renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Gizli Bahçe

Ağır ağır yeşillikler arasında dolaşıp rüzgarın kokusunu özlemişçesine derin derin nefesledi. Koca bahçeyi küçük gözlerine sığdırmak istercesine uzun uzun seyretti. İri ağaçların çevrelediği bahçe günahsız bir bebek gibi saf ve umut doluydu. Ağaçların zümrüt yeşili yaprakları arasından güneş ışınları altın şeritler halinden bahçeye düşerken renk renk çiçekler birer kopça gibi yeşil zemin üzerinde kendilerini gösterme yarışına girmişlerdi. Bahçede bulunan her bitki adeta bütün hünerlerini ortaya koyup renkleriyle gözleri, güzelliği ile gönülleri, kokusuyla da dimağları büyülemeye çalışıyorlardı. Tıpkı hayırda yarışanlar gibi. Fakat hiç biri dut ağacı ile rekabet edemiyordu. Dut ağacı heybetli görüntüsü ile bahçenin orta yerinde dimdik vakur bir duruş sergiliyor, uzanmış kolları ile tüm bahçeyi kucaklıyordu. Bu cömert ve bereketli ağaç ev halkına da konu komşuya da hatta kuşlara, karıncalara ve tüm bahçe sakinlerine yetip artıyordu. Bahçe kenarında ki bir asmanın dalları, içine minderli sedirler döşenmiş çardağı örtüp diğer ağaçlara kadar uzanıyordu. Ağaçlarla asma elele bu bahçedeki varlıklarını sürdürmeye çalışmıştı, yıllardır. Çardağı gölgeleyen asma, gövdesi ile sarmaşıklara yarenlik ederken diğer taraftan da her derde deva mucizelerini insanoğluna ikram etmeyi ihmal etmiyordu.

Bahçe baharla birlikte, çeşit türlü çiçeklerin, bitkilerin, karıncaların, kuşların ve bir çok canlının resmi geçit töreni yaptığı muhteşem bir nazargaha dönüşmüştü. Ve bu seyircinin gözünde, her bir sakini dayanışma içinde olan bu bahçe kainata kök salan kardeşlik içinde çeşitliliğin aynasıydı.

Erguvan ve sümbüllerin nefes açan kokusu birbiriyle buluşuyor, ıhlamur ağacının kokusu ile karışıp tahayyül edilmez bir hazla ruha tesir ediyordu. Bu bahçe aynasında görülüyordu ki bahçe sakinlerinden hiç biri rakib yada birbirinin aleyhine değildi. Tam aksine birbirlerini tamamlayıp beraberlik içinde güzellikleri çoğaltıyorlardı. Beraberce, sahip oldukları farklı farklı renklerle, desenlerle ve kokularla sergiledikleri tablonun doyumsuz güzelliğini daha da artırıyorlardı.

Bahçe seyircisini, seyirci hayatın sırrını arar.
Bir çift görmeyi bilen göze,
Bir çift işitmeyi bile kulağa
Hayatın sırrını fısıldayan bir musiki olup haykırır bu bahçe.
Sonra bu musiki gözden, kulaktan kalbe tesire başlar.
Bahçe aynasından görünen sırlardan biridir ,
Kardeşlik ve birlik içindeki çeşitlilik, farklılık ve çokluk.
Aslolan ise çeşitliliğin , farklılığın kardeşliğe gölge düşürmemesiydi.
Ve bu sırda gizliydi birlik ve beraberlik içinde her bir mevcudun kendine has güzelliğinin daha açık görülmesi ve daha da artması.

Aynada görülmesi gereken güzelim gerçeğe muhatap olan ve sırlarındaki gizleri çözen kardeşlerin her biri bir bedende bir yürek olup bir atar. Bu manzaraya rağmen bencillik rüzgarına kapılanlar ise benlik tuzaklarında kendi varlıklarını çürütürler. Birbiriyle boğuşanların müsbet hareket etmeleri ve sonuca ulaşmaları mümkün olabilir mi? Onlar rüzgar önünde savrulan yapraktan farksızdır.

Gizli bahçe dışındaki dünya çok acımasızdı. Şu manzaradan ders alamamak ne büyük kayıptı. Biri zayıfladımı,düştümü önce kardeşi eziyordu. Ne insanlığı beş para sayıyorlar, ne ahlaka değer veriyorlardı. Erdemler, güzel hasletler, namuslar ayaklar altında çiğneniyordu. Kardeşlik hak getire. Müminler arasında vifak yerine nifak, uhuvvet yerine husumet , ittihat yerine ihtilaf vardı. Tüm ilişkilerde kupkuru bir maddecilik , çıkarcılık hakimdi. Yağ hesabı yapanlar, selamı bile çıkar için veriyor, yoksa çıkarı “ Ne ben onu tanıdım ne o beni tanısın” deyip geçiyordu. Ya zulme sessiz kalışlar ? Birine zülüm yapıldığını görenler “ Adam sende bana ne” deyip uzaklaşıyordu. Ama bu seyirci böyle yetiştirilmemişti. Nerde eğri bir duruş, kalbi acıtan ve içi burkan bir aksilik görse ikaz etmeyi vazife edinmişti. Zaten kalp ve vicdan neyi reddediyorsa , kalp nerde acıyla bağırıyorsa orada fıtrata ve fıtrat dini olan İslam’a uymayan ve Allah’ü Teala nın hoşuna gitmeyen bir terslik vardı. O bu tersliklere bir işaret taşı koymayı kendine görev olarak almıştı. Ancak , dış dünya çok acımasızdı. O ne zaman dış dünyada yorulduğunu, ruhunun kirlendiğini hissetse ve ümidini yitirse bu bahçeye sığınırdı.

Bu günde koşup bahçeye sığınmıştı. Müslümanlar katlediliyor, dünya ise seyrediyordu. Ne acıdır ki kardeşlerde seyrediyordu. İnsanlık canavarların kanlı pençelerinde parçalara ayrılıyor, liğme liğme ediliyordu. Dayanamıyordu bu çaresizliğe, yok muydu dur diyecek bir Fatih ?

Müminler ahiret kardeşi olarak birbirine imanı kuvvetlendirmekte, şevklendirmekte yardımcı yoldaşlar değilmiydi? Aynı uhrevi gayeye gözümüzü dikmiş değilmiydik? Dilimizdeki kalbimizdeki dualar ortak değilmiydi? Birimiz şarkta birimiz garpta olsak da zaman ve mekan üstü bağlarla bağlıydık. İşte şimdi kendini yalnız hisseden bu bedenin sahibi gizli bahçenin uhreviyet ve uhuvvet kokan havasına sığınmış, mesafelerle ayrı düştüğü ve kendi bedeninin uzuvları olarak gördüğü kardeşlerini hissetmeye çalışıyordu. Acılarını kendi acıları olarak görüyor, oradaki uzuvlarına düşen her acıyı kendi yüreğinde aynen hissediyordu. Canı çok yanıyordu. Evet gizli bahçe dışındaki dünya çok acımasızdı. Şu manzaradan ders almamak ne büyük kayıptı.

Dedesi bu bahçede anlatmıştı, Osman dayısının hikayesini. 27 yaşında iken pusu kurulup arkadan vurulan, zulme boyun eğmemiş “zulme rıza zulümdür” demiş bir kahramandı Osman. Hak ve adalet uğruna mücadele etmeyi , zulme dur demeyi daha 15 yaşında kendine görev edinmişti. Tek başına dağları, ormanları dolanır rast geldiği eşkiyaları tek başına vuruşarak yere sererdi. Uykusuzluk yorgunluk nedir bilmezdi. Güzelliği ve yürekliliği ile genç kızların gönlüne taht kurmuş, büyüklerin takdirini kazanmış, yaşıtlarının hayranlığını kazanıp örnek olmuştu. Simsiyah gür bıyıkları, şahin gibi keskin bakışları , sülün gibi siyah gözleri vardı. Geniş omuzları, gösterişli yürüşü her göreni hayran bırakırdı ancak o hedefine İlahi rızayı koymuştu ve gözü başka hiçbir şeyi görmüyordu. Allah (cc) a teslim olmuş vakarlı duruşu ile mazlumlara huzur ve güven verirken eşkiyaların yüreğine tarifsiz bir korku salıyordu. Allah (cc) tan başka korkusu olmayandan herkes korkardı çünkü. Rakipsiz bir yüreklilik, kahramanlık ve çeviklik örneğiydi. Onun cesareti ve yürekliliği Rabbine olan inancından ve teslimiyetindendi. Onu gören “Yaşa seni hangi ana doğurdu” diye naralar atardı. Ancak o çok mütevazi ve sessizdi. Bu iltifatlar karşısında Allah (cc) a teslim olmuş mümin simasında zaman zaman mahçup bir gülümseme belirirdi.Kahramanlığının yanında kusursuz bir erdeme sahipti. Gece adalet peşinde koşturur gündüzleri hiçbir şey olmamış gibi tarlasına işinin başına çekilirdi. Dedesi Osmanın hikayesini anlatıp sonunda “ Yiğit dediğinde böyle olmalı zaten. Doğru, dürüst, kendine saygılı, özgür,vicdanının sesine kulak veren, gücünü inancından alandır yiğit. Ve tevazu. Gücünü nerden aldığını bilen için doğal bir haldir tevazu. Zulme engel olmanın yolu zulme hayır demek kadar kişinin sahip olduğu iyilikleri, faziletleri ve ahlaki değerleri hayatında çoğaltmasıyla olur. Örneğin şu bahçe , böylesine güzel bir bahçeyi oluşturmanın yolu sadece yabani otları temizlemekle olmaz. Güzel çiçeklerde ekilmeli. Güzel huyları ve güzel alışkanlıkları eklemezsek iyi insan olmak zordur. Sahip olduğun gücü çiçek ekmeye ve onları yetiştirmeye harcarsan etrafta karakterli insan çoğalır.” Dedesi de bu bahçeyi büyük bir titizlikle böyle oluşturmuştu.

Osman haksızlığa rıza göstermemiş, gencecik ve kısacık hayatını bu yönde harcamıştı ve bu yolda ölümü göze almıştı. Vicdanı ve ahirette hesap verme korkusu onu yanlış yapmaktan alıkoyuyordu. İnsan iç dünyasında ki bahçesine neyi ekse onu biçer. Osman da adalet ekmişti, adil yaşamıştı ve şerefi ile ölmüştü. Geride nice aşık ve hayran yürekleri büyük bir keder içinde bırakıpta.

Sonra Osmana duyulan bu muhabbetin göstergesi olarak ve O’nun gibi yiğit , erdemli delikanlılar olurlar ümidi ile yeni doğan bebelere Osman adı verildi. Bebeler büyüdü Osman ismini taşıdılar ama Osman’ın yiğitliğini, mertliğini ve sahip olduğu erdemleri taşıyamadılar. Kendi benliklerine ait olan ama benimseyemedikleri bir kambur gibi kaldı sırtlarında. O kamburun yükü altında ezilip iki büklüm oldu bu yeni nesil Osmanlar.

Bu acılı yürek dayanamayıp gizli bahçenin ardındaki karanlığa seslendi:

“ Tümden öldü mü Osmanlar ? Tümden mi yok oldu? Çocukluğumun hikayelerinde mi kaldı? Osmanlar, Fatihler nerde? “

Gizli bahçenin sakinleri gülümseyerek bu feryada cevap verdiler. Ağaçların ufak koyu yeşil yaprakları mutluluktan titreşip, bütün bahçe gözleri kamaştıran tatlı,sıcak bir aydınlıkla pırıl pırıldı. Tüm dikkatini toplayıp bahçeyi dinlemeye çalıştı. Bahçe sakinlerinin fısıltıları tatlı sıcak bir musiki ile kalbine aktı “Var kahramanlar var.” O da yüzüne çarpan hafif rüzgara eşlik edip gülümsedi ve gizli bahçenin tahayyül edilmez kokusunu nefes nefes ciğerlerine doldurdu. Dilinde bahçenin musikisi ile yola devam etti.