renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Gümüş

Soluk soluğa varmıştı üçüncü kata Ekrem. Kucağında “zağar” dedikleri büyümeyen cinsten “Gümüş” adlı bir köpek vardı. Tir tir titriyordu hem Gümüş hem de Ekrem. Mahallenin en sevimli en şirin köpeklerinden biriydi Gümüş. Günlerden pazardı. Kıştı. Güneş yüzünü göstermiş olsa bile hava soğuktu. Ama Gümüş ve Ekrem soğuktan değil korkudan titriyorlardı.

Henüz otomobil furyası yoktu. Faytonların egemenliğindeydi tüm şehir. Faytonları çeken atları sevmezdi çöpçüler. Atlar vakitli vakitsiz fışkılarını dökerlerdi sokaklara caddelere. Çöpçüler de çalıdan mamul süpürgeleri ve tenekeden bozma faraşlarıyla onların pislikleri peşinden koşarlardı yüzlerini ekşiterek. Çöpçüler faytonculara, atlarına ve gözü dönmüş köpekleri üzerlerine salan çocuklara kızarlardı. Faytoncular çocuklara kükrerlerdi öfkeyle.. yazın bunaltıcı sıcağına ve kışın dondurucu ayazına küfrederlerdi..ve çok yulaf yiyen atlarını yumruklarlardı. belediye amirleri hem çöpçülere –ki onların görevlerini aksattıklarına inanırlardı amirleri- hem faytonculara –ki onlar kendilerine gösterilen yere faytonlarını park etmeyi hep kulak ardı ederler ve bildikleri gibi konaklamaya devam ederlerdi, bu da belediye amirlerini çileden çıkarırdı- hem de çocuklara diş bilerlerdi. Çocuklar hemen her muhitte aynıydılar. Çöpçüler süpürgeleriyle peşlerindeydi, faytoncular kamçılarıyla okşardı zaman zaman.. çocuklar! Nerede başıboş bir köpek bulsalar ona yiyecek bir şeyler vererek mahalleye bağlanmasını sağlarlardı. Böylece hemen her mahalle azımsanmayacak bir köpek nüfusuna sahipti. Bu da tehlikeliydi. Hastalıklar.. saldırılar.. ve görüntü kirliliği. Bir yabancı ayak basmaya görsün mahalleye sokağa.. sokaktan, mahalleden biri çıkıp köpeklere kızmasa yabancının başına gelecekleri düşünmek bile terletirdi insanı.

Ali paşa mahallesinin çamurlu sokağı bu açıdan belediyenin en çok başını ağrıtandı. En çok faytonu olan, en çok köpeğe ve arsız bir sürü çocuğa sahipti bu sokak. Üstüne üstlük belediye reisinin makamına gidiş güzergahıydı. Otomobiliyle her sabah ve her akşam buradan geçmek onun için bir zulümdü. Hemen her sabah ne kadar uyuz köpek varsa otomobili sokağın başında görünür görünmez etrafını alır uluyarak, sokaktan çıkıncaya kadar peşinden koşarlardı. Ya otomobilinin hemen her tarafına sıçrayan at fışkıları.. kimi iki katlı evlerin ikinci katından otomobiline boca edilen bir kova kirli su..

Belediye reisi makam şoförüne her keresinde;

“ Lazım değil arkadaş.. varsın yol uzasın.. ne yani her gün bu kepazeliği çekecek miyim? Öteki yoldan gider-geliriz.. duydun mu Sefer?” Sefer tüm ciddiyetini toplayarak;
“ Baş üstüne efendim.. bundan sonra yukarı yoldan gider-geliriz..” karşılığını verirdi. Bilirdi ki akşam dönüşü;
“ Sefer.. onca uzun yola devletin benzinini yakmamız yakışık almaz.. hem görenler ne der; bak millet yakmak için gaz bulamıyor, maşallah reis utanmasa benzinle çimecek..demez mi?” diyecekti. Kendisi de her zaman ki gibi ciddiyetle;
“ Çok isabetli buyurdunuz.. efendim..” karşılığını verecekti.
Çöpçüler bu sokakta daha bir sinirliydi. Burada görev yapmaya çalışan personel hemen her gün fırça yerdi. Temizlik işleri amirlerinden her hangi biri o gün çamurlu sokakta görev yapanları toplar;
“ Be vicdansızlar! Sizi zorla çalıştıran yok.. yine kahvede pineklediniz değil mi? Tabi canım babanızın hayrına çalışıyorsunuz! Ulan yazık günahtır.. çocuklarınıza götürdüğünüz ekmeği hakkediyor musunuz? Bu ne utanmazlık! Bu ne sıkılmazlık! Yine sokak at fışkısından geçilmiyormuş.. bir sürü it.. ne olacak bu işin sonu?” bağırırdı. Çöpçüler boyunlarını büker, hık, mık.. bir şeyler söylemeye çalışır, ağzını açan daha bir paylanırdı. Paylayan başkan tarafından paylanandı zira. O ağzını açmamıştı. Bunlar da açmamalıydı.

