renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Hakiki/Öz! Sır Kapısı

Ayşe, on yedi yaşında bir köylü güzeli. Al yanaklı. Gözleri, sürme çekmeden sürmeli. Yapma değil, hepsi Allah vergisi. Daha tam vakti gelmeden serpilivermiş. Subaşındaki kadınlar, daha on beş yaşındayken başlamışlar dedikodusunu etmeye. Köyün en güzel kızı olduğunu söylerken, köyün en yakışıklı delikanlılarına yakıştırmışlar bir bir. Bir kısmının Ayşe'de gözü olduğundan söz etmişler. Güya Ayşe'nin de şunda bunda. Köy yeri bu.. hasbelkader göz göze deyse dedikodu olur.. laf olur.. söz olur. Gözlerini bir kısıp bir süzen kadınlar ellerini bellerine koyar.. kaşını gözünü oynatır da anlatırlar sokağın en orta yerinde maazallah! Kimi fısıltıyla, karşılıklı iki çift gözden başkasının olmadığı kuytu köşelerde yapar bunu.. hatta adamlıktan nasibi olmayanlar kahvehanelerde bile. Saçlarınız ırmak gibi akmaya görsün bir kere.. gözleriniz mehtap gibi olmaya görsün.''

Ayşe ise tüm bu olup bitenden hem habersiz hem de ilgisizmiş. O bütün bu dedikodulardan beri olacak kadar tertemizmiş. Bir insan hem bu kadar güzel hem de bu kadar güzel huylu olur mu demeyin! O tam tamına işte böyleymiş. Günah bellediği için kimseye demediği bir sırrı varmış. On yaşından beri gönlü Mehmet'teymiş. Gözü ondan başkasını görmezmiş. İlk defa anası ile evlerine misafirliğe gittiklerinde fark etmiş Mehmet'i. Bir daha da başka erkeği görmemiş gözü.. hayali bile kabul etmemiş ondan başkasını. Lakin hep göz göze gelmiş.. uzaktan uzağa sevmişler birbirlerini. Gözlerinin birbirine değdiği o ilk günün üzerinden yedi sene geçmesine rağmen utangaç bakışlardan gayrı, ne bir kelam ne bir mektup olmamasına rağmen hiçbir şüphe taşımamışlar sevgileri hakkında. Gözlerin anlattığına kelimeler kifayet etmez zahir! Yüreğin bağırdığına söz ne edecekmiş. Derenin iki yanağında birbirlerine utangaç birkaç bakış attıktan kere başları yere eğilennazenin iki seriymiş onlar. Esen aşk rüzgarının vurduğu dalları birbirine değmeyecek kadar utangaç ve masum bir sevgi ile bağlanmışlar birbirlerine.

Lakin bir gün bir kara haber gelip sıvaşmış Ayşe'nin bembeyaz odasındaki duvara. Yasin okuduğu bir Cuma akşamı başlamış her şey. Mehmet'in yatsı namazından sonra Ayşe'si için de dua ettiği o akşam yani. Gözünü para bürümüş baba, kızını köyün ağasına vereceğini söylemiş annesine. Bunu duyan Ayşe'nin iki gözü çeşme olup akmış. O masum, o itaatkar kızın saçlarındaki ırmak kabarıp lal dilinden taşıvermiş. Varmam demiş anasına.. babam yaşındaki adama. O içkici.. O şehvet düşkününe varmam. Mehmet'i seviyorum ben.

