NİÇİN? NASILDAN ÖNCE…

“Batı çizgi romanlarından sadece teknik ve estetik kalıplar değil, kültürel kalıplar da devralınmış ve bu sayede kendi kendini Öteki'leştirmiş, ruhen ikiye bölünmüş, bir parçası diğerine düşman, aşağılık duygusuyla ve taklitle malûl cılız bir çizgi roman geleneği ortaya çıkmıştır burada.” (Necdet Şen)
Evet, bir Disney veya Dreamworks animasyonunda, senaristin kendi meşrebince hayal ettiği, serseri, hevaî, derbeder bir tiplemeyi(mesela Road of El Dorado’da) buraların manâ ikliminde geçen bir öyküye yapıştırsak nede feci sırıtacaktır. Öykü, karakterler ve kurgunun bir bütünlük arzetmesi gerekirken, biraz ondan biraz bundan alındğında nasılda yamalı bohçaya dönecektir. Sinema’da aynı değil mi; yok John Woo aksiyonu, yok gotik estetiği, yok falanın kurgusu…Evet ama tümü batılı fikir fabrikalarının mamulleri değil midir? Kendi içinde belki tutarlı ama burada muhakkak yapay, suni, mukallitçe. Biri aslî, öbürü kopya…
Tarihe bakın; Mısır’dan, Yunan’a, oradan Osmanlı’ya, kadîm medeniyetlerin hepsi inanç köklerinden boy vermiştir. Onları ötekilerden zihniyetleri olmuştur. Bu büyük piramitler, bu ulu camiler, bu devasa kuleler niye dikilmiştir? Tümü kendi manâlarının taşlaşmış halleri değil midir?
Elbette Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok, ‘teknik’ konularda Disney’den de, şuradan da buradan da istifade edebiliriz. Mesele önce ne olduğumuza karar vermemiz ve kendimizi nasıl ifade etmemiz gerektiğinden başlıyor…
Zira tasavvurumuzu netleştirmedikçe tasvire geçemeyiz...
HEM KEŞF-İ KADİM HEM VAZ-I CEDİD
“Demek ki onların yazdıklarını sanki kendi çağımızda yazılmış gibi görmemeliyiz. Onları sorgusuz sualsiz "ihya" edemeyiz; bilakis özeleştirel yaklaşarak yeniden "inşa" etmeliyiz. Hepsini de devraldığımız muazzam zenginlik olarak görmeliyiz. Diriden ölü, ölüden diri çıktığı gibi eskiden yeni yeniden de eski çıkar. Hepsi birbirinin içinden çıkar. Bütün yeniler eskinin içinde gizlidir; onu inkışaf ettirmek gerekir. Bunun için hem keşf-i kadim, hem de vaz-ı cedid yapmalıyız. Bu ikisi birlikte(her dem senkronik) olmalı.”
Elin Fransız’ı minyatür sanatını öğrenmeye çalışırken, kendi kültürüne Fransız kalanlar biziz. 80 yıldır dünyaya “bu bizim!” deyip gururlanacağımız neyi gösterdik? Türkiye’ye gelen turistler derhal soluğu Sultanahmet’te alıyor, oradan Topkapı’ya koşuyor, Hafız Osman’ın hat levhaları “işte bizim sanatımız!” diye batıda gururla(!) sergileniyor. Acıklı olan; “eski yazı”, ilkokul çocuklarına(ağaç yaşken eğilir) “eciş bücüş harfler!” diye tiksindirtilmemiş miydi? Haliyle kimimizin alerjisi oluyor…
Artık gereken tekerrür değil ‘tecdidtir.’ Geçenler geçtiler, zamana hükmünü geçirttiler, kubbede hoş bir sada bırakıp gittiler. Geçmişin tozlu sayfalarıyla övünmenin sırası değildir, bunlarla avunmak neye yarar? Her zamanın gereği ve her durumun bir icabı vardır. Sen kendini zamanla yenileyebiliyor musun, değişen şartlara hükmünü geçirebiliyor musun? Taş üstüne taş koyabiliyor musun? Yoksa eski taş yapıyı tamamen yıkıp yerine derme çatma gecekondu(apartuman) dikmek peşinde misin? Elmalı’nın ifadesiyle “bir kökün inkişaf seyrini takip etmek” gerekir. Kötü yola düşmeden…
Bir günü diğerine eş geçen ziyanda değil midir?
YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN YA DA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL
Diyelim, bir koyboya Osmanlı kıyafeti giydirdik. Bakın ne değişti? Yaşam tarzı, hadiselere bakışı "global" zaviyeden olan birinin kafasına Türk fesi ve ayağına da Yörük çarığı geçirdik. Bakın bakalım, yakıştı mı? İçi boşaltılmış bir takım folklorik unsurları sağa sola serpiştirmekle kimlik inşa edeceğimizi sanıyorsak yandık demektir. Turistik eğlence seviyesine düşürülmüş bir takım mizansenlerle; şişkebap, rakı, Mevlana?!.. ’Derya’ kadehlere boşalır mı hiç yahu?
İnsan "ben neyim?" sorusuna muhatab olur olmaz, düşünür taşınır, aid olduğunu hissetiği yerde karar kılar, rengini belli eder… Evet ben kimim? İnsanoğlunun en mühim varoluşşal problemi; Neyim? Nerden geliyorum? Nereye gidiyorum ve vazifem nedir? Mesele buradan başlıyor, her insan evladı bu soruların cevabını bulmaya memurdur. Kimi doğru, kimi yanlış ama bütün dinler, tasavvurlar, felsefeler bu sorunun cevaplarının peşinde olmuştur. Cins düşünürler, büyük filozoflar, eserlerinde bu soruların cevaplarını kovalamıştır; beşerî ideolojilerinde! Bizler inançlarımıza göre izalanırız; tabi hakikaten çelişkisiz, sahiden samimi isek. Tekliflerimiz, yeterki her kafadan ses veya ağzı olan konuşuyor hesabı olmasın. Yeterki tezatsız ve yekpare olsun, her sahada söyleyebilecek sözümüz olsun. Yeterki “bütün fikir”den hissemiz olsun.
Kafatasımızın/boyumuzun ölçüsüne göre sınıflanabilir miyiz? Faşizan/ırkî bir aidiyet duygusu kimliği ifade eder mi? Etmez. Birini ötekinden ayıran/birleştiren manâ aidiyetleri değil midir? İnsanın kimliği varoluşsal sorulara verdiği cevaplarda saklı değil midir? İnsanoğlunun iradesinde olan tercihleri değil midir? Seçimlerinden mes’ul değil midir? Tamamen ters istikamette düşündüğümüz biri, soydaşımız olsa ne yazar olmasa ne yazar?
Canalıcı suale gelelim; "muhtevasız, anlamsız, manasız, gayesiz, mesajsız, hatta ‘ideolojisiz’ sanat eseri olur mu?" Sinema tarihinde esaslı bir yeri olan filmlerden hangisi mesajsızdır(mesela Spielberg'in filmleri: Munich?) Dolaylı veya doğrudan belli bir kültüre, bir dünya görüşüne hangisi hizmet etmez? Kötü filmler, “kör gözüne parmağım” misali, mesajını paldır küldür vermeye çalışırken, nitelikli yapımlar bunu dolaylı ve kıvrak bir usûlle yapıyor değil midir? Fark sadece bu değil midir; sanâtkarlık farkı, sinema dili!
İç/dış, sîret/sûret, muhteva/şekil, manâ/madde, ruh/beden, fikir/eser, niçin/nasıl sımsıkı yapışıktır. Aynen neticeler de sebeblere gebedir. Görüntü, sûret, ‘arazdır’, ‘asıla’ tâbidir. Evet işaretler, semboller, nişanlar, aleme-i farikalar; yani ‘Şiarlar!’ Yani manânın maddede tecellileri, zihniyetin billurlaşması, ruhun eşyaya sirayeti... Kılık kıyafetten, şekl-ü şemaile, oradan adab-ı muaşerete, cümlesi şiardır. Öyle ya; bu işaret neye işaret ediyor?
Bu yüzden üstünde blucin(blucin de şiardır; emparyalizm bayrağının kumaşı!) horon tepen gençleri her gördüğümde müztehzî bir gülümseme belirir dudaklarımda… Evet, bu yüzden “fesli kovboy”lar gülünçtür.