Belediye başkanı kararını vermişti. O sokak başta olmak üzere bütün şehir başıboş köpeklerden temizlenecekti. İki üç kişiyi bu işle görevlendirdi. Ve nasıl yapılacağını da kendisi planladı. Keskin nişancılar bulunacaktı. Birer çifte ve yeterince saçma.. tüm köpekler vurulacaktı. İşe Çamurlu sokaktan başlanacaktı. Bu sokak kolaydı. İki faytonun sığacağı ara bir sokak vardı. Köpekler oraya doğru sürülecek ve oradan silahlandırılan elemanlar her birini tek tek vuracaklardı.. yavru köpekler de zehirlenecekti.

Her şey hazırdı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte harekete geçilmişti. Ekrem’in dedesi köyden gelmişti bir gün önce. Ve sabah kahvaltısında sıcak ekmeksiz kahvaltı yapmazdı. Ekrem büyük bir sevinçle yatağından kalktı. İki sokak ötedeki fırının yolunu tuttu. Dedesini severdi. Hemen her köyden gelişinde kendisine kaymak getirirdi. Pek hoş bir tadı vardı kaymağın. Dede eve getirdiğinden hariç;

“ Bunlar Ekrem’in!” diyerek ayrı bir çıkını annesine uzatırdı. Yine kaymaklar gelmişti ve dede;
“ Sıcak ekmeğimi unutma!” ihtarıyla vermişti. Ekrem fırından dört tane sımsıcak ekmek aldı. Daha fırından dışarı adımını atmamıştı ki tüfek sesiyle irkildi. Fırıncı;
“ Eşkıyalar şehri mi bastı ne!” diye belirtti şaşkınlığını gülerek. Yüreğinde korkuyla adımlamaya başladı geldiği yolları Ekrem. Sokağın başına vardığında peş peşe patlayan tüfeklerle adımlarını hızlandırdı. İşin tuhaf tarafı sokakta köpek görememişti. Yutkundu. Fırıncının dediği olabilir miydi? Koşmaya başlamıştı. Tam kendi sokaklarının girişinde karlar arasına gömülmeye çalışan Gümüş’ü gördü. Mızlıyordu. Tüfek sesleri daha bir yakından geliyordu ve can havliyle bağıran köpek sesleri işitiliyordu. Gördüklerine inanamadı: köpeklere ateş ediliyordu. Elindeki ekmek filesini fırlattığı gibi Gümüş’ü kaptı ve var gücüyle eve koştu. Üç katlı betonarme binanın üçüncü katına çıktığında ayaklarını kımıldatamıyordu artık. Kapının önüne düşmüştü. Biraz soluklanıp kalkmayı düşündü. Gümüş kımıldamıyordu bile. Çıkardığı ürkek mırıltılar olmasa korkudan öldüğü bile söylenebilirdi. Gözlerini de var gücüyle yummuştu Gümüş. Bir süre daha kapının önünde oturdu Ekrem. Güçlükle doğruldu. Zili çaldı. Kapı açılırken kısık bir sesle;
“ Gümüş.. gümüşü kurtardım anne.. gümüş.” Diyebildi. Ve açılan kapının önüne yığıldı.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

vurulmuş dostlarım adına...

biaralar tv kanalların birinde bir dizi vardı. dizinin adıda zontellektüel abdullahtı. ve bu zontellektüel ara ra konuşur izleyicilere konuşmalar yapardı. işte o konuşmaların birinde şöyle demişti: Köyde yaşarken davarı, eşeği arkadaş bilirdik...şehre gelince meğersem bunlar hayvanmış...

çocukluğumuzu şenlendiren köpekler bizlerin arkadaşlarıydı. şimdilerde ise büyüdükçe arkadaş olmaktan çıktı, korktuğumuz korkulu varlıklar oldu. hatta oğullarımı bile her daim uyardığım, uzak durmalarını istediğim ama bir zamanlar öldürüldüğü zaman ağladım varlıklardır köpekler. yaşlanmak insanın kendine ters düşmesi heralde...

hikayeniz aklımdan çıkmayan, ve kurşunlanmış köpeklerin başında ağladığım çocukluk günlerimi yaşattı. sanatınızı alkışlıyorum.

selamlar.

"anne kediyi hastaneye götür" ve yanan yavrular

Yazınızı geç okudum. Şimdiye kadar okuyamadığıma da hayıflandım doğrusu. Köpek korkum vardır benim. Ama çok da severim. Biraz çelişkili ama öyle işte. Yaklaşmak şöyle dursun seslerini duyduğum vakit korkudan titriyorum. Ama bir köpeğe ya da başka bir hayvana eziyet edildiğini gördüğümde titrediğim kadar değil...Bana da çocukluk anılarımdan iki tanesini hatırlattı güzel yazınız.

Çocuktum ve her çocuk gibi hayvanları dost edinmiştim. Bir gün evimizin yakınlarında ölü bir kedi bulmuştum. Ama o küçük aklımla ölü olduğunu anlamadım tabii. Hasta zannetmiştim. Kucağıma alıp bizim evin bahçesine kadar koştum o panikle. Annemin korkusundan eve de çıkaramadım ölü kediyi. Bahçeden seslendim. Annem dışarı çıkıp kucağımda kaskatı kesilmiş ölü kediyi görünce neye uğradığını şaşırmıştı garibim.Feryat figan merdivenlerden inip yanıma geldi. Bense hala "anne ne olur onu hastaneye götürelim, yazık ölecek ne olur" diye bağırıyordum. Hatta bu çığlıklarımız birbirine karışmıştı. Söve söve yanıma geldi annem koluma vurup kediyi kucağımdan düşürdü. Ben de bastım çığlığı "ne yapıyosun zaten hasta düşürdün onu" diye. Çocukluk işte. Çok içim yanmıştı kediye. Annem "ne hastası ölmüş o " dedi ve kaptığı gibi eve götürüp banyoya soktu beni. Başımdan aşağı ozon suyu dökmediğine şükrettim :) temizlik hastası bi kadının kızı ölü bi kediyi kucağına almıştı. Bundan daha kötü bir durum olmazdı onun için sanırım. Ama ah o kedinin öldüğüne bi de inandırabilseydim kendimi. Hastaydı ve ben ona yardım edemedim diye çok üzülmüş uzun bi süre de annemle konuşmamıştım. Kediyi ölüme terkettirdiği için. Çocuk aklı işte...Bu olayı hatırlarken hep tebessüm ederim. Ama başka bir olay var ki o da hala burnumun ucunu sızlatır. Kuzenlerim başka bir mahallede oturuyorlardı. Kuzenimin evinin yakının da bi köpek yuvası vardı. Ben korkardım ama uzaktan uzaktan da köpeğe ekmek falan atardım. Çok severdik onu (tabii ben uzaktan severdim) Yavrulamıştı bir de. İki tane yavrusu vardı. Onları da çok beslerdik. Bir gün orada oturan bi amaca (Allah affetsin kendisini) rahatsız ediyorlar diye gözümüzün önünde yuvalarını yaktı. Yavrular da içinde yandı. Annelerinin de yakaladığı yerde sopayla vurarak öldürmüş ve dereye atmış. Çok ağladık çok haykırdık ama gidip durduramadık o caniyi. Çünkü çocuktuk, çünkü bizi de yakardı, bizi de dereye atardı. Çocuktuk işte ötesi var mıydı?. Yapamadık durduramadık onu. Şimdi bile anlatırken çok kötü oluyorum. Uzun zaman etkisinden kurtulamamıştık bu olayın. O adama da az beddua etmedik. "Allah başına taş bıraksın" dedik. Bildiğimiz tek beddua buydu: Allah başına taş bıraksın...Uzun zaman oldu ama işte unutamadık hiçbirimiz o anı. Yavruların içerideki iniltilerini. Bazı geceler duyar gibi olurdum hatta. Neyse biraz alakasız ama bu iki anımı hatırlattı bana bu yazınız.

Yazı da güzel temas ettiği konu da... Sokak köpekleri sorunu...Kısırlaştırmak ne kadar doğru bilmiyorum ama öldürmekten daha iyi bir çözüm olduğunu düşünüyorum. Ya da topluyorlar mesela.Köpek barınaklarına sanırım. Tam olarak bilmiyorum. Yine de kökten bir çözüm olmuyor. Aslında sokaklar onlara da ait diye düşünüyorum bazen.. Ama işte tehlikeleri de var. Anne babalar da korktukları için(haklı olarak tabii) uzak tutmaya çalışıyorlar çocuklarını. İyi bir çözüm gerek. Tabii bu olayın başka bir boyutu.

Teşekkürler yazı için.

Selam ve dua ile...

kediler

selam ve dua ile;
kedilerle ilgili anılarınızı okuyunca aklıma üstad sezai karakoç'un şu dizeleri döküldü dudaklarımdan gözlerim dolarak:
"kediler kim öğretecek trafik bilgilerini
ki hayatlarıyla ödüyorlar
karşıdan karşıya geçmenin bedelini"

c.ç