Sözü fazla uzatmayayım, baba ne yapıp etmiş Ayşe'yi köyün mendebur ağası ile evlendirmiş. Aldığı başlık parası ile uzun bir müddet gününü gün etmiş. Mazlum ve mahzun kızcağıza ettiğinden dolayı belasını bulsun diye çok beddua işitmiş. Başına bir şey gelse de bunu kimse ne duymuş ne de bilmiş. Dahası Ağa, Ayşe'yi hemen her Allah'ın günü dövüp genç yaşında kocakarı etmiş. Gözlerindeki mehtabı gördüğünü söyleyen birine bir daha hiç rastlanmamış. Ağanın Ayşe'ye vuran eli kötürüm olmamış. Devasız bir hastalığa da yakalanmamış. Mehmet ise Ayşe'ye olan sevdasından ve sevdiğinin başına gelenlerden ötürü kahroluyormuş, ne ki; gücü yetip de kurtaramamış Ayşe'sini zalimin elinden. Eli bir yolunu bulup da uzanamamış sevdiğinin yaralarını sarmaya. Kahır kahra eklenmiş, gözyaşları akıp çiğerine işlemiş. Kötü hastalıktan telef olmuş sonunda. Aslı var mı bilinmez ama Ağanın Mehmet'i zehirlettiği dahi söylenmiş. Mehmet'ini de yitiren Ayşe'nin kederi katmerlendikçe katmerlenmiş. İyilerin çektiğini gören köylülerin bir kısmı bu ne biçim tecellidir.. bu nasıl bir kaderdir, bu nasıl bir adalettir böyle diye içlerinden geçirip söylenmiş. Sözü dinlenen ihtiyarlar bir cesaretle, artık yapma yazıktır demişler Ağa'ya. Alma mazlumun ağını.. ölüm var, hesap var demişler. Ölüm mü! diye hiddetlenip haykırmış Ağa. Kahkahaları dağlarda tepelerde yankılanmış. Ölüm gelene kadar kim öle kim kala.. benden korkup uzak durur ölüm! Diye karşılık vermiş köyün ihtiyarlarına

Mehmet'in öldüğü günün akşamı Ayşe, beni böyle yapayalnız bırakıp da nere gittin Mehmet'im.. beni de götüreydin ya yanında diye matem tutup ağlarken içeri Ağa girivermiş. Hışımla suratına yeniden inmiş taş olası.. bükülüp kırılası eli. Yere düşerken kapının köşe pervazına hızla çarpan kafası yarılmış. Sızan ılık kan saçlarından gözlerine doğru ılık ılık süzülürken, Ayşe'nin zaten olmayan ümidi iyiden iyi tükenmeye yüz tutmuş. Yere düşer düşmez 'Allah'ım yardımın ne zaman yetişecek gayrı' diye geçirmiş içinden. Kafasını pervazına çarptığı kapı sır olup açıldığında, Mehmet belirivermiş o an kapının ağrında. Her şey başkalaşıvermiş sanki. Kaderin kara renginin beyaza dönüştüğünü hisseden Ayşe'nin kalbine güven, gönlüne ferahlık gelmiş. Ayşe'nin kafasındaki koca yarığa takılmış Ağa'nın gözleri. Kolu, bacağı tutulmuş gibi kalakalmış olduğu yerde. Mehmet'in senelerdir kıpırdatamadığı eli Ayşe'ye doğru uzanırken Ağa sadece seyretmiş. İkisi bir olup giderlerken bakmamış bile arkalarından. Yerde yatan cansız bedene takılmışken donuk gözleri görememiş ne olup bittiğini. Sadece iki beyaz güvercinin kapının önünden uçup gittiği söylenmiş. Ağanın tüm itirazlarına rağmen Mehmet'in yanına gömmüşler Ayşe'yi.

Ve günlerden bir gün.. Ağa'nın, benden korkup uzak durur dediği ölüm çıkagelmiş karşısına. Kara yağız celladı geldiğinde korkudan bacaklarının dermanı kesilmiş. Direnememiş.. kaçıp bir yere gidememiş. Görür görmez pısıp teslim olmuş meydan okuduğu.. gelmeyecek sandığına. Köylülerin bu nasıl şeydir dedikleri adaletin tecelli edeceği vakitle birlikte gelmiş ölüm. Uzak bilinen yakın.. gözlerin göremediği ayan gelmiş. Ve annenin ve babanın da. Önce Ayşe, sonra Mehmet çıkmış beklemediği bir anda karşılarına. Boynuzlu koçla boynuzsuz olanın yanında saf tutmuşlar karşılıklı vaziyette. Boynuzlar boynuzsuzlara verilmiş bu defa. Hesap gününün korkusunu taşıyanların kalbine sükun ve sürur, korkmayanların kalbine sonsuzluğu saran bir korku düşmüş. Kısacık ömrünü uzun bilenlerin gülen yüzlerine karargah kurmuş keder.. kahkaha atan dillerine pişmanlıktan yana büyük bir pay düşüp lal olmuş. Artık konuşamamışlar bir şey.. bağırıp çağıramamışlar kibirle celallenip. Susmuşlar sadece. Onlar sustuğunda adalet konuşmuş. Hepiniz tahmin ediyorsunuzdur başlarına nelerin geldiği. Bir tek bilinmeyen annenin durumu olmuş. Bana sormayın! İnanın ben de bilmiyorum.

Beklediğiniz bir sonla nihayetlenmediği için, şimdi kalkıp da bana bu nasıl hikayedir böyle demeyesiniz. Daha önce de birkaç kez ifade ettiğim gibi bunları ben yazıyorum. Sizler için uydurup, nasıl istersem o şekle sokuyorum. Bu sefer sizleri tutup farklı bir yere çekmeyi diledim. Hayatın ne olduğunu ve her zaman iyilerin kazanmadığını.. hatta çoğu kere iyilerin bu dünyada kazanamadığı görün istedim. Aslına bakarsanız, size bu dünyanın iyelere göre bir yer olmadığını dahi söyleyebilirim. Zannedildiği ve hikayelerde geçtiği gibi iyiler kazanmaz bu dünyada çokluk. Mazlumun ahı her zaman çıkmaz aheste. İyilik yapan iyiliği hemen bulacak diye bir şey de yoktur. Dünya'nın en iyi insanı Peygamber'imiz vefat etmeden önce kızına 'ağlama Fatıma.. baban bir daha hiç acı çekmeyecek' demişse şayet, biz ne diye hep iyilerin dünyada galip geleceğine ya da mutlu olacağına dair bir inanç taşırız ki. Hep iyiler galip gelip kazanacaksa bu dünyada, öte tarafa götürmeye ne kalır diye hiç düşünmez misiniz hem. İstemek ayrı bir mevzudur! ancak hem bu, hem de öte dünyada rahata şartlanmak aç gözlülük değildir de nedir sorarım size! Allah, en sevdiği kullarını en ağır belalarla sınamamış mı. Etrafınıza ve dahi dünyanın diğer coğrafyalarına gözünüzü çevirip bir bakın hele. Haklı olanlara, haksızlar tarafından eziyet edildiğini görmez misiniz!. Variyet sahiplerinin çoğu başkalarının haklarını sömürenler değil mi. Çok çalışan herkes refah içinde mi yüzmektedir. O halde, adalet anlayışımızı yeniden bir gözden geçirmemiz gerekmez mi!

İyiliği öğütleyen her çabanın taktire şayan bir yanı var elbet. Ancak, durumun tamamen gösterilmeye çalışıldığı gibi olmadığını bilmek gerek. O sır kapısı ki, ölüm geldiğinde herkes için açılacaktır elbet. Ve dahi bazen ölüm gelmeden önce açıldığı da vakidir. Lakin beklediğinizi bu dünyada bulamayınca, hayal kırıklığına uğrayarak iyilikten vazgeçmekten yana kaygılanıyorum ben. Bu kadar acele ile karşılık bekleyenin üstünlüğü nerede kalır hem. Ayrıca bu durum; iyi olmayan niyetlenenlerin karşılık bekleyen, çıkarcı insanlar olduğunu göstermez mi sizce. Zayıf karakterli ve çıkarcı insanlardan iyi olmalarını ve iyi kalmalarını beklemek safdillilik değil de nedir. İyiliğe mukabil kötülük görüp, sıkıntı çekenlerin; karşılaştıkları durum sebebiyle yalpalamasını hiç arzu etmem doğrusu.

Sözlerimi tamamını mantıklı bulmasanız dahi, kulak ardı da etmeyesiniz sakın. Biraz abartığımı düşünmenize mukabil söyleyebileceğim bir şey yok size. Benim maksadım da budur zaten. Yani düşünmeniz. Ben düşündüm ve siz de düşünün istedim. Her şey bir yana koyup, sabredenlere mükafatlarının ziyadesiyle verileceği günü hesabedin istedim sadece. Haklının haksızdan ayrılacağı ve herkesin hakkını muhakkak alacağı günün bilincinde olun istedim. Ve en büyük yatırımın, her şeye rağmen iyiliğe (salih amele) yapılanı olduğu söylüyorum. Daha bir farkında olanlarınızın, Ah efendim! bunda da bir karşılık beklemek vardır diye şikayet etmeleri de mümkün tabi! Üzerine düşünebileceğiniz bir şey daha bırakıyorum işte.

Hoşça bakın zatınıza. Sakın fazla kıymet vermeyin ama.. sonra düşünmeye imkan bulamayabilirsiniz!

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Nihayet !

'Anlaşılmak ne hoş. Müteşekkirim' diyerek yazıda kullandığım hafif ironiyi devam ettirebilirim. Ancak durum sadece şundan ibaret, aşine olanlar bilir; bazen kimseye zarar vermeden kuralları şöylece bir sallamak hoşuma gidiyor. Aslında biraz da, suyu o anki akışına bıraktığım da söylenebilir.

Orada bir yerlerde olmak ve olduğu yerden konuşmak...

Evet, Selim Şevkioğlu öykülerinde çok yukarıda bir yerlerde oturuyor. Onun öyküsünü okunur kılan da bu. Bilgece bir tavır. Yazdığı bütün öyküleri (bana gönderdiklerini mi demeliyim yoksa?) defalarca okudum. Bütün öykülerinde öyküsünü anlatıp okuyucuya dönüyor. Bilgece bir üslupla konuşuyor sizinle. Ben Selim Şevkioğlu'nun öykülerini iki dünya arasında bir yerde algılıyorum. İki dünya arasında gidip gelen bir öykü. Mekan algısından uzak. Bundan dolayı Selim Şevkioğlu'nun edebi özelliğinden çok düşün yönü hoşuma gidiyor. Zaman zaman öyküyü çoğaltması bunda ve bundan önceki öyküsü olan "İki komşunun birbirlerine modern zamandan bahsetmesi, insanların vurdumduymazlığından ve ilişkilerin gerilemesinden dem vurması ancak bu iki adamın komşu olduklarından bi-haber oluşu", ve öyküyü azaltması, "Acaba diyorum, Nereye Gidiyorum" adlı öyküsünde geçmişe kısa bir yolculuk yapıp dönmesinde görebiliriz. Öyküyü çoğaltmasında anladığım hususun Selim Şevkioğlu'nun okuyucu ile doğrudan ilişki kurup onlarla söyleşmesidir. Öyküyü azaltmasında ise tabir-i caizse "sazı okuyucuya/okura bırakıyor." Yine birinci türde yani öyküyü çoğaltmasında açık bir anlatımın olması. İkinci tür öykülerinde ise daha kapalı bir anlatımı seçmesi. Selim Şevkioğlu'nun neden yukarıda bir yerlerde oturduğunu yada böyle olmayı seçtiğini çok iyi anlıyorum. Mesela Yalnızlığın İki Yüzü adlı öyküsünde (kendisiyle konuştuğu) "Sizi çok sevdim. Bana o kadar yakınsınız ki!" diyebiliyor. Bu son öyküsünde ise öyküsünü yazıp (öykünün konusunu çok basit bulduğumu, hatta TV dizilerinin bir çoğunun gözümün önüne geldiğini söyleyebilirim) okuyucuyla/okurla söyleşiyor. (Bu söyleşideki verdiği mesaj anlamlı, benim okuyucu/okur olarak Selim Şevkioğlu'nun öykülerinde önemsediğim özellikte bu.) Selim Şevkioğlu'nun durduğu yerde çok önemli kanımca, çünkü o İsmet Özel'in son yazısında söylediği sözle ilintili bir şekilde "Sizin durduğunuz yerden tedirgin oldum başka yere gidiyorum." Böyle bir anlatımı tercih etmesi de bu yüzden. Sanırım Selim Şevkioğlu'nun öykücülüğündeki son aşama "Okuyucu Sen Kimsin?"in cevabını bulmak olacak.

Yine de, her ikinize de teşekkür ederim.

Teşekkürler Premetheus.

Her iki eleştiriyi de dikkate alarak yazıyı yeniden ele aldım. Menfi eleştiriyi (uslubunu beğenmesem de), sadece böylesi bir yazı için yerinde bulduğumu itiraf etmeliyim. Bu üslup bence de bu yazıya gitmemiş. Hikayenin yeni versiyonunu, Allah izin verirse, 'Mistisizm' konusunun işleneceği Umran Dergisi'nin Ocak sayısında bulabileceksiniz.

Mutlu(!) SON

Keşke yeni bir Sır Kapısı programı çıksa ve
dizi hep böyle kötü sonuçlansa..
Ayyy ..böyle de olmaz ki canım dedirten cinsten..
Şaka bir yana hikaye güzeldi..
Özellikle tasvirler hoşuma gitti..

''yapmacıklarla değil gerçeklerle olmalı her şey''

Düşün Adamı

Ben öyküyü beğenmedim ama sonuçta anlattıklarını sevdim nedense.

Akıl ermez 'S'ı'R'rına !

Neyzen Tevfik Der ki :

Ulu Tanrı'm, akıl ermez sırrına,
Binbir ismi hakda pinhan edersin.
İçirirsin sabrın peymanesini,
Hikmetini sonra ayan edersin.

Aşk olursun, gönlümüzü yakarsın,
Leyla olur karşımıza çıkarsın,
Rakıyb olur canımızı sıkarsın,
Vuslatını bize hicran edersin.

Hem goncasın, hem bülbülsün, hem diken,
Hem canansın, hem de çileyi çeken,
Hikmetine def'ineler açıkken
Seyyah, derviş olur selman edersin.

Zincir olur mecnunları bağlarsın,
Görür, acır, karşısında ağlarsın,
Irmak olur dere tepe çağlarsın,
Tufan olur, dehri viran edersin.

Herşey 'O' ndan
Herşey 'O'..
Seven 'O'..
Sevilen 'O'..
Ağlayan 'O'..
Ağlatan 'O'..

"Gölgeyi umursamaz insan, sanki sevdiği şeyler gölgeden başka birşey... "
Gölge 'O'..
Asl 'O'..

"Senin biR naZarıNa cAnım,ruHum feDa oLsun...
Vur Yumruğunu SuLtanım,
yaĞdır belalarını saĞnak saĞnak
nefSim periŞan oLsun..."

vuran 'O'
perişan olan 'O'

"Ben Leyla'ma gidiyorum, çekil önümden Leyla
Gayri, cennet olsan durmam, bak çağırıyor beni " (M.İslamoğlu)

Leyla 'O'..
çağıran 'O'..
giden 'O' ..

"Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez
Cânânsuz cihân gerekmez. " (Leylâ adına Fuzuli )

cân 'O'..
Cânân 'O'..

"biz yokuz aslındaaaa
yalnız 'O' bu kumsaldaaaa .."

neyse bunlar hikaye (!).. :|
müteyakkız olalım biz inş. en derin uykularda !
.....
aklıma hz. Fâtıma(r.a) babacığı vefat ettiğinde toprağına sarılıp ağlayarak söylediği sözleri vurdu "Âh babacığım.. Üzerimize öyle musibetler çöktü ve döküldü ki; eğer o musibetler şu güneşli güzel gündüzler üzerine dökülse ve yağsa idi, gündüzler kararır muhakkak gece olurdu." En büyük Baba ! En sevgili kız evlat!

ve yine aklıma şey geldi karşılık bekleme muhabbeti ile ilgili..
hani bazı Allah dostları yaptıkları işler karşılığında 'Allah razı olsun '(bizim cikletimiz ağzımızdan düşmeyen) duasından bile rahatsız olur söyleyene ters ters bakarlarmış..yaptıklarına karşılık beklemedikleri için..biraz sanırım ufuk meselesi bazı şeyler..

gelelim gerçek yoruma : güseldi..aldı aklımı başımdan ve beni Neyzen Tevfik,M.İslamoğlu,,Leylâ,Hz.Fâtıma ile buluşturdu.

Giden 'O'..
Buluşan 'O'..

;)

evet..
popüler cümleyi söylüyorum 'klavyenize ve tuşlarına (kaleminize)sağlık' ..

dua ile..

imza:
yoruldum mu ..
daha yaşamaya başladımmı ki..

Rikkat-i kalbe ayan olanlar

O kadar güzel şeyler söylemiş ve anlamlı ilintilendirmelerde bulunmuşsunuz ki, bu durumu yazıdan ziyade sizin rikkat-i kalbinize ve bakmaktan azade olup görmeyi başaran gözlerinize bağladım.

"nakilci"

sözlerinizin hoş bir dua olmasını dileyerekten sade ve sadece basit bir "nakilci" olduğumu ifade etmek isterim...

dua ile