“Hmm, Disney tarzı mı olsun, Manga tarzı mı? Yoksa Polonya mı?”
Esinlenmenin bir mantığı olmalıdır. "Ben böyle seviyorum!"dan ötesini geçmemiz lazım. Eserlerimizi neye nisbet edeceğiz, neleri referans alabiliriz? Buraların anlam haritalarını okumadıkça, manâlı işler yapmamız mümkün olmayacaktır. Mimar Sinan, Yunus Emre, Mevlana, Itrî ve Nasredin Hoca kendi sahalarında ne yaptıysa animasyonda ve her sahada onu yapmak zorundayız. Tereciye tere satamayız; öyle ya, batılı masalları mükemmelen yeniden mi yorumlayacağız? Notr Dame’ın Kamburu’nu mu? Pamuk Prenses ve Yedi cüceler’i mi? Fareli Köyün Kavalcısı’nı mı? Neyi?
Sormak gerek; en klas animatörlerin elinden çıkmış “The Prince of Egypt” neyi anlatıyordu? Ya Manga(anime)’lar:
“Evangelion - Neden Bu Kadar Başarılı?
İlk bakışta Evangelion sıradan bir bilimkurgu hikayesi gibi görünebilir, ama aslında bunun çok ötesidedir. yazi/1/28-lerin derin ve etkileyici kişilikleri vardır. Her insan gibi sorunları vardır, felsefi ve dini ikilemlerle karşılaşırlar. Gerçekte Evangelion insanın varoluşu ve evrimi üzerinedir. “
http://www.anime.gen.tr/yazi.php?id=28
Evet, Manga’ların da bir tarihi, mantalitesi ve tarzının kemikleşme süreci var. Samuraylarla, geyşalarla, uzak doğu sporlarıyla, uzak doğu felsefesiyle, şintoizmle ve çevresindeki her şeyle elbette alakası var. Ne yazık ki(!) bu hikayede bizim rolümüz yok, alakamız hiç yok. “bütün fikir” bize herşeyin her şeyle alakası olduğunu söylerken, bağlamından koparılmış yüzeysel öykünmeler neye yarar?
Peki, göründükleri kadar ‘Şirinler’ mi?
“Şirinler yıllarca komünizm propagandası yapmakla suçlanmıştı. Şimdi ise İtalyan araştırmacı Antonio Soro karakterlerin ve hikayenin arkasında bir Mason locası olduğunu söylüyor.”
http://www.dergibi.com/polemik/ayrinti.asp?id=331
Tacettin Şimşek röportajından:
"Batı, çocuğu ve çocukluğu Rönesans'ta keşfediyor, biz Tanzimat'la... Çocuk edebiyatı da bu yeni anlayış çevresinde şekilleniyor. Ortaya çıkışı itibariyle bir öğüt edebiyatı... Seviyesine uygun metinler yoluyla çocuğa çeki-düzen verme gibi bir amaç taşıdığı açık. Çocuğa yönelik ilk metinlerin temel kaygısı, çocuğu 'adam etmek'tir. Oysa çocuk edebiyatında, çocuk duyarlılığı, çocuksu yorum, çocuksu muhakeme, mukayese, eşya ve evrene çocuksu yaklaşım diyebileceğimiz bir tavır söz konusu. Yetişkinlerin eşyaya bakışı daima mantığın ve muhakemenin kontrolünde gerçekleşiyor. Çocuk ise hayata daha özgür ve özgün bakıyor. Objeleri kendince sembolleştiriyor. Onlara zengin hayal gücünden yeni anlamlar yüklüyor. Zirvesine kar yağmış bir dağı dondurmaya benzeten çocuk bir sembolleştirme yapıyor. Bir imge üretiyor. İmge şiirin vazgeçilmezlerinden biri değil mi? Edebiyatın işlevi öğretmek değil, sezdirmek ve telkin etmektir. Bu genel edebiyatta da böyle, çocuk edebiyatında da. (...) Masallarımızın, efsanelerimizin, klâsik metinlerimizin yeniden ele alınması, günümüz yazarları tarafından bir kere daha yorumlanması gerektiğini düşünüyorum. Gelenekten yola çıkarak nitelikli edebi eserler kaleme alınabilir. Alexandre Dumas'ın Üç Silahşörleri'nin onlarca versiyonu üretildi. Neredeyse her yaş grubuna hitap edebilecek baskıları yapıldı. Çizgi filmleri çekildi. Hatta İspanyol çizerler, Üç Silahşörler'i köpeklerin dünyasına uyarladılar. Grimm masallarının onlarca versiyonunu biliyoruz. Bizde benzer çalışmalar neden yapılmasın? Kutadgu Bilig'den kaç tane çocuk kitabı çıkar? Ya Mesnevi'den, Dede Korkut hikâyelerinden? Yapılıyor elbette. Ama benim söylemek istediğim, çok farklı bir şey. Ben klâsiklerimizden hareketle yeni metinler kaleme almaktan söz ediyorum. Bu anlayışla Şeyh Galib'in Hüsn-ü Aşk'ının bile çocuklara yönelik bir yayınının yapılabileceğini düşünüyorum."
