
Mevlana’nın Hakk’a yürüyüşünün 734. yılı dolayısıyla Aralık ayı sonunda Şeb-i Arus törenlerinde devlet büyükleri, siyasiler, sanatçılar, çeşitli sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve birçok seçkin davetli bir araya geldi. Törende konuşmalar yapıldı, şarkılar söylendi, şiirler okundu, Mevlana’nın fikir ve görüşlerinden örnekler verildi; slâyt gösterileri oldu, salonun ışıkları yandı söndü. Alkışlar, alkışlar…
Peki, Mevlana Şeb-i Arus törenlerinde hakkıyla anlaşılabiliyor mu? Farklı yerlerde farklı zamanlarda yapılan konuşmalarda Mevlana’nın sözleri yerli yerinde kullanılıyor mu? Mevlana’nın sözleri, fikirleri her düşüncenin, davranışın referans kaynağı olabilir mi? Sorular çok, sorular uzun… Cevap ise kısa ve net: Hayır!
Mevlana 1207 yılında Özbek Türkçesinin konuşulduğu Belh şehrinde dünyaya geldi. Babası dönemin tanınmış âlimlerinde Bahaddin Veled’dir. Mevlana’nın çocukluğu yüzyıllar boyu çeşitli istilalara uğramış, Mecusilik, putperestlik, Hristiyanlık, Budizm, Şamanizm gibi inanışların görüldüğü nihayetinde İslamla hayat bulmuş Belh şehrinde geçmiştir. Onun tasavvufi fikir ve görüşleri de burada filizlenmiş kaderin bir cilvesiyle Konya’da kök salmıştır.
Mevlana ruhundan çok uzak insanların konuşmalarında Mevlana’dan yaptıkları alıntılar ve özellikle yazımızın merkezini oluşturan “Gel ne olursan ol gel, yine gel. Putperest Mecusi, kâfirsen de gel. Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Tövbeni yüz defa bozmuş olsan da yine gel…” beyti bu kimselerin vitrin cümlelerinden ibaret kalmıştır. Mevlana ruhundan çok uzak insanlar Mevlana ile kendi bencillikleri ve samimiyetsizlikleri arasında ortak yaşam alanı oluşturmaya çalışmışlardır. . Ömer İkinci’nin de belirttiği gibi oysa yukarıdaki rubai bir turnusol kağıdı gibi lafa böyle başlayanları hemen ele verecek hikmetli bir formüldür adeta. Nasıl 700 yıllık Türk- İslam Yunus Emre bu ham ervahın elinde hümanist olup çıktıysa, Mevlana Celaleddin de kırk gün kaynatsanız derileri bile ısınamayacak bu insanların gözünde ateizme izin veren bir icazetçi olup çıkmıştır.
Mevlana Celaleddin’i de Yunus Emre’yi de anlamak, bilmek ve sevmek öyle kolay değildir. Batılı bu idrake şevke daha da yabancıdır; hele hele bizdeki hümanist geçinenler bu şereften külliyen mahrumdurlar. Bu uluları anlamak için Müslüman olmak, onların yetiştiği, ruhlaştığı yerlerin kokusu, insanları ve ağaç kökleriyle büyümek ve İslam’ı yaşamak lazımdır. Hem kiliseye haraç ver hem Müslümanları ve İslam’ı küçümse, hor gör; sonra da Yunus Emre’nin Mevlana’nın kapısında boyun kır; onlara söylemediklerini söylet, benimsemedikleri ideali benimsetmeye kalk. Bu düpedüz istismarcılık ve riyakârlıktır. İşine geldiğinde Anadolu edebiyatı yapan ama her daim Anadolu kültürünü ve insanını aşağılamış birisinin Mevlana’dan, insan sevgisinden bahsetmesi ne kadar inandırıcı olabilir ki? Mevlana’nın sözlerini yeri geldiğinde takılan yeri geldiğinde çıkarılan bir maske gibi kullanmak hangi vicdana sığar? Bu ikircikli tutuma “olmak” ve “görünmek” arasındaki uçurum mu diyelim yoksa bu durumu postmodern çağın kendi içindeki bir çelişkisi bir paradoksu deyip geçiştirelim mi?
Mevlana “gel, gel” derken insanlığı bir arayışa bir çıkış noktasına davet etmiştir. O, asla Müslüman mahallesinde salyangoz satmayı tasvip etmemiştir. Mevlana, bir ateist olarak bir “münafık ateist” olarak bir dinden uzak kimse olarak gel ve geldiğin gibi orada kal/kalabilirsin dememiştir. “Gel, gel ey vehim ve korkuyla cismi kirlenmiş olan insan, havuzun dışı insanı temizler mi?” diye sormuş havuzun dışındaki insanı “tövbe havuzunda” temizlenmeye davet etmiştir. O “Aradığın seninledir; şaşkın şaşkın ne diye her yana koşup yatarsın” diye insanlığa tek bir istikamet göstermiştir. O istikamet ruhi olguluğa erişip “ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol” mertebesinde bir hayat sürmektir.
Mevlana günümüzün hümanist kalıpları içine sığmaz. O ne şairdir ne filozoftur. O her şeyden önce Hz. Muhammed’e (sav) ve Kuran’a bağlı “Gerçek âşık Haktan bir şey beklemez/ Tutkudan, sevgiden başka dilemez” diyecek kadar da Allah’a âşık bir müslümandır.
2007 yılının UNESCO tarafından Mevlana yılı olarak ilan edilmesi beni heyecanlandırmıştı. Ama bu heyecan yerini hayal kırıklığına bıraktı. Yıl içinde Mevlanayı anlama ve anlatma çabasına yönelik yapılan etkinlikler, Mevlana’yı anlama ve anlatmaktan o kadar uzaktı ki keşke bu yıl Mevlana yılı ilan edilmeseydi dedirtti insana. Her şeyi sömürmeye her şeyi tüketmeye ve mahvetmeye odaklanmış bir zihniyetten elbette yerli yerinde bir Mevlana algısı bekleyemezdik; ama bu kadarı da olmamalıydı. Mevlana’nın ve Mevlana deyince ilk akla gelen sema ayinlerinin bazen bir güzellik yarışmasında bazen bir market açılışında bir pırlanta reklâmında bir figür bir dekor olarak kullanıldığına, çarpıtıldığına tanık olduk. Gerçekte kemale doğru gidiş gelişi temsil eden sema ayini bir gösteri, tanıtımların bir parçası olarak sunulduğu müddetçe değil Mevlana’yı anlatmak onun siluetini bile yansıt(a)mayacaktır.
Yorumlar
Hangi Mevlana mı?
Paz, 30/12/2007 - 14:40 — Muammer DerinHangi Mevlana mı? İsterseniz onun sözü ile cevaplayalım. "Sizin söylediğiniz muhatabınızın anladığından ibarettir" Mevlana denince insanlar ne anlıyor?
"Ettekraru vel ahsen, velev kane yüz seksen" demişler. Tekrarlıyayım!
Çağın fravunları, din'i insan hayatından tamamen çıkartmanın hem mümkün olmadığını, hem de rasyonel olmadığını iyi biliyorlar! Dolayısı ile ihtiyaçları olanın, "inançsızlık, dinsizlik" değl! Dinin "ehlileştirilmesi" olduğunu keşfettiler!
"Din" insanlık tarihi boyunca bütün kültürleri, medeniyetleri şekillendiren, hayatın içinde hep belirleyici olmuş SOSYAL bir gerçektir. Her şeyden önce dinin değerlerine inansanız da inanmasanız da bu gerçekliği yok sayamaz, yadsıyamazsınız. Bütün medeniyetlerin, bütün kültürlerin bir inanç temeli üzerine kurulmuş olması gibi tarihi gerçekliği göz ardı eden bir "medeniyet" tasavvurunun, başarılı olamayacağını bilecek kadar akıllı! Çağın firavunları.
Çağın firavunlarının, "medeniyet" projelerine engel olan DİN; Hayat nizamı olan, dolayısı ile insanlığa kendi değerleri ile bir hayat öneren DİN' dir. Engeli ortadan kaldırmak, "din" le inançla kavga etmekle değil! "Engel" olmayan "Ehlileştirilmiş" bir "din" önermekle mümkündür! HÜMANİZM, Çağın fıravunlarının insanlığa önerdiği yeni "evrensel din'in" adıdır!
Şimdi sıkı durun! 2007 yılını, Mevlana yılı ilan edenlerin "mevlana"sı, bu yeni "evrensel din" olan HÜMANİZMİN "peygamberlerinden" birisidir! HÜMANİZMİN "peygamberi" mevlana "kim olursan ol gel" derken, insanlığı İSLAMA davet etmiyor! KUR'AN ahkamına ÇAĞIRMIYOR! Allahın Resülünün örnekliğini TAVSİYE etmiyor!
Şimdi büyük bir iştiyakla, İSLAM mütefekkiri, büyük mutasavvuf Celaleddini Rum-i hazretlerinin güzel sözlerini sıralayıp bir Mevlana "resmetmeye" kalkışacak arkadaşlar zahmet etmesin! Atı alan Üsküdarı çoktan geçti.
İnsanlığa kendi değerlerinizle bir hayat önerecekseniz, Uzak doğu felsefelerini "din"leştirmeye ihtiyaç yok! Tef çalıp dönmeye de ihtiyaç yok!
Sebeplerden hareketle, gelişmeleri ve sonuçları analiz ederek elde edilen kazanımlarla gelecek tasavvur etmek; bir yöntemdir. Bu yöntem sizi 'özne' yapar.
Sonuçlara bakarak, sebepleri suçlayıp rahatlamak da bir yöntemdir! Tercih sizin.
.
Muhatabın Anladığı !
Cts, 29/12/2007 - 23:51 — Baran BedirhanogluAli Bey'in ifade ettigi gibi "Mevlana’nın Hakk’a yürüyüşünün 734. yılı dolayısıyla Aralık ayı sonunda Şeb-i Arus törenlerinde devlet büyükleri, siyasiler, sanatçılar, çeşitli sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve birçok seçkin davetli bir araya geldi. "
Aynı zamanda bu törenlerin muhatabı halk da oradaydı.
Tören alanından izledi, televişından naklen ve kayıttan izledi.
Törenin şarkısı, türküsü, piyesi bir yana...
Ama dünyanın uzak bir kıtasının akraba olmadığımız ülkenize giderken bile uçaklarını tıka basa gazteci dolduran ve günde en az 10 defa mikrofon karşısında konuşma imkanları olan ortalama siyasetçilerin tören alanlarındaki mikrofonlarda da lüzumundan fazla konuşmalarını yakışıklı bulmuyorum...
Buyurmuş ya Mevlana Celaleddin "Sizin söylediğiniz muhatabınızın anladığından ibarettir " diye...
O erbab konuşurken bir muhatab olarak anladığım tema hep şu oluyor;
"Gel, ne olursan ol yine gel.AKP ye oy versen de yine gel, CHP ye oy vermiş olsan da yine gel ! "
Ali ÖZDOĞAN Bey' e teşekkürler, Cemaat'e selamlar...
Yeni bir din için Mevlana
Pzt, 31/12/2007 - 00:04 — fatih mehmet emreEsas mesele Mevlana’nın kim olduğundan çok nasıl algılandığı ve nasıl sunulmaya çalışıldığı.
İnsanlığa yutturulmak istenen yapay din adına Mevlana’ya bayağı bir rağbet var dünyada. Çünkü yavaş yavaş Uzak Doğu’nun yogası işlerliğini, popülerliğini kaybetmeye başladı. Dünyadaki tüm dinlerin yerine ikame edilmek istenen yeni din için Mevlana bulunmaz bir fırsat. Önce tüm dinleri yıkarak bu dinlerin enkazı üzerine yepyeni bir din inşa etmek gerekiyor. Bu yeni dinin önündeki en büyük engel de şüphesiz sağlam bir kaynağa sahip İslam Dini. Dolayısıyla deforme edilmesi gereken ilk din İslam Dini. İşte Ali Özdoğan’ın belirttiği bu “münafık ateistler” İslam Dinine dışarıdan direkt müdahalenin, İslam’ın kendi arzu etmedikleri istikamete gideceğini iyi biliyorlar. Taktik dışarıdan değil de içeriden vurmak.
Durum Türkiye’de de pek farklı değil. Mevlana dururken uzaklara gitmeye gerek kalmadığını iyi keşfetti ülkemizdeki toplum mühendisi jakobenler. Onlar bu milletin kutsiyetlerine saldırırken Mevlana’yı bir kalkan olarak kullanmaya da utanmazlar. Başörtüsüne karşı çıkarken Anadolu’da tarlada çalışan kadının başörtüsüne karışılmadığını öne sürerler. Dini motif içeren her şeye alerji duyarlar ve yine benzer bir kurnazlıkla bu alerjilerinin kaynağını Mevlana’dan yaptıkları iktibasla örtmeye çalışırlar.
Gerçi yorum yapanların sık başvurduğu bir cümle ama yeri gelmişken hatırlatmakta fayda var: “Sen ne kadar bilirsen bil; senin bildiğin karşı tarafın anladığı kadardır.” Karşı tarafı elindeki silahla vurmak çağımızın en akıllıca işi. Bu yönteme çeşitli alanlarda başvuruluyor. Savaşta ve barışta…
2009 yılı da UNESCO tarafından Hacı Bektaş Veli yılı ilan edildi. Şimdiden bazı “münafık ateistlerin” hayata Hacı Bektaş Veli penceresinden baktıkları gerekçesiyle İslam Dininde yeri olmayan birçok konuyu Hacı Bektaş Veli adına dinin içine sokma planları yaptıklarını görür gibiyim.
Mevlana doğru anlaşılmıştır
Salı, 01/01/2008 - 01:56 — Ahmet OrsYerel ve küresel istikbar gayet doğru bir anlamayla Mevlana'yı çevrime sokmuştur. Anlama şeklinde bir sorun yoktur. Bazı kardeşlerimizin iyi niyetli yaklaşımlarıyla "yanlış" tanıtılan bir Mevlana gerçeği yoktur önümüzde. Kur'an'dan beslenmeyen, güç karşısında el pençe divan duran bir Mevlana'dır işte aslolan. Yoksa egemenler "din"i Yunus ve Mevlana dilinden anlatmak için neden bu kadar çaba sarfetsinler ki? Mevlana ve Yunus için din gönülde gömülmektir, hayata müdahale etmek değil!
yazık... çok yazık...
Salı, 01/01/2008 - 11:44 — Ümit DemirKur'an'dan beslenen, güç karşısında dimdik duran, zamanın müçtehidi, mücahidi, âlimi bediüzzaman said-i nursî "Hazret-i Mevlânâ benim zamanımda gelseydi, Risâle-i Nûr’u yazardı. Ben de Hazret-i Mevlânâ zamanında gelseydim, Mesnevî’yi yazardım. O zaman hizmet Mesnevî tarzındaydı. Şimdi Risâle-i Nûr tarzındadır."* demişken başka şahid aramaya lüzum yok.
Kur'an'dan beslenmiyormuş öyle mi? acaba bu talihsiz satırların yazarı kaç ayet bilir, kaç hadis bilir, tefsir ilminde, hadis ilminde ne derecededir, eserleri var mıdır; lütfedip söylerse bahtiyar oluruz.
mevlana casus, said-i nursî kürd, fatih mehmed eşcinsel, mimar sinan hayal mahsülü, yunus emre korkak ve tembel, ulubatlı hasan diye biri hiç yaşamadı... gençliğin imanını çalmışlardı, şimdi de kültürünü ve mazisini çalıyorlar ve buna biz de alet oluyoruz.
yazık... çok yazık...
*Şahiner, Necmettin, Son Şahitler, 1/318
_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
"Yazık...çok yazık" bence de...!
Çar, 02/01/2008 - 04:13 — Muammer DerinMehmet Akbulutun "Hümanizm tanrı mı?" yazısına yaptığım yorumda; Bazı şeyleri anlamakta zorlanıyoruz.. anlatmakta da! derken, meselenin doğru zeminde tartışılamayacağından duyduğum kuşkuyu ima etmiştim. Maalesef yanılmadım!
Ümit Demir'e sözüm de yok sitemim de. Sözüm cemaat editöryasına! "Sen kim oluyorsunsun da! Kaç ayet biliyorsun da! Kaç kitap yazdın da!" türü efelenmeleri, bir "düşünce"nin ifadesi olarak değerlendirdiğiniz için mi yayınlıyorsunuz? Size göre bu tür efelenmeler tartışmaları renklendiren, derinleştiren, ateşleyen, küçük "dokundurmalar" ise eyvallah! Eyvallah..da Sonra cıngar çıkarıp racon kesmeye kalkmazsanız!
Ne yani! Cemaat.com da "Tapınak kültürü" nü tartışamıyacak mıyız? "İtaat kültürünü" tartışamıyacak mıyız? Birilerinin "aziz" lerine dokunamıyacak mıyız? Birilerinin hatadan "münezzeh" ilan ettiklerini eleştiremiyecek miyiz? "Sen kim oluyorsun?" efelenmelerine yutkunup oturacak mıyız? Öyle bir meziyetimiz yok! Hak edene "hakkını" veririz. Veririz de...sonra cıngar çıkmasın! Öyle değil mi Şadan bey?
Haa! Bu arada Cemaat de yazmak için, "kitap yayınlamış olmak" şartı konmuş ise, bizim için sorun yok!
Tartışıyorsunuz zaten
Çar, 02/01/2008 - 08:34 — Şadan ErcanSevgili Muammer, zaten tartışıyorken tartışamayacak mıyız diye sezenişte bulunmak haksızlık olmuyor mu? Diğer yandan bu fikir midir deyip Ümit Demir´e sansüre davet ediyorsunuz. Eğer Ahmet Örs "Mevlana Kur´andan beslenmiyor" diye yazabiliyorsa Ümit Demir de ona kaç ayet, kaç hadis biliyorsun diye sorabilir.
Hak edene hakkını veriyorsanız biz de beklemedeyiz haberiniz olsun.
"Tedip: Edep merkezli eğitim"
efe'lenmiyorum
Çar, 02/01/2008 - 13:45 — Ümit Demirçünkü efe, rakının yeni adıdır. yakışmaz yani bize... Allah'a şükr efe'lenmeden, ayık ayık reste rest çekiyoruz diyebiliriz ama. islam ümmetinin bir âlimine "Kur'an'dan beslenmiyor" demek zatınıza göre efelenme değil galiba! ayık halde söylenen sözler yani... tebessümle "peki" derim ben de! katılırım yüzümde tebessümle...
ateist forumları okuyorum. kendimi, onların ne gözle gördüğünü anlıyorum. onlara kalsa ben araştırmaz, sormaz, itaatkar, koyun gibi biriyim. bir kelime/kavram uydurmuşum (tanrı, ilah, Allah gibi) sonra onun eline bir kitab vermişim, herşeyi de o kitaba yüklemişim. olay bu kadar basit yani. ben araştırmaz, itaatkar, sormaz soruşturmaz, tapınak kültürüne kendimi kurban eylemiş biriyim. eyvallah!
madem başka yorumuna atıfta bulunmuşsun ben de yapayım aynı şeyi. şöyle demişsin; "Gençler arada kalmışlıklarına çözüm üretiyor kendilerince! Modernizm ile geleneklerini uzlaştıracak "meşruiyet" peydahlıyorlar! Masrafı da 20 ytl ise....sudan ucuz! "Aşk" bu! Öyküsü yazılamıyorsa, başka yerlere "yazılıyor.""
şimdi bu satırları okuyan bir genç sana şunu dese "Ne yani! Türkiye'de "namus kültürü" nü tartışamıyacak mıyız? "evlilik kültürünü" tartışamıyacak mıyız? Birilerinin "mahrem" lerine dokunamıyacak mıyız? Birilerinin hatadan "münezzeh" ilan ettiklerini, iki bacak arasına koyduklarını eleştiremiyecek miyiz? "Sen kim oluyorsun?" efelenmelerine yutkunup oturacak mıyız?"
der mi der yani! bu ülkede her an her şeye açık olmak lazım kanaatimce. muhalif damarı kabarık zatınız dediği gibi "bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür"
garib bir şeydir bu itaat kültürü! iki ucu keskin bıçak... ashabın peygambere itaatini ele alınca sen ben anlarız da ateistler ya da gayrimüslimler yine anlamaz. onlara göre komik bir durum yani... onların gözünde basit bir adamın abdest suyundan bir damla alabilmek için kavgası yapacaksın mesela! ya da saçından bir tel alabilmek için... sen denizi göster oraya da gözü kapalı gireriz, diyecekler yıllar önce. sonra bugün aynı kültürdeki biri "sana uymayan ölçü hayat olsa teperim" diyecek. komik yani... aşmak lazım bunları başkalarına kalsa.
tamam, şimdi o Allah o peygamber dersin. dersin de bunu 1,5 milyar müslümanın dışında kim anlar? peki peygamberin varisi olan, Allah'ın dostu olan alimlere itaati kim nasıl anlar! ama dikkat etmek gerek, itaat edilecek ilahı, elçiyi, kitabı, kişiyi iyi seçmek gerek. dedim ya iki tarafı keskin bıçak... kötüye kullanıldı mı çok tehlikeli!
bendenize gelince, her daim bana kötülüğü emreden nefsime itaat edeceğime doğruluğuna binlerin şahid olduğu bir yola itaat ederim. zaman zaman zor gelse de itaat kültürünün bir ferdi olur çıkarım işte.
bir hikaye ile konuyu bağlayalım;
"Dört tane kelebek bir gün bir ateş görmüşler. Bunun nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istemişler.
Birinci kelebek ateşe biraz yaklaşmış ve üzerinin aydınlandığını görmüş. Arkadaşlarının yanına gelmiş ve:
-Bu ateş aydınlatıcı bir şey ! demiş..
İkinci kelebek bununla yetinmeyerek daha fazla şey öğrenmek istemiş. Biraz daha yaklaşmış ve ısındığını hissetmiş.. Demiş ki:
-Aynı zamanda bu ateş ısıtıcı bir şey !
Üçüncü kelebek bununla da yetinmemiş, Biraz daha biraz daha yaklaşmış. Bir anda ateşin kanatlarını yaladığını hissetmiş ve yanmış kanatlarıyla geri dönmüş..Şöyle demiş:
-Ve bu ateş yakıcı bir şey !
Sonuncu kelebek daha da çok şey öğrenmek istiyormuş.
Biraz yaklaşmış, aydınlandığını görmüş.
Biraz yaklaşmış, ısındığını hissetmiş.
Biraz daha yaklaşmış, ateş kanatlarını kavurmuş.
ve biraz daha yaklaştıktan sonra tamamen yanan kelebek
"poff ! " diye ortadan kayboluvermiş...
Ateşin gerçekten ne olduğunu belki bir tek o öğrenmiş ama geri dönüp söyleyememiş..Çünkü o kaybolmuş ateş içinde ve bir şeyi, ancak içinde kaybolan bilebilirmiş !....
saygılar efenim,
muhabbetle
_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
iyi niyetle bakamamak
Salı, 01/01/2008 - 16:23 — fatih mehmet emretarihi şahsiyetleri yargılarken iyi niyetten yoksun bakış açısı, başkalarının istediği bizim hesaplamadığımız mecralara sürükler bizi: ne demek Mevlana Kuran'dan beslenmedi. Mevlana'nın yanlış anlaşılmasına tepki göstermekle Mevlana'yı yargılamak arasında uçurumlar vardır. daha önceki tartışmalarda onun Moğolların ajanı olduğu Mesnevi'sinde bel altı hikayelerin bulunduğu gibi çeşitli görüşler ortaya atılmıştı.
evet Mevlana'nın Mesnevi'sinde belaltı sayılabilecek hikayeler mevcuttur. bu hikayeler Mevlana'nın üslubuyla ilgili bir durumdur, bazı meselelerin halkın zihninde yer etmesi için de bu gereklidir..
bu sondur
Salı, 01/01/2008 - 17:02 — cemalcalikSelam ve dua ile;
bu sondur. rumi ile ilgili hiç bir yazıya hiç bir yorum yapmayacağımı peşinen belirtiyorum.
Yazmayayım, görmeyeyim diyorum, olmuyor. Hele bir önceki “semazen”lerle ilgili yazıdaki üslup göz önüne alınınca hepten ürküyorum. Zira ortaya konulan “şey”lerin cevabı yerine kuşkulu şeyleri ortaya koyanların hedef alınıp bir şeyler söylenmesi ister istemez kişiyi –en azından beni- geri durmaya itiyor. Susmayı seçiyorum, aydınlanmış olmuyorum. İstifhamlarım bir çözüme kavuşmuş olmuyor tersine daha da çoğalıyor bu tavırlarla. Peki, bu durumda ne yapmalı? En iyisi görmezliği, duymazlığı mı seçmeliyim yoksa aydınlanmak için, istifhamlarımın ortadan kalkması için akıl-şuur ve iman sahibi kişilerden yardım mı dilemeliyim? Yardım dileyene “madem yüzme bilmiyordun ne diye düştün dereye” diyenlerin çoğunlukta olduğu bir mekân ve zamanda en iyisi yardım istememek için gerçekten dere kenarlarında, deniz kıyılarında dolaşmamak mı olmalı? Ama neylersiniz bir kere olmuş bitmiş dereye ya da denize düşülmüş şimdi haykırılmaktadır. “Sesini kes!” buyruklarıyla derdime derman olmuş olmuyor hiç kimse. Oysa herkes mesnevideki tabipler gibi:
“ Cümle goftendiş ki canbazi konim
Fehm kerd arim o enbazi konim
Her yeki ezma mesihi alemest
Her elemra der kef ma merhemest” diye haykırsa da her birinin
“ Her çe kerdend ez ilac o ez deva
Geşt renc o efzun o hacet na reva” seslenişindeki gibi naçar duruma düşmektedir.
Ey dostlar, ey yarenler işte size yemin ediyorum ki, benim derdim bağcı dövmek değil üzüm yemektir. Benim kuşkularım başkalarından alınmış, başkalarınca ekilmiş kuşkular değildir. İnanın ben hafız-ı mesneviyim. Ve başkasının gördükleri gösterdikleri değil bizzat gördüklerimdir. Ben gördüklerimi pazara sürmekteyim.
“hele şunlara bir bakın! Bana bir çare gösterin!” demekteyim. Daha önceki bir bir yazıya düştüğüm yorumdaki alıntıyı buraya alıyorum. Menakibul Arifan. Ahmet Eflaki’nin. Niçin bu eser? Zira peygamberlerin yapıp ettiklerini anlatan kitaplara “siyer” “kısas-ı enbiya” dendiği gibi mutasavvıfların yapıp ettiklerini anlatanlara da “menkıbe” denildiği içindir. Menkıbelerin birçoğunun uydurma olduğu söylense de, uyduranların kaleme alanların gayesi, hedefi amacı sözünü ettikleri şeyhin, mutasavvıfın nasıl algılanması gerektiğini göstermek içindir. Bu böyledir zira o menkıbeler düşman tarafından değil yaranlar tarafından, müritler tarafından daha sonra postnişin sahibi olacak kişiler tarafından kalem alınmıştır.
Beni kuşkulara boğan, istifhamlara bulayan noktalardan bir kaçını sizlere sunayım siz de birilerinin şahadeti yerine akli nakli delillerle bunları giderin. Ve acımı dindirin. Açlığımı giderin.
1- Niçin mevcut sistem bütün tarikatları kapatıp, alimleri sustururken –ki daha önce Frenk Mukallitliği adlı eseri taltif edip daha sonra asılmasına gerekçe yapılmış İskilipli Atıf Hoca örneğinde olduğu gibi- Bektaşiliği ve Mevleviliği devlet eliyle korumuş, kollamış büyümeleri ve devam etmeleri sağlanmıştır? Ve halen devam ettirilmektedir? Niçin?
2- Niçin tasavvuf ekolüne itirazlar kimliği Müslüman olan ve din ilmi tahsil etmişler arasından çıkarken – aklıma ilk gelenler İbni Teymiyye Ercüment Özkan, İbrahim Sarmış, Mikail Bayram vb., kuşkusuz tersi de variddir- tasavvuf ekolüne güzellemelerde gayr-i Müslimler başı çekmektedir – ilk aklıma gelenler annemari schimmel, Louis massignon, Henry corbin, Relmut Ritter vb.-
Bir de şu alıntıları nasıl yorumlamalıyım:
..Şems-i Tebrizinin Kimya adında bir karısı vardı. Bir gün Şems hazretlerine kızıp Meram bağları tarafına gitti. Mevlana hazretleri medresenin kadınlarına işaretle: Haydi gidin Kimya Hatunu buraya getirin; Şemseddinin gönlü ona çok bağlıdır” buyurdu. Bunun üzerine kadınlardan bir grup onu aramaya hazırlandıkları sırada Mevlana, Şemsin yanına girdi. Şems şahane bir çadırda oturmuş, Kimya Hatunla konuşup oynaşıyor ve Kimya Hatun da giydiği elbiselerle orada oturuyordu. Mevlana bunu görünce hayrette kaldı. Onu aramağa hazırlanan dostların karıları da henüz gitmemişlerdi. Mevlana dışarı çıktı. Bu karı kocanın oynaşmalarına mani olmamak için medresede aşağı-yukarı dolaştı. Sonra Şems “İçeri gel” diye bağırdı. Mevlana içeri girdiği vakit Şemsten başkasını görmedi. Bunun sırrını sordu ve “Kimya nereye gitti” dedi. Şems; “ Yüce Tanrı beni o kadar severe ki istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya şeklinde geldi.” Diye buyurdu. İşte Beyazdın hali de böyleydi. Tanrı ona daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde göründü.” (Osmanlıcasına ulaşamayacaklar için: Menakibul Arifan cilt 2 sayfa 56-57- meb.yay. ist.1989)
“.. tanrıya hamdolsun Hüdavendigar (ruminin mahlası) her beytinde “ Ben tanrıyım ve ben tesbih edilmeye layıkım” sözü vardır. Kimsede ağzını açıp itiraz edemiyor.” (a.g.e cilt I, sa: 696)
“Abu Yezid “Ben ;Tanrımı daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde gördüm.” Buyuruyor bu nasıl olur? Diye sordular babam (rumi): “ Bunda iki hüküm vardır: ya Bayezıt Tanrıyı sakalı bitmemiş genç şeklinde görmüş, yahut Beyazıd’ın meylinden ötürü Tanrı onun gözüne bir genç çocuk suretinde gözükmüştür.”( a.g.e. cilt II, say: 56)
“ Kira Hatun (ruminin hanımı) aydınlanmış içinden “Mevlana Hazretleri epey zamandır yemiyor, içmiyor.. bundan dolayı da bize iltifat etmiyor, cinsi yakınlık göstermiyor.. yoksa iştihası tamamiyle söndü de o lezzetten vazmı geçti?” hemen o gece Mevlana Kira Hatunu ziyaret etti kükremiş mest bir arslan gibi yetmiş defa muamlede bulundu. Nihayet Kira Hatun Mevalanın elinden medresenin damına kaçıp mağfiret diledi. Fakat Mevlana hazretleri “Daha tamam olmadı” diye ısrar etti.” (a.g.e. cilt I s: 676-677)
bu ibarelerden utanıyorum ama neyleyeyim kadınları birileri nasıl görüyor bilinsin:
“ Birgün Mevlana Şemseddin iyi ve namuslu kadınları övüyor ve onların iffet ve ismeti hakkında “ Bununla beraber bir kadına, Arşın üstünde bir yer verseler, onun nazarı birden bire dünya üzerine düşse ve yeryüzünde intiaza gelmiş (ereksiyon durumu) bir tenasül aleti (erkek organı) görse deli gibi kendini aşağı atar ve aletin üstüne düşer, çünkü kadınların mezhebinde ondan daha yüksek bir mertebe yoktur.” (a.g.e cilt II, s: 59-60)
“ Birgün Mevlana hazretleri şeyh Muhammed Hadime işaret ederek “Git falan işi tamamla” buyurdu. Şeyh Muhammed de “ İnşallah!” dedi. Mevlana Hazretleri bağırarak; “Ey aptal! Söyleyen Kimdi?” diye sordu.” (a.g.e. cilt I s: 321)
Bu kadar mı? Değil. Bunlar hemen hiç aklımdan çıkmayanlar. Mevlanayı Tanrının –onların deyimiyle- medresede odasında ziyaret etmesinden tutun Şemsi tebrizinin Allahın elçisi olduğuna varıncaya kadar neler neler. Kendi gözlerinizle, kendi okumanızla bulun ve bu bağrı yanığa da bunların yerinin dinde ne olduğunu akli nakli deliller ile söyleyin. Allah rızası için. Sövmeden, küfretmeden, lanetlemeden, hakaret etmeden bir çocuğa iyiyi-güzeli öğretir gibi.. hürmetler..
c.ç
muhabbetine
Salı, 01/01/2008 - 21:49 — okan şahinbu konuların buralarda tartışılması oldukca yorucu cemal abi. hele yazmayı beceremeyen benim gibiler için daha da yorucu. bu anlamda düşüncelerinize cevap verebilecek yada sizleri aydınlatacak arkadaşların çıkabileceğine çok fazla ihtimal vermek zor.
"hulul" denen şeye şahsen ben inanmıyorum. mevlana gibi tasavvuf ehli bu tür şeylere bulaştıysa da beni ilgilendirmiyor. yani bu insanlara bakışım da düşündüğünüz anlamda temkinli yaklaşıyorum.
biraralar bir dergahta misafir kalmıştım. dergahta her akşam eğitimli eğitimsiz insanlar toplanıp sohbet ediyorlardı. yaşadıklarım tamamen tanık olduklarımdır. oradaki insanlar şeyhleri için o kadar ilginç şeyler anlatıyorlardı ki şaşırmamak mümkün değildi. anlatılanların çoğu hidayete nasıl erdiklerini anlatırlarken kerametlerden bahsediyorlar akla mantığa sığmayacak şeylerden bahsediyorlardı. bu insanlar cahil insanlar falan da değildi işlerinde örnek olsun diye veriyorum eczacı bile vardı. ilk zamanlar anlatılanlara tepki vermeye başladım ama sonraları okadar çok alışmışım ki şeyhin duvardaki fotografından çekinmeye başladım. dergahın üyeleriyle yaptığı sınav defterlerine bile baktım. sınav sorularını ve cevaplarını görseniz şaşkınlıktan güler misiniz ağlar mısınız bilemem, ama çok enterasandı. mesele bir soru: şeyh hazretlerinde kaç tane ben vardır? kimisi demiş iki tane vardır onunla bütün cihanı görür, kimisi demiş 10 beni vardır onunla günahlara dokunur sevaba çeviririr gibi cevaplar verilmiş. şimdi olaya nasıl bakıyorsanız öyle algılıyorsunuz. bir şeylerin saçmalık olduğunu anlatmak ve bunları isbat etmekte çare olmuyor. insanlar insan üstü bir algılamaya sahip ki yüceleştirebiliyorlar. bu tür şeyler bu dünyada yani bu zamanda da böyle. söz konusu ünlü bir sanatçı olduğu zaman insanların ona yakın olmak için yedikleri naneleri hepimiz biliyoruz. yakın zamanda bu sitede de tartışılan feshane kepazeliği mesela. bir insan ünlendi mi başına gelenler bunlar oluyor. insanlar sevdi mi aptallaşıyor. dolayısıyla mevlana ile ortaya çıkan bir durum değil.
"İsrailoğularını denizden geçirdik, kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar: " Ey Musa, dediler, bunların nasıl tanrıları var, bize de öyle bir tanrı yap! (Musa) dedi: " Siz, gerçekten cahil bir toplumsunuz" Araf 138. şimdi bu ayet üzerinde düşünürsek Allahın mucizesi gerçekleşmiş ve zulümden kurtulmuşlar ancak meseleyi kavrayamamışlar ve toplum olmak için, kafalarındaki firavun modeli bir iktidar elde etmek için bir kutsal arıyorlar. cehalet işte. ayetin devamında da bu vurgulanıyor. her toplumun bir kutsalı yada totemi oluşuyor yada oluşması zorunlu olarak gerekiyor. bir toplum olmanın bütün zamanlardaki sınırıda bu olsa gerek. sosyoloji formasyonu almış biri olarak sizlerde bunu bilirsiniz. toplum tapmadan kutsalı olmadan kendi yasasını, düzenini kuramıyor. kanaatimce düşünceyi sonlandırma ve ona pratik verme konusunda halk için gerekli de görülüyor. bu, devlet olmanın ve iktidar kurmanın aynı zaman da bir başka şeklidir de. olaya olgusal açıdan bakılırsa bütün kurumlar bütünüyle bu tür mistikleştirmelerle korunurlar. düşünen kafalar için doğrumudur bunlar tabiki yanlıştır. ama insan düşünmeden haz almayı çok zaman seçen bir varlıktır ve Allah'ın nankör dediği de bu haldir. yaşamına rahatlığı katarak tabiatındaki çamuru seviyor.
olay mevlana meselesi değildir. mevlana nın nasıl algılandığı meselesidir. bir kusuru varsa onu Allah'la hesaplaşacaktır. ama adamın düşünclerine ve bakışına gelince İbrahim sarmıştan örnek vereyim, daha otantik bir şeyler söylemektedir. peygamberin sünneti diye ortaya koyduğu ne var Sarmış Hocanın. hadisleri kabul etmiyor amenna, pekala sünneti ne? yok bir şey yani somut bir şeyler söylemiyor yada örnek olarak sunduğu bir sünneti yok. neden hemencecik emekli oldu biliyormusunuz İbrahim Hocanın? bir şekilde kendisine ulaşın ve emekli olmasında ki sünnetullahı! açıklasın size?
leninin bolşevik devriminden sonra üzerinde çalıştığı şeyin, nasıl sosyalist olunacağı olduğunu biliyorsunuzdur. devrim gerçkleşmiştir ama bu yetmez bir de sosyalist bilincin inşaa edilmesi gerekir. tasavufdaki vurgunun da buna benzediğini düşünüyorum. nasıl müslüman olunur ve bu bilinç nasıl kurulur. bu yapılırken hatalar yokmudur bütün yaklaşımlarda olduğu gibi mutlaka her insan zihnini tatmin etmeyecektir ve olgusallığa bütün düşüncelerde olduğu gibi ters düşecektir. bizlerin faydalanacağı şey ise, düşünürken saplanmak değil muhakemelerimize yardımcı olması anlamında faydalı olmasıdır.
mevlananın pratiğine gelince raziye ters düşen bahattin veledin durumu orta da pekala kur'an mahluktur tartışmalarındaki kelamcı filozofların tavırlarına ne demeli? onların iktidarlarla aralarındaki muhabbete ve bu muhabbetin meşrulaştırdığı zulümlere? şimdi bu insanlara bakıp kafir mi bunlar diyelim. imam-ı azam ı şehit eden kırbaçlar alimlerin fetvalarıyla vurulmadı mı?
ortada peygamberin sünneti varsa ki vardır, eyvallah. buyursunlar "haksöz ekibi" bir bilal habeşilik göstersinler de bizlerde utanalım.
selefçi düşünce islam düşüncesi içerisinde süleyman uludag hocaya göre söylüyorum en güdük düşüncedir. ve bu düşünce akımlarının hepsi diğerlerinden daha fazla sisteme angaje oldular. bahsettiğiniz insanların pratiğine bakın mevlanadaki kusurların fazlasını göreceksiniz.
selamlar
eyvallah
Salı, 01/01/2008 - 23:07 — cemalcalikselam ve dua ile;
ustam: "insanlar sevdi mi aptallaşıyor." ifadeniz benim için tam bir anahtardır. eyvallah.. muradımız kimsede kusur bulmak değil.. hürmetler..
c.ç
benimki son mu bilmiyorum
Çar, 02/01/2008 - 15:48 — Ümit Demirsayın cemalcalik, bendenizi ikileme sokuyor, zorluyorsunuz. neyi nasıl yazacağımı şaşırıyorum inanın. tasavvufla alakanız olmadığını söylemiştiniz ama tasavvufun -bozuk tarafından- eserlerini anlamaya çalışmanızı, gayretinizi nasıl anlamalıyım bilemiyorum.
Kur'an ve sünnete muhalif, umum ulema tarafından da tekzib edilen yazıları anlama say'iniz cidden beni zorluyor. neye inanmak istiyorsunuz mesela? yukarıda anlatılmak istenen abuk subuk şeylere mi? o zaman koyverin kendinizi, inanın ve bu acı bitsin... yok, eğer inanmamak tarafındaysanız o zaman ne bizi üzün ne kendinizi! bağıra bağıra diyorum ki; yok böyle bir inanç şekli islam'da, dolayısıyla tasavvufta. islama muhalif milyon tane bozuk inanç ve ayin var. her bozuk akide ve ritüeli, bozukluğu bu kadar aşikar iken dönüp dönüp tartışamayız ki ama!
velev ki birisi geldi bunları aklî ve naklî delillerle size izah etti ve ikna oldunuz. inanacak mısınız? inanır mısınız yani... velhasıl sayın cemalcalik özellikle muhatabınız ben olmamakla birlikte bendenizi cidden yoruyorsunuz. ne yapacağımı, ne diyeceğimi şaşırıyorum.
hafız-ı mesnevi olmanız takdire şayan. hafız-ı Kur'an da olursunuz inşaAllah. ama yukarıda verdiğim hikayedeki gibi ateşi herkes mesafesine göre tarif eder. her hafız-ı Kur'an islamı mükemmel anlıyor ve yaşıyor değildir mesela.
neyse... şehadeti niye önemsemediniz ama merak ettim. halbuki islamın ilk şartı kendini şahid göstermektir. hem de görmediğin şeylere! ne diyoruz biz, "şehadet ederim ki/ ediyorum ki..." ya iyi de ne Allah'ı gördük ne de peygamberi! nerde akıl, göz izan... nasıl şahidlik etmekmiş bu!.. ya!.. çıkılmaz bazen işin içinden...
şehadete önem veririm. emin bildiğim biri bir konu hakkında bir şey demişse bilirim ki yalan yanlış değildir o. ooff, bunu bu zamanın şehir yaşantısında modern yaşamaya çalışan, konu komşusuna şüpheyle bakan, oğlundan kızından "acaba ben yaşlanınca beni huzur evine atarlar mı" diye şüphe eden/korkan insan tipi anlayamaz elbet. eminlik, sadakat, teslimiyet ve itaat! teslim olduk ve itaat ettik...
bir şeyden eminsen ona teslim de olursun. eminlik nerede olur peki? kafada mı kalbte mi? akıl, nerededir sorusuna bazı alimler gönülde diyerek cevab vermişler. gönlün mutmain olduğuna teslim olursun... önemli olan gönlün kime teslim edileceğini bulmakta!
sorularınıza geçelim...
1- nakşibendi olan iskilipli atıf hocadan misal vermişsiniz. evet. kur'an ve sünnet yolunda giden her yol/kişi bu tip baskı ve işkencelere maruz kalmıştır. 80li yıllarda da menzil şeyhi merhum m. raşid erol sürgünlere gönderildi, zehirlendi, hapislere atıldı. yani hakk yolcularının düşmanı zaten aşikarken bir de dostlar gül atıyor ya! en çok ona üzülüyorum.
bektaşilik ve mevleviliğin devlet tarafından niye desteklendiğini tam olarak bilemem. ama bektaşiliğin tahrif edilmiş olması belki sistemin işine gelmiştir. bunu kullanmak istemiştir. chpnin alevileri kullandığı gibi! mevlevilik ise belki nakşilere nazaran daha yumuşaktır sisteme göre, ondan desteklemiştir. sonuçta hasımlarımız bu topraklardan islamı sökemeyeceklerini biliyorlar. çeşitli kanallardan bunu bozmaya çalışmışlar, hala çalışıyorlar.
ben tasavvuf derken tamamen kur'an ve sünneti anlıyorum. çünkü tarikatlar hep bu yolda olmuştur varolduklarından beri. bundandır zaten her daim islam düşmanlarının ikide bir bu yola sataşmaları, kafaları bulandırmaları...
bu iki yolun hala devlet tarafından desteklenmesi olayı ise bence bulunmaz bir fırsattır. bu vesile ile biz de yakınıp duracağımıza, şikayet edip hata arayacağımıza mevlana ve hacı bektaşi üzerinden islamı doğru anlatmaya çalışalım. geçen gün şöyle diyordu bir profesör; "eğer mehmed akif ersoy istiklal marşını yazmamış olsaydı, bugün onun adına konferanslar veremiyor olacaktık. çünkü sisteme göre o gerici bir yobaz!"
bu misal yobaz dedikleri bizler onların mevlanayı, bektaşiyi yanlış anlatmalarına nispet doğrusunu anlatalım. "hayır," diyelim "bektaşi hazretleri içki içmezdi. bakın makalat adlı eserinde içkiyi haramdan saydığını nasıl açıklıyor, okuyun..." diyelim. "mevlana hazretleri sizin bildiğiniz gibi değil, Allahtan korkan namazında abdestinde birisi. sen de öyle olsana" diyelim. ama eleştirmek daha tatlı geliyor tabi.
2- bu soru da kafa yorucu aslında. sanki mutasavvıflar müslüman olmayan cahil insanlardan oluşuyormuş gibi bir cümle girişi yapmışsınız. yani haberi manşetten, tekzibi tek sütundan vermişsiniz. tasavvufun kur'an ve sünnetten farklı bir şey olmadığını söyleyen yüzlerce binlerce isim sıralayabilirim ben de buraya. ama her saydığım isme eminim biri bir kulp takacaktır. hazret-i mevlanaya hor bakıldıktan sonra...
batılıların tasavvufa meyilli olması çok yadırganacak bir şey değil bence. adamlar buna aç! maddiyata doymuşlar zaten. maneviyatı arıyorlar. bunu da en güzel islam sağlıyor. islamın bu ilmine de tasavvuf denilmiş işte. peygamber zamanında yoktu, tamam. ama fıkıh ilmi de yoktu, akaid ilmi de yoktu, hadis ilmi de... kimse Allah'ı cennette görmeyeceğiz demiyordu. ya da yaptığı günahın suçunu kadere hatta Allah'a atmıyordu. bunların sonucunda sapık düşüncelere reddiye yazan alimlerin fikirlerine saygı göstermeye, o fikirlerin etrafında toplanmaya niye karşı çıkılır anlamak zor.
sözün özü genele hitab edecek olursam, gönlünüz neyle mutmain oluyorsa ona inanın, onunla mutlu olun. ama insanların sevdikleri insanlara dil uzatmayın lütfen. eğer gerçeği arıyorsak kızmalar, küsmeler, darılmalar olmaz. ben kimseye darılmıyor, küsmüyorum. edebince konuşmaya çalışıyorum sadece.
ne iyisini AllahuTeala bilir,
_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
haşa!
Çar, 02/01/2008 - 18:36 — cemalcalikselam ve dua ile;
muhterem kardeşim Ümit Demir, "hafız-ı mesnevi olmanız takdire şayan. hafız-ı Kur'an da olursunuz inşaAllah." demişsiniz. "hafız-ı mesnevi" olmadan evvel "hafız-ı kur'andım" hala da öyleyim. 10'lulu yaşlardaydım.. ancak hıfzımı pazarlara sürmedim.
"ama insanların sevdikleri insanlara dil uzatmayın lütfen. " demişsiniz, haşa hiç kimseye dil uzatmadım. uzatmam da. eğer kendi eserlerinden alıntılar dil uzatmak ise buna benim yapacağım bir şey yok.. çünkü o eserler ortadadır. yukardaki alıntıların hiç biri muhalif mensuplar tarafından söylenilmiş, yorumlanmış değildir. ben sizin sözlerinizden yorumlarınızdan sonra kendime diyorum ki -ki, sizin sözlerinizden onu anlıyorum- "kur'ana ve sünnete muhalif kim ve ne olursa olsun, adı ne olursa olsun ayaklarımın altındadır." hürmetler..
not:
üslubunuz için ayrıca teşekkür ederim. ve kuşkusuz binlerce yıldır süregelen tartışmaları, tartışmalı konuları kimsenin düze çıkaracağı da yok.. en iyisi -kendi adıma en iyisi- suskunluğunu seçmek.. tekrar hürmetler.. hayırlı çalışmalar. Allah yar ve yardımcımız olsun..
c.ç
gıbta!
Per, 03/01/2008 - 10:14 — Ümit Demirgıbta edileceklerdensiniz, ne mutlu size! ataletimizin yüzkaralığı olmasaydı ve keşke demeye izin verilseydi de diyebilseydim "... ben de olsaydım"
Rabbimiz ilmiyle amil salih kullarından eylesin sizi ve hepimizi! amin...
ama ben insanların sevdiklerine dil uzatmayın derken hedefe sizi yerleştirmemiştim. genele hitab ettiğimi söylemiş ve Mevlanayı olduğundan farklı gösterenleri lütfen diye uyarmayı murad etmiştim.
evet, inanan insan için sadece Kur'an ve sünnet yeter. çünkü sadece bu ikisinde genel bir birliğe ulaşabiliriz. ayrıca bu ikisinin muhalifi eğer yaşıyorsa hidayetini dileriz, ölmüşse Mevlaya havale ederiz.
doğru, binlerce yıllık tartışmalar bunlar. bizden sonra da devam edecek mutlaka. ama enerjimizi boşa harcıyoruz sanki bu tip münazaralarla. bir ara benim de şüphelerim olan bir yoldu tasavvuf. ama içine girdikçe gördüm ki Kur'an ahlakı ve peygamber yaşantısından başka bir gayreti yok bu yolun. belki benim nasibim iyisine düştüm. ama dedim ya ben Allah'tan ve peygamberden başka bir şey aramıyordum. neyi arıyorsan da onu bulursun zaten. hamdolsun bize zatının yolunu açana!
peki yok mu yanlışları, hataları olan tarikat ya da cemaatler? var ama ümmet ne kadar müslümansa onlar da o kadar müslüman işte. her şeye rağmen ben, kim Allah için azıcık bile olsun gayret sarf ediyorsa hepsine duacıyım. öğrendiklerime kıyasla yanlış tavırlarını zaman zaman belki eleştiririm ama bu husumetten değil sadece ikaz babındandır. yoksa, bu dünyada yalnız kalsam iki çift laf edeceğim onlardan başkası değildir sonuçta. ehl-i kitabın bile kestiğini yerken ehl-i kıblenin hatrını kıramayız galiba...
üslubumdan memnun olduğunuza sevindim çünkü sanal dünyanın duygusu saklı satırları bazen ciddi ciddi satır olur kırıp geçiriyor gönülleri sadece et gibi algılayıp. gerçi her yorum sonrası acaba şurdaki cümlem, kelimem yanlış anlaşılır mı diye endişe ederim. fakat bazen en olmadık yerden vurgun yerim:) zor yani buralarda yazışmak. her an insan küstürebilirsiniz. zaten bir senedir kiminle biraz atışsam genellikle terk-i site ediyorlar. üzülüyorum yani... benim yüzümdense bendenize değmez efenim.
son olarak; dolu başak başını eğermiş... eyvallah! gönlünde Kur'an taşıyan biri olarak olması gereken olgunluğu gösterip bizlere örnek olduğunuz için tüm cemaat hatta tüm insanlık adına teşekkür ederim. kaybolmaya yüz tutan bir sünneti ihya ettiğiniz için...
Allaha emanet kalasınız
muhabbetle,
_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Esas Meseleyi Iskalamak
Çar, 02/01/2008 - 17:25 — ali özdoğanESAS MESELE NE?
Bu yazıyı yazmamdaki amacım Mevlana’yı göklere çıkarmak, uçurmak ya da yerin dibine batırmak değil. Ben Mevlana’nın şahsını yazdığımı düşünmüyorum. Ama yapılan yorumlar ve tartışmalar Mevlana imgesiyle ilgili değil de doğrudan Mevlana’nın şahsıyla ilgili.
Sorarım: İslam alimleri hangi konuda fikir birliği etmişler ki? İslam Tarihinde tasavvuf ekolünden gelenlerle kelamcıların tartışmaları meşhurdur. Yine Mevlana taraftarlarıyla Ahi Evran taraftarlarının mücadelesi ortadadır. Okan Şahin’in yorumunda bahsettiği “şeyh uçmaz, uçurulur” ifadesinin yanına “şeyh batmaz batırılır” ibaresini de eklemek gerekiyor. Zira yorum yapan bazı arkadaşlar birinci kısma değinirken ikinci kısmı görmezlikten gelmiştir. Örneğin Mevlana’nın Moğol ajanı olması gibi ithamlar gerçek olabilir/olmayabilir de. Bilakis; birilerini, birilerinin ajanı olarak suçlamak tarih boyunca popülaritesini yitirmemiştir. Doğu Perinçek’e göre ajan olmayan var mıdır Türk siyasetinde? İmam-ı Azam’ın ya da İmam- ı Şafi’nin peşinden gidenlerin cehennemlik olduğuna dair peygamberimize isnat edilen hadisleri nasıl unuttuk?
Geçmişi yargılarken bu bağlamda Mevlana’yı sorgularken günümüzdeki hümanistlerin Mevlana algısından yola çıkarak Mevlana’yı yargılamak, ona ithamlarda bulunmak doğru değildir.
Başta belirttiğim gibi amacım Mevlana’nın avukatlığını yapmak değil. Tarihi şahsiyetler daha ölmeden bir sembol haline getirilmiştir. Fatih Sultan Mehmet, II. Abdülhamit, Atatürk… Bu sembolist tavır, bu şahsiyetlerin hakkıyla anlaşılmasının önündeki en büyük engeldir. Hala da böyledir.
Mevlana da bir semboldür. Antalya’da halk arasında Mevlana’nın türbesini ziyaret etmek yarı hacı olmakla eş değerdir. Yine birçok Müslüman göre Mevlana İslam’ın güler yüzü. İslam’ın terörizm ve savaşla anıldığı günümüzde sesi dünyanın her tarafından duyulabilecek birisi. Hoşgörüsüzlüğün tavan yaptığı günümüzde hoşgörü abidesi. İlginçtir; karşı tarafa göre de Mevlana bir hoşgörü abidesidir. Batılıların ve içimizdeki Batılı beyinlerin –kendilerince- İslam’ın katılığını, hoşgörüsüzlüğünü aşmak/yıkmak için Mevlana’ya başvurmaları Mevlana’yı bu bağnazlık hastalığının reçetesi olarak sunmaları çağımızın bir paradoksudur.
Münafık ateistler, şucular bucular, Allahsızlar, kitapsızlar elbette Mevlana’yı sevebilir. Bunu engellemeye çalışmak hakkımız değil, doğru da değil. Tıpkı İslam inancı dışında bir inanca sahip kişilerin Mevlana algısından Mevlana’dan beklentisinden hareketle Mevlana’ya (onun şahsına) cephe almamızın doğru olmadığı gibi.
Esas mesele seçkinler sınıfının Mevlanası. Bu seçkin sınıf Mevlana’ya evet derken “Kuran’dan beslenen” İslam’a hayır diyorlar arka planda. Mevlana’ya evet dedikleri için de sesleri daha gür ve daha etkileyici çıkıyor. Onlar “Kuran’dan beslenen İslam’a" direkt hayır dediklerinde halkın İslam’a ve Kuran’a daha sıkı sarılacaklarını iyi hesap ediyorlar. Aksi takdirde halkın Kuran’a ve İslam’a sarılması onların en istemedikleri şey olacaktır.
Demek istediğim sorgulanması ve yargılanması gereken 13. yüzyılın Mevlanasından çok 21. yüzyılın Mevlanası . Yoksa böyle devam eder gider bu.
2009 yılı UNESCO tarafından Hacı Bektaş Veli yılı ilan edildi. Neden acaba? 2007 yılında pırlanta reklâmında rol alan Mevlana’nın yanına 2009 yılında Hacı Bektaş Veli’ye bir içki reklâmında rol vermek için mi? Eğer öyle olursa nasıl izleyeceğiz o reklâmı!
Mevlana'ya Uzaktan Bakmak
Çar, 02/01/2008 - 18:50 — fatih mehmet emreMevlana'yı daha iyi anlamak için Mevlana'nın eserlerine bütüncül bakmak gerekiyor. Onun Mesnevi'sini ezbere bilmek yetmez: derinlemesine -parçalayıcı değil de- bütüncül bir yaklaşımla felsefeden, sosyolojiden, edebiyattan yardım alarak yaklaşmak gerekiyor... değilse ezbere konuşmuş oluruz. aksi takdirde Mevlana'nın ne demek istediğiyle değil de ne dediğiyle uğraşır dururuz.
Benim önerim parmağa değil işaret ettiği noktaya bakmak.
bu konuda sözü ehline bırakıyorum...
Per, 03/01/2008 - 00:15 — muhsine arzuuzun süredir
sabırlı uzaklaştığım
yerden bu konunun geldiği yere anlam veremeden
bakıyorum öylece ve ehil bi kalemden Hz. Mevlana
anlatımı eklemek istedim
umulur ki
bi yerlere
ulaşır
Hz. Mevlana'yı Okumak
01 Ocak 2008 23:15
Modern zamanların kalbi yaralı ve zihni örselenmiş biçareleri olarak bizler, kendi irfani geleneğimizin kaynaklarını okuma konusunda kaygı verici engellerle karşı karşıyayız.
Bunun ötesinde, irfani ve hikemi eserlerin okunmasında şöyle bir sorunla da yüzyüzeyiz : Bu eserler, müelliflerinin manevi tecrübeleri olduğundan, bizim onları sözgelimi modern anlatılar gibi ‘okuyup’ anlamamız ve istifade etmemiz hayli güç.
Bu bağlamda önümüzdeki yıl Hz. Mevlana etrafında yapılacak muhtemel çalışma ve etkinlikler baştan böylesi ciddi tehlikelerle karşı karşıya.
Örneğin bir Hz. Mevlana filmi çekilecekse, bunun her şeyden önce metninden, senaryosunda ve tretmanlarında Hz. Pir’in manevi dünyasının nasıl yansıtılacağı ciddi bir sorun.
Bizim irfani geleneğimizin bu büyük bilgeleri, eserlerindedir. Kaldı ki, eserleri ‘müşahade’lerinden ibaret olduğu, hatta binlerce müşanedatından biri olduğu için, filmi gerçekleştirecekleri aşılması güç manialar beklemektedir.
Söz konusu Hz. Pir olacaksa, O’nun sırları ve hikakati, büyük oranda Mesnevi-i Şerif’te aranmalıdır.
Mesnevi-i Şerif ise, şerhsiz ve kılavuzsuz okunursa yine de feyze medar olabilir ama, bu kavrayış daima eksiktir, hatta yer yer yanlıştır.
Buradan hareketle denebilir ki, bir Hz. Mevlana filmi veya anlatısı gerçekleştirecek olanlar, en azından iki üç Mesnevi Şerhi’ni mutlaka dikkatle, döne döne okumalıdırlar.
Bunlar arasında Bursevi’nin şerhi acizane kanaatimce en değerli, en fazla ilgi ve dikkati hak edenidir. Şefik Can üstadın da şerhi son derece nitelikli olmakla birlikte Bursevi şerhi vazgeçilmezdir.
Mesnevi’nin tümü, ilk onsekiz beyitte saklıdır. İlk onsekiz beytin sırrı ilk beyittedir. İlk beytin gizi ise, be harfindedir, be harfi ise altındaki noktada gizlidir.
Efendimiz’den naklen rivayet edilmiştir ki : ‘Kuran Fatiha’da, Fatiha Besmele’de, Besmele be harfinde, be harfi ise ayırt edici bir noktada gizlidir, işte ben, o ayırt edici noktayım.’
Bursevi şerhinden öğreniyoruz ki, Mesnevi’de, şikayet, hikayet’ten önce gelmektedir :
“Yarılmış gönlüme senden ulaşan her ney oluğu, kabrimin başında inleyen ney olur. Ben, canın canından şikayet ediyorum, fakat şikayetçi değilim, sadece rivayet (hikayet) ediyorum. O canın dudağından uzakta inleyen bir neydir. Dinle neyden hikayet ediyor, o şeker gibi dudaktan ayrı kalmış, ayrılıklardan şikayet ediyor…Ben, be’nin altındaki noktayım…Cümkle mana bir imiş, bunca tekrar nedir…Her şey benimle ayakta durur (veted, sütun, insan-ı kamil)…’
Bursevi be’nin sırlarını açıklarken şu şerhleri düşüyor :
Besmeleye uygunluğu. Tevbe suresi, besmelesiz inmiştir lakin be ile başlar.
‘Bişnev…’le başlaması, bu anlamda Mesnevi-i Şerif’in besmeleye uygun biçimde ve adeta besmeleyle başladığı anlamına gelir.
O’nunla, O’nun adına ve O’na başlamak…
Ve ‘Bişnev…’ nun ile biter, ‘ben, be’nin altındaki noktayım sırrı gerçekleşir.
Toplayıcı nun, kitabın anasıdır. Kitabın aslı varlıktır., ‘Alan bir kıldan alır’ ancak. ‘Herşey, benimle ayakta durur.’ Varolanlar, melekutlarıyla kaimdir, ayakta durur; melekut, Allah’ın kudret elindedir.
Be, başlangıca ve o başlangıcın Mesnevi olduğuna işarettir, be’nin sayısal değeri 2’dir, bu bakