Bir uçak ve dört İHH temsilcisi... Ümmetin ortak sesi olmaya gidiyorlar. Bu bir hikâye. Gerçek bir hikâye. Yaşanmış bir hikâye...
Uzağa diye yola çıkıyoruz. Ama uzak bize hiç uzak değilmiş aslında... Büyük İskender Havalimanı'na indiğimizde bunun farkına iyice varıyoruz. Uzağa değil kendi yakınımıza gelmişiz de bunu ancak fark edebiliyoruz.
Dilini bilmediğimiz bu ülkede "Selamün Aleyküm" sesiyle irkliyoruz. Bir şey demeye gerek duymadan "evet, biziz" diyoruz. Ümmetin emanetini buraya taşıyanlar biziz... Ve yola çıkıyoruz...
Üsküp'e gelince şaşkınlığımız biraz daha artıyor. Osmanlı fesini kafasından çıkarmayan bir amcayla karşılaşıyoruz. Ezan sesleriyle birlikte Murat Paşa Cami'ne giriyor. Türkiye'den uzakta ilk defa bir ezan sesi duymak insanın içinde tarife sığmaz duygular terennüm ettiriyor. Sonra caminin soğuk, gerçekten soğuk halılarına secde için eğiliyoruz. Hiç üşümüyoruz. Atalarımızın gelip asırlarca hizmet ettiği bu coğrafya tüm yaşananlara ve yaşanıyor olanlara rağmen içimizi ısıtıyor çünkü...
Üsküp'te Adnan İsmaili'nin sıcak muhabbeti ve konukseverliğiyle daha çok seviyoruz bu şehri. Akşam yemeği için bir lokantaya gidiyoruz. Yemekler söyleniyor. Muhabbet demleniyor. Türkçe bilenler Türkçe, Arapça bilenler Arapça, İngilizce bilenler İngilizce... bir şekilde iletişim sağlanıyor. Benim gibi ana dilinden başka dil bilmeyenler ise "Selamün Aleyküm" mucizesiyle iletişim kuruyor.
Yemekten sonra arnavut kaldırımlarını saya saya otelimize yürüyoruz. Diğer arkadaşlar yarının plan ve programını yaparken ben Üsküp'lü şair Yahya Kemal'in "Kaybolan Şehir"inde buluyorum kendimi: Üsküp ki Yıldırım Beyazıd Han diyârıdır / Evlad-ı Fatihân’a onun yâdigârıdır.
Arefe gününü yetimlere, dahası yetimlerimize ayırıyoruz. Onlar için hazırladığımız hediye poşetlerimiz ve çikolatalarla çıkıyoruz karşılarına. Gözlerinde biraz mahcubiyet ve sevinç ışıltıları... Onları mahcup etmemek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Balonlar şişirip, oyunlar oynuyoruz...
"Si eke emrin?" diyorum onlara. Cevap veriyorlar, aynı mahcubiyet üzerlerinde: Edriniti, Fitora, Yasemin...
Sonra yetim olduklarını biraz biraz unutuyorlar. Mahcubiyet yerini gittikçe gözlerindeki sevinç ışıltılarına bırakıyor. Biz de kalbimizden bir parça yetimlerimizde bırakıyoruz. "İyilik Başağı Derneği" yöneticileriyle onlar için daha neler yapabileceğimizi konuşuyoruz ve söz veriyoruz: Gene geleceğiz…
Yarın bayram ve biz buraya bayramın coşkusunu, heyecanını, ruhunu yaşatmaya geldik. Ve bu duygular arife gününden alevlenmeye başladı.
Sabahın erken vakitlerinde namaza Murat Paşa Cami’ne geçmek üzere ayaktaydık. Murat Paşa Cami’nde hutbenin ve vaazın Türkçe verileceğini biliyorduk çünkü. Süleymaniye’de ya da Fatih Cami’nde bir bayram namazı kılıyor gibi hissettik burada. İslam kardeşliğinin ne demek olduğunu iyice kavradık. Artık kurban sevincini paylaşmaya başlayabilirdik.
Bayram sevincimize ortak edeceğimiz ilk şehir Kumanova şehriydi. Üsküp ve Manastır’dan sonra Makedonya’nın üçüncü büyük şehri olan Kumanova’da şehit ailelerine canlı kurban bağışında bulunduk. Bu yardımlarda bulunurken yanımızda bir de savaş döneminde komutanlık yapmış bir askerin olması çok manidardı.
Kumanova’dan sonra Üsküp’e geri döndük. Üsküp’ü çarşısından ibaret sanan bizler için Üsküp’ün arka sokaklarını görmek oldukça üzücüydü. Buralarda tek göz odalarda yaşayan insanlara ulaştırdık kurban sevincimizi. Onların dertlerine ortak olduk. Türkiyeli müslümanların kurbanları bir tebessüm olup belirdi Makedonya’daki kardeşlerimizin yüzünde…
Yoksullara ulaştırdığımız kurbanlar onları mutlu etmeye yetti. Bazen çocuklara verdiğimiz bir balon ve bir şeker bile onların bütün sıkıntılarını unutturmaya ziyadesiyle yetiyordu… Çocukluklarına silinmeyecek anılar ekliyorduk.
Üsküp, Tetova, Manastır, Kumanova… Hangi şehirden olursa olsun geri dönerken ihtiyar teyzelerin duaları ve çocukların bizi uğurlamak için sallanan elleri eşlik ediyordu yolculuğumuza…
Kurban çalışmamız boyunca insanlar Türkiye’den geldiğimizi öğrendikçe daha bir memnun oluyorlardı. Biz ise hala payi taht olduğumuzu açıkça görebiliyorduk…
Geri dönüş vaktimiz yaklaştıkça buralar bizi daha derin duygularla kendine bağlıyordu. Uzağa diye çıktığımız yolculuk yakına diye bitiyordu. Yakına… Kendimizin yakınına…
Bir salı günü ayak bastığımız Üsküp’ten yine bir salı günü ayrılıyorduk. Üsküp semaları kar bekliyordu. Ve Üsküp semaları, Üsküplü Müslümanların Türkiye’deki kardeşlerine yolladığı selamların yoğun trafiğini çekiyordu. Az sonra bizim uçağımıza yol olacak olan Üsküp semaları…
Dedik ya bu bir hikaye. Gerçek bir hikaye… İyilerin hikayesi. Yani sizin hikayeniz…
Yorumlar
Ata memleketi/Makedonya
Çar, 09/01/2008 - 15:49 — Selim SevkiogluSubhanallah..!
Hindistan'a yol görünmüştü ki Cemaat'te bir Hindistan yazısı çıkıverdi. Seneye Makedonya'yı mı istesem diye içimden geçirirken böyle bir yazıyı görmekse şaşkınlığımı ziyadeleştirdi.
Biraz duygu, samimiyet ve muhabbet olmayınca yavan oluyor bu tür faaliyet yazıları. Aradığımı buldum, yüreğinize sağlık. İçimdeki derinlikte beni oralara çeken, davet eden bir şeyler vardı. İfadelerinizle bu dürtü perçinleniverdi. Ne de olsa baba tarafından ata memleketimiz-miş. Bu 'miş' in neden olduğu can sıkıntısından bir an önce kurtulmalı.
selam ve muhabbetle..