Bilge mimar Turgut Cansever röportajından:
"Türkiye'deki kültürel yöneliş yanılgısı çok eskiye dayanıyor. Tanzimatçılardan daha öncelere, III. Selim dönemine. Sadelik, incelik, vakar gibi büyük asri değerlerimize, Lâle Devri ile beraber Batı'nın barok ve rokoko özentisi karışmaya başlamış. Osmanlı sanat iradesini devam ettiren Sinan'ın talebelerinin son eserlerinden sonra Fransız saray hayatının yüzeysel zevkleri ilericilik diye ülkeye geliyor. İthal edilen şeyler asri değerlerimizle kıyaslanamayacak kadar süfli halbuki. III. Selim'e kadar şehirlerimizin bir meselesi yok, ama 19. yüzyıl Osmanlı entelektüelleri doğru düşünme yeteneğini kaybediyor. Neden kaybettiklerine gelince, "Bir kavmi şerre düşmedikçe helak etmeyiz." diyen ayet-i kerimeye bakmamız gerekiyor. Versailles önemli, Topkapı önemsiz sayılıyor. Düşünce sisteminde başlayan çözülme mimariyi de çöküşe sürüklüyor."(Kubbeyi Yere Koymamak muhakkak okunmalı)
Eski olanın kötü, işe yaramaz, çöplüğe layık olduğunu bize kim söyleyebilir? Eski Süleymaniye yeni gecekondudan(hatta apartumandan) elbette daha kıymetlidir, eski haysiyetli adam zamane özentiden elbette daha muteberdir. Taş eskir ama ruh eskimez!
Kültür kültür derken neden bahsediyoruz? Kısaca kültür; inanca nispetle görünümdür, renktir, üslubtur, mizansendir. Örfler de inançlara yaslanır. Misafirperverlik, komşuluk, düğün törenleri, sünnet merasimleri gibi içtimai vakıaların tümü hakikatin tezahürleridir. Evet, ‘sünnet’ nedirki? Öteyandan çıkışı itibariyle bu coğrafyalara ait olan her şeyi sahiplenebilir miyiz? Yani özünde hakikate yaslanmayan şeyler sahiden buralı mıdır? Mesela günümüzde ‘mafya’ yapılanmaları şeklinde tezahür eden yeniçeri/kabadayı kültürü bizim midir? Tekirdağ şarabı bizim midir? Ya arabesk bizim midir, taverna bizim midir? Evet bu melez(eurobesk) kültür kimindir?
Geniş manasıyla 300 yıldır kendi kendine yabancılaştırılmış bu ülkenin kökleriyle hesaplaşması ve barışması gerekiyor artık. Her ne isek öyle görünmeliyiz. Unutmayalım; görüntümüzle ağırlanacak, muhtevamızla uğurlanacağız. Sathî bir takım değişikliklerle, gardolap değiştirir gibi medeniyet tasfiye edilemez. Fesi çıkarıp fötörü kafaya geçirmekle medenî olunacağını sanmak bizi ‘elaleme’ güldürmekten başka birşeye yaramaz. Taklit daima gülünçtür ve hakinîn yanında güme gitmeye mahkumdur.
Bakın beğenmediğimiz İran’ın sineması batıda dahi takdir toplamıyor mu?
- Gericiler İran’a!..
- Önce sizi batıya alsak?
OL MAHİLERKİ DERYA İÇREDİR DERYAYI BİLMEZLER
Biraz daha kulaç atıp derin sulara dalmanın vakti geldi de geçiyor… Öyleyse mühim soru:
1- Doğrunun olmadığı yerde güzel olabilir mi?
2- Güzel/çekici olan herşeye tav olabilir miyiz?
Cevapları, ecnebî sanatının 3 saç ayağı olduğunu söylerek verebilir miyiz?
1- Bunalım(hezeyan),
2- Şov(ifşa),
3- Kibir(Kendini veya konu mankenini putlaştırma)
Buralarda ise:
1- İfşaya mukabil işaret…Minyatür ve gölge sanatlar vs.
2- Bunalıma mukabil hüzün…Gönül telimizi titreten mevlevî neyi vs.
3- Kibre mukabil kulluk… Müslüman sanatkarlar sadece "ayine" olur. Hadlerini bilirler, hiçliklerini…
Mesela, şu bizim mevlevî neyinin verdiği hüzünki, sahipsizlik hezeyanından ibaret isyan nağmeleri değildir. Sevgiliden gurbet hüznüdür bu; tatlıdır, içtendir, ulvîdir, nezihtir, sevinçten ağlamak gibidir(Sevgili kim diye sormayın, ehli bilir).
Yine Cündioğlu’nun mükemmel tarifiyle:
"Geleneksel sanatlarımızın tamamı, görsel olanları dahi, açık açık gösteren, teşhir eden değil, bilâkis îma eden, sezdiren, hayal ettiren sanatlardı; sanat esasen gölge sanatı, yani gölgenin ve gölgesi aracılığıyla hayal edilenin sanatı olduğu için... Özü gereği hakikat, ehli tarafından farkedilmeyi görülmeye yeğ tuttuğu için... Sanatımsı, uzattığı parmağın görülmesini isterken; bizâtihi sanat parmağını uzattığı yerin görülmesini -hem de asaleten- tercih ettiği için..."
Jonathan Barnbrook röportajından:
“Festivalde türk grafik tasarımcı Tarık Büyükdoğanay basılı katagoride büyük ödüle layık görüldü. Türk grafik tasarım dünyası ile ilgili bir şey biliyor musunuz? Bizi nasıl görüyorsunuz?
Hayır pek fazla birşey bilmiyorum. Ders vermek için gittiğim her ülkede bana bu soru soruluyor. Her ülkenin tasarım kültürü hakkında birşey bilmeye imkan yoktur. Bana göre iyi işin ne olduğunu merak eden tasarımcılara söyleyebileceğim şey, kendi tarihi ve kültürü ile alakalı olması gerektiğidir. Eğer değilse iş konuya uygunsuz ve sıkıcıdır. Londra ya da Los Angeles'den çekici(cool) görünen özellikleri kopyalamayın, çünkü bir anlam ifade etmeyecektir. İşlerin göründüğü gibi görünmesinin bir sebebi var ve sizin ortamınıza uygun değiller. Eğer başka tasarımcılardan etkileniyorsanız, işlerini arkasındaki felsefeyi anlamaya çalışın.”
Öteyandan bir “Evrensellik türküsü” tutturulmuş gidiyor malum. Keşke kulağa hoş gelen her şey gerçekten sevimli olsaydı. Yahu şu alemde tek bir hayat tasavvuru, tek bir insan tipi mi var? Kendi köklerine, kendi kültürel mirasına ihanet pahasına Amerika’nın-batının değerlerine(değersizliklerine) ‘eyvallah!’ demek midir evrensellik? Batıya gönüllü neferlik yapmanın marifet olduğunu bize kim söyleyebilir? İşte şu macera-aşk-komedi-romantik komedi kategorisinde değerlendirilen filmlerin bir çoğu, gayesizliğe, serseriliğe, başıboşluğa, alkole, uyuşturucuya teşvik etmek-telkin etmek-özendirmek bakımından "evrensel hedonizme" hizmet etmiyor mu? Bu "global ideolojiye" yarenlik yapmıyor mu? Bu filmlerin ve benzeri tüm popüler telkin metodlarının mamülü bir nesil sokaklarda tüm sefaletiyle arz-ı endam ettiğini esefle görmüyor muyuz? Gökten zembille inmedi ya bunlar; “cep telefonu/flört/blucin gençliği...”
Bilenler bilir; ’Selena’ diye evlere şenlik bir dizi var… Ecnebî formatlardan aynen kopya, batılı masallardan imgelerle dolu, esaslı kültürümüzün bilgelik/hikmet deryasından bir damla nasiplenememiş zırva senaryolardan ibaret bir dizi soytarılık(masal denince nedense aklımıza, şatolar, şovalyeler, ejderhalar, sihirli kılıçlar gelir). İki damla bal tadamadan, bir ton keçiboynuzu gevelemenin seyirlik halleri, tek kelimeyle gülünç mizansenler. Ne anlatıyor bu diziler? Faciayı! Çoluk çocuğa aşkı "kutsal" diye takdim etmeler ve kutsal aşk uğruna, beyhude maceralara, 3. sayfa haberlerine davetiyeler… Alayı 7 şiddetinde depresif, sallantıda 17’lik "shake it up shekerim"ler! Alabildiğine cıvık, alabildiğine gıcık...
Laubaliliklere, "Puhahaa!" kahkaha patlatmak marifet değil. Bizler zamanında hikmetli latifelere bilgece tebessüm edenlerdendik. Nasreddin Hoca'mız bize bunu öğretmişti; güldürürken düşündürmeyi, bilgeliği, hikmeti…
Şimdi, kadîmden boşanıp günübirliğe tav olmak zamanenin kârı…
İbretlik bir hikaye (Yusuf Kaplan nakletmişti):
Sonra senyör?
Bir Meksika sahil kasabasına yolu düşen Amerikalı işadamı, kıyıya yanaşan kayıktaki balıkçıyla konuşur.
Kayığın içinde, henüz tutulmuş birkaç ton balığı bulunmaktadır.
Amerikalı iş adamı balıkların iriliğinden dolayı balıkçıyı över ve bu birkaç balığı ne kadar zamanda yakaladığını sorar.
Balıkçı, "Fazla sürmedi, senyör" der.
Amerikalı hayretle sorar: "Öyleyse neden daha fazla denizde kalıp da daha çok balık tutmadın?"
"Bu kadarı bugünlük aileme yeter."
"Peki", der Amerikalı iş adamı.
"Geri kalan zamanın nasıl dolduruyorsun?"
"Sabahları geç kalkıyorum. Sonra birkaç balık tutuyorum. Sonra çocuklarla oynuyorum. Öğleden sonra eşimle biraz şekerleme yapıyorum. Akşamları da kasabaya iniyorum; Amigolarla birşeyler içip gitar çalıyoruz. Böylece hayatı dolu dolu yaşıyoruz, senyör."
Amerikalı iş adamı bu hayatı son derece sevimsiz bulur.
"Ben Harvard mezunuyum, sana yardımım dokunabilir" der.
"Herşeyden önce, daha fazla balık tutmalısın."
Balıkçı hayretle sorar: "Niçin senyör?"
"Artan balıkları satar, daha çok kazanırsın."
"Sonra senyör?"
"Zamanla kendine daha büyük bir tekne alırsın."
"Sonra senyör?"
"Daha büyük tekneyle daha çok balık tutar, daha çok kazanırsın."
"Sonra senyör?"
"Daha başka tekneler alır, bir filo kurarsın."
"Sonra senyör?"
"Sonra balıkları işlemek için kendin konserve tesisleri kurarsın. Böylece kârın önemli bir kısmını başkalarına kaptırmamış olursun."
"Sonra senyör?"
"Tabii, bütün bu işleri böyle küçük bir sahil kasabasında yürütemezsin. bu arada Los Angeles veya New York gibi büyük bir dünya kentine taşınmış olursun."
"Sonra senyör?"
"Yeteri kadar büyüyünce halka açılır, hisse senetlerini satarsın. Büyük zengin olursun. Milyonlarca doların olur."
"Sonra senyör?
"Bu kadar paran olduktan sonra çalışmana gerek kalmaz. Emekliye ayrılır, bir sahil kasabasında kafanı dinlersin. Sabah geç saatlere kadar uyursun. Biraz balık tutar, çocuklarla oynar, öğlenleri de şekerleme yaparsın. Akşamları ise amigolarınla birşeyler içip gitar çalarsın."
"Bunları yapıyorum zaten senyör!.."
Evet, önce dünya görüşünüzü görebilir miyiz?
BÜTÜN FİKRİN GEREKLİLİĞİ
Temeli olmayan binaların çökeceği malum. Hatta ve bazen bir tane mühim taşın eksik olması dahi o yapıyı yerle bir edebilir, medeniyet yapısını… Ne olduğumuza karar vermeden nasıl görüneceğimizi bilemeyeceğiz. Hani derler ya, çingene bohçası gibi; biraz oradan biraz buradan. Ne tam doğulu kalabilmiş ve ne de hakkıyla batılı olabilmiş bir garabet hali…
Son olarak, asırlık kültürel yöneliş yanılgısını, fikrî zafiyetleri, güdücülerin ‘boşluğunu’ gidermedikçe hiçbirşey hakkıyla düzelmeyecektir. Köküyle barışık olmayan fikir ve eser sahiplerine vazife verilmedikçe mümkün değil. Bütün fikrin gerekliliği anlaşılmadıkça, tümevarmadıkça asla…
Elhasıl; çizgi filmlerin çocuk oyuncağı olmadığını anlayalım…
(Necdet Şen’in haklı tespitlerine katılmakla birlikte ‘solcu’ olmak gibi tezat içinde olduğunu belirtmek zorundayız. Solculuk ta en kesif tarafından batıcı olmaktır. Batı menşeli, ve bizden kaynaklanmayan problemlere ötelerden cevap aramaya çalışan nevzuhur bir ideoloji)
***
Not: Necdet Şen’in çizgi roman ve animasyonlar hakkındaki yazıları münasebetiyle yazılmıştır:
Yorumlar
GSF'de öcü yok!
Pzt, 02/07/2007 - 16:13 — Sümeyra SolmazZaman zaman dağılmış olsa da, dile getirilmesi ve üzerinde dikkatle durulması gereken; ama nedense şimdiye kadar bizim mahallede hep ihmal edilmiş bir konuyu ele aldığı için yazara teşekkür etmek istiyorum.
Bu alandaki sorunları çözmenin yolu birilerinin bunu dert edinmesinden geçiyor çünkü. Yazık ki bunu dert edinen ve bu anlamda kendini eğiten kişi sayısı çok az. Dert edinenlerse nedense kavgayı uzaktan izleyip kınamayı tercih ediyor.
Bu alanda yazarın da sözünü ettiği seviyede bir bilinç oluşturulması, dahası bu bilinçle nitelikli eserler verilmesi için; ailelerin yetenekli olan çocuklarını geleceği garantiye alma güdüsünden vazgeçerek bu büyük boşluğa yönlendirmesi lazım. Sözünü ettiğimiz boşluk sözle dolmuyor çünkü. Hepimiz "Elimi altına koymadığım taşlar gün gelir başıma düşer mi?" diye sormalıyız kendimize.
Resime, animasyona, sinemaya merak saran bir çocuğu öğretmen olmaya ikna etmekten vazgeçmeli öğretmenler, aileler.
Bu işin ehli olanlar daha fazla gündeme getirmeli bunu.
Öğrencilerimle paylaşacağım kaliteli bir çizgi film, dergi ,kitap bulamıyorum diye şikayetlenen öğretmenler memur zihniyetli öğrenciler yetiştirmekten vazgeçerse, aileler GSF' de öcü var diye çocuklarını korkutmazsa; bizim de Shrek ve Buz Devri kalitesinde, seveceğimiz, dönüp dönüp izleyeceğimiz animasyonlarımız olur.
...
Bu konuda birikmiş fazlaca ödevimiz var. Umarım sınıfta kalmayız.
Saygılar
Yaşamak; berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır...