaret eder? Allah aşkına bu ne biçim sebep sonuç ilişkisidir ?
3-"Radiyallahu anhu"nun türkçe karşılığının ne demek olduğu hakkında bi fikriniz var mı ? Bunu öğrendiğiniz zaman mübareklerin isimleri anıldıktan sonra "radiyallahu anhu" demenin FARZ olmadığını da anlayacaksınız.
kaldı ki size daha yardımcı olacak örnek vereyim, Ali Şeriati'nin "Muhammed kimdir" adında muhteşem bir kitabı var. Hadi onu tekfir edelim (sav) demediği için. Her şey bir yana, sadece ali şeriati'yi değil, herhangi bir insanı sırf bu sebepten dolayı yargılamak hangi mantığa uygundur?
4- Hiç bir şey söylemeyen, sırf kulaktan dolma bilgilerle vardığı yargıları içeren, sonra okuyanları da kendine uymaya davet edip "o yoluna biz yolumuza" gibi haddi aşan cumleler içeren bir yorum çöpten başka nedir ?
"İlahi! Sen razı olasıya dek affını diliyorum. Bütün kuvvet, her kudret ancak Sendendir.
Ya Rabbi! bana sorumluluktan kaçan inanç ucuzluğuna karşı dayanma gücü ver."
Ali Şeriati
geç de olsa cevap veriyorum...
Cts, 13/01/2007 - 03:49 — Ahmet Özgürdemek imtihan ediliyorum... güzel.. sorularınıza tek tek cevap vermek isterim..
ancak bir konuda belirtmek isterim ki bu kadar agresif olmaya gerek yok.. yazınızdan bunu seziyorum...
şahsınıza değil ama deyip arkasından şahsıma yönelik bayağı bir şeyler yazmılşsınız.. bu da sanıyorum sizin ne kadar bilgili ve düzeyli olduğunuzu gösteriyor.. şimdiden teşekkür ediyorum...
ali şeriati yi mezarından dolayı suçlamıyorum.. iyi okuyucu olursak bunu anlarız.. o şekilde yazmadım... onu sevenlerin sonradan bu şekilde anması ilginç dedim.. bir...
ikincisinin cevabını da sanıyorum az önce aldınız...
kulaktan dolma bilgilerle dediğiniz şeyler nelerdir mesela???
R.A. 'ın anlamını bilmiyormuşum.. eğer o derin bilginizle beni de bilgilendirirseniz memnun olurum.. farz olduğunu da yazmadım...
ali şeriatiyi büyütmeyin demek çok ağırınıza gitmiş olabilir... biraz rahatlayın lütfen..
çöp olan bir şeyler varsa onu burada aramayın.. burası ne çöplük ne de biz çöpçüyüz... çok şeyler yazmak isterdim ama vaktim yok.. zira daha duyacak çok şeyler var..
bundan sonra ölçülü ve önyargısız yorumlar yazmanızı umut ediyorum.
bir yanlış kaç doğru götürür?
Cts, 13/01/2007 - 13:07 — Elif MeriçSayın Gülesin, Ahmet Özgür'ü okuduğumda ben de sizinle aynı duygıları paylaştığımı ifade etmeliyim. Şeriati, müslümanlara 'yön' duygusu kazandıracak , birikimi sağlam değerli bir alimdir. Evet, onu okuduklarımızdan tanıyoruz, belki bize yanlış gelen tarafları olabilir ama onda, şuurlu ve köklerini bilgiye dayamış bir imanı arama gücü vardır. ve ben onu her okuduğumda talebe olma duygum artıyor ve içim bilme isteğiyle coşuyor.
Şu anda Dinler Tarihi'ni okuyorum ve Şeriati o kitabın başında 'kendisini yargılayacakların, derslerinin tümünü izlemeden yorum yapmasını gayri ahlaki bulduğunu' söylüyor.
Katılmamak mümkün mü?
selam hepimizin üzerine...
anlayış ...
Paz, 14/01/2007 - 18:55 — Ahmet Özgürevet şeriati nin TÜM kitaplarını okumadım...
ancak bir kişi hakkından yorum yapmak için yazdığı TÜM kitaplarının okunmasını istemek saçmalıktan öte bir şey olmaz...
nasıl bir kişi hakkında okuduğunuz bir kitap veya bir makale size o kişi hakkında bir takım müsbet düşünceler veriyorsa aynı şekilde menfi düşünceler vermesi de doğaldır..
tabi ki daha fazla okumak yargılarımızın sonuçlarını değiştirmede veya güçlendirme de etkili olabilir... ancak bu bir kişinin düşüncesini dillendirmesinde ölçüt değildir..
ne yazık ki bazen tahammülsüzlüğümüz o kadar zirveye ulaşıyor ki sevdiğimiz veya izlediğimiz bir şahsın aleyhineymiş gibi yazılan bir kelime karşısında hiddetlenerek ayağa kalkıyoruz...
tekraren diyorum ki..
ali şeriati hakkında yazıla gelen yüzlerce makale var... bunlar bu şekilde forumlarda veya kendi cephelerimizde yazılan şeyler değil.. dünyanın farklı yerlerinde farklı dillerde farklı bakışlarla yazılan yazılar...
biz kitaplarında yazıdıklarının sanki yazarın kendisiymiş gibi algılıyoruz.. değil.. böyle değil. ali şeriati için de bu böyle değil...
onun da yazdıklarına gerektiği yerde gerektiği şekilde önem verilir. ama yaptıklarına da öyle..
bir yanlış kaç doğru götürür..
bir yanlış bir çok doğruyu hatta yapılan doğruların tümünü de götürür.. yanlışın büyüklüğü çok olmasını gerektirmez... tek başına büyük bir yanlış binlerce küçük yanlışı gölgede bırakabilir...
büyük davalar için ortaya çıkan insanların yapacakları ufak yanlışlar büyük sonuçları da beraberinde getirir...
burada ne ali şeriati için ne de başkası için ciddi bir eleştiri yapmıyorum... yeri burası değil muhatabı da adından başka hakkında hiçbir şey bilmediğim kimseler değil...
ne alimliğini ne de yönünü tartışmak istemiyorum...
terkar belirtmek istiyorum ki...
büyüttüğümüz insanları iyi tanıyalım... bir kaç kitabını okuduk sevdik diye yapılan eleştirilere karşı bu kadar despot olmayalım...
asıl gayri ahlaki olan budur...
Umre'ye giderken...
Cum, 24/11/2006 - 17:53 — Sule DemirtasBir arkadaşım bana Ali Şeriati'nin Hacc'ını okumadan hacc veye umre yapılmamalı demişti. Şahıs hakkında bahsedilen eleştrilere -özellikle Hz Osman konusunda- katılmamak mümkün değil lakin hakikaten Hacc bana umre boyunca bir anlam, bir yoğunluk ve hissedişte bir farklılık en önemlisi bir idrak vermişti...Okumadan gitseymişim tadı daha az olacakmış, anlamı daha duru, sırf bu yüzden Allah ondan razı olsun...
ikinci bir yasam beklentisi icinde degilim;
zaten ben bu dunyada oluler arasindan dirildim
Kurşun Neye İşler?
Cum, 24/11/2006 - 18:29 — Sadri GencKurşun işlemez olan fikirlerdir; insanların bunu yapmaya çalıştığını düşünmemek için çabalıyorum. Voltaire düşmanı için der ki :" ...elimden gelse seni bir kaşık suda boğabilirim fakat; senin fikirlerine canım pahasına saygı duyarım"... Kestirip atmak dediğimiz şey artık herkesi terzi yapıyor; sonra kimse söküğünü dikemiyor. Bir yazar hakkında veya yazmaz da sadece insan, hakkında hükmün uzun süreçlerden geçerek şekillenmesi gerekirken, artık birine kara çalmak bir kalem, bir klavye kadar yakında.
V For Vendetta; fikirlerin özgürlüğü! Aklımda kalan tek ve en önemli yeri. Özgür fikirler varsa, özgün söylemler varsa; saygı duyulmalı ve ne olduğu üzerinden gidilmeli.
Bir oduncu eğer ağaçlardan rızıklanıyorsa, ölümü onlardan birinin sebebi ile tecelli ettiği vakit ağaçlar katil mi oluyor acaba...
Bu sebeple fikirler, sonuçları; fikirler sonuçları...
Hacc'ı okumaya çalışıyorum ara ara. Geçen bahsi geçmişti ; okunmadan gidilmemeli diye.. Ama kitapta da geçtiği gibi onlar sadece Şeriati'nin objektifinden yansıyanlardır, herkes kendisine göre yorumlayabilir. Hayatın yansımaları kitaplar, bize olmasa da başkasına odak olan 'şeyler'. Merkeze varana dek saygı ile işlenmeli.. ... mavinin derinlikleriydi gökyüzünde unuttuğumuz; bir çember vardı aklımızda varsa/var, yoksa/yok...
Hacc ve Şeriati
Cts, 25/11/2006 - 01:49 — medine doganSeriati diyince baya duraklarim. cunku onu okurken cok farkli durumlar yasadim. ilk okudugum ilk yazidigi eserler, uslubunu kirici buldugum icin okumayi birakmistim, hacc doneminde kitab ararken ilk buldugum kitab onun kitabi oldu. okuyup okumama ararsinda bocaladim, Hz osman a kullandigi uslup acisinda kalbimde bir yer tutmayacagini dusunmustum, fakat okuyunca oyle olmadigini hissettim ve hacc kitabini birkac defa okudum, her hacc donemi geldiginde yine kitaba bakarim, o kitab dunyama cok seyler katti, daha sonra onun diger eserlerine baktim, tanidikca daha iyi anlamaya basladim. Kevir ve yalnizlik sozleri'nde ona karsi merhamet hissi uyandirdi, esinin yazdigi “esim ali seriati” kitabinda farkli bir sekilde ona bakabiliriz. Olgunluk yaslarindaki eserlerinin daha farkli oldugunu dusunuyorum.
Onun ölümu bana sultan Vahdettin in ölümünu hatirlatiyor, vataninda uzakta, ve Sam in bagrina bastigi bu insanlar.... kabrini ziyaret ettim fakat yaklasmaya cesaret edemedim, Hz. Zeynebin de kabrine yaklasamadim, uzakta durmayi tercih ettim, herhangi bir resim sekil farketmedim, cunku insanlar oyle inliyordu ki Hz. Zeynebin kabri basinda… sadece basimi egdim bir fatiha okudum onlara… onun hayatinda sevdigi kimsenin yaninda yatmasi insani teselli ediyor.
Sevabi ile gunahi ile herkes hesabini verecek. Seriati nin iyi bir arkadas oldugunu dusunuyorum.
Allah ona rahmet etsin.
Selam ve dua ile....
anlamak için mi, eleştirmek için mi?
Paz, 26/11/2006 - 00:48 — enes yıldızŞeriati konusunda konuşulacak çok şey var.. temel yanılgılardan birisi, ilk zamanlardaki eserlerine bakarak( ki çoğunun ona ait sandığı Ebu Zerr bir tercüme çalışmasıdır, Cude Es-Sahar'ın eseridir), onun ehl-i beyt dışındakilere dil uzattığının ya da bazı yamuklukları olduğunun söylenmesidir.. ve bunda haklılık payı yok değildir. ancak eğer insaf sahibi isek, bir kitabı bir makalesiyle değerlendirmememiz gerektiğini biliriz.. Şeriati, okunmayı bekleyen bir kitaptır, ardında 40 ı aşkın eser, konferans ve makale bırakmış bir kitap. ilk sayfasından son sayfasına elbette bir tekamül süreci işlemiştir. doğrusu da bu değil mi? demem o ki, okudukça gerçekten yanıldığını görecektir, Şeriati'yi yersizce tenkid edenler.
maalesef Şeriati, Şiilerce Sünni, Sünnilerce Şii ve diğer bazı zevatca Vehhabi olarak lanse edilip karalanmıştır ama o aslında tam olarak hiçbiri olmadı. Ümmet ve İmamet'e veya Ali Şiası-Safevi Şiası kitaplarına bakılabilir mesela, Şiiliğin dogmalarını eleştirdiğini görmek için. ve bir de Biz ve İkbal'i öneriyorum.. hiç Şeriati okumayan arkadaşlar, bu kitabı şöyle bir okusun..
Hz. Osman'a "osman" deme meselesine gelince. bence üzerinde durulmayacak bir mevzu. kişileri ezber kelimelerle yüceltmek midir vazifemiz? yoksa isimlerinin altını dolduran hayatla hayatlanmak mı.. bu Peygamber için de geçerlidir.. nitekim bu hitap sadece Şeriati de yoktur.. Mustafa İslamoğlu/ Üç Muhammed'e bakın. Abdurrahman Şarkavi / Özgürlük Peygamberi'ne bakın.. ezberleri bırakıp yaşam pratiğine inse daha akılcı olmaz mı?
ilgili ve ilgisiz herkesin bu soruyu kendine sormasını istiyorum, anlamak için mi okuyoruz, eleştirmek için mi ?
her şey bir tutam mavi uğrunaydı, biraz gökyüzünden, biraz denizden , biraz da kalbimizden bir tutam mavi içindi her şey...
...
Paz, 26/11/2006 - 07:11 — Hüseyin Yıldızrahmetli şeriati'nin mezarında sadece yarım boy kendi fotoğrafı bulunuyor.. süs püs ve fotoğraflar ne oluyor anlamadık.. 4-5 ay o yörede kaldım.. öğrencilerden başka da fazla bir ziyaretçisi yok..
öğrencileri de bu tür fotoğraf olayına taraf olmasa gerek..
Ali
Paz, 26/11/2006 - 15:27 — medine doganebuzer onun henuz ogrenci iken tercume ettigi eser, bana sert uslup olarak daha cok Ali si gelmisti.
Hz. Osman (ra)
Paz, 26/11/2006 - 16:28 — U.Ali BirkardeşlerYazı her ne kadar Ali Şeriati ve Said Nursi ile ilgili olsa da yorumlarda Hz. Osman ismi zikredildiği için kısa bir alıntı yapmak istiyorum Menakıb-ı Çehar- Yar-i Güzin*'den.
Mesabih'in hasen hadislerinden birinde, Talha bin Ubeydullah'ın (ra) rivayetiyle Resulullah'ın şöyle buyurduğu naklediliyor:
''Her peygamber için bir refik vardır. Benim Cennette refikim Osman'dır.''
Enes bin Malik (ra) şunları anlatıyor. ''Resulullah (sav) bize Rıdvan Biatı'nı emrettiği zaman Hz. Osman'ı Mekke'ye, Kureyş'e elçi olarak göndermişti. Resul-i Ekrem herkesle biat ettikten sonra:
-Osman, Allah ve Rasulu'nun işlerini yerine getirmektedir, buyurarak ellerinden birini Hz. Osman için, diğerini de kendisine ait kıldı ve kendine ait kıldığı elini, Hz. Osman'a ait kıldığı elinin üzerine koyup onun yerine biat etti.''
DUA:Allah (C.C.) kalbimizdeki Hz. Osman muhabbettini arttırsın inşaallah.
_________________________
*Dört Halife'nin Menkıbeleri/A. Şemsedin Sivasi/ Sufi Kitap
Çözüm Öneriyorum!
Paz, 26/11/2006 - 18:09 — Sadri GencYaşamak için ve yaşatmak için mi? Ezmek ve yok etmek için mi ?
Eğer anlarsanız; yaşamış olmaycaksınız. Sadece kendisine benzer olduğumuzu ve bu sebeple de "onun gibi" olduğumuzu düşündüğümüz herkes için farklı bir değer çiziyoruz oysa, farklı bir noktanın yansımaları. Son zamanlarda o kadar hızlandi ki şu dünya; bir anda herşey bitecek ve gök yutacak da bizi; sonra yeniden başımız tahtaya çarpıp uyanacağız gibi... Okumak anlamını artık benzemeye ve benzetmeye çevirdi. Oysa her kapağın altında bir yürek olduğu bilmem nerelerde, bilmem hangi karanlık devirde kaldı.
Hem ne için anlayacakmışız? Bunu çözebildik mi? Ali Şeriati'yi okuyunca ne olacağının, Nursi'yi okuyunca ne olacağının bilindışılığında geziniyorken; eleştirmek nedir ki ?
Ben okumak için bir sebebimizin olmasını, anlamak için yaşama çabasını ve eleştirmek için çözümü öneriyorum!
...mavinin derinlikleriydi gökyüzünde unuttuğumuz; bir çember vardı aklımızda varsa/var, yoksa/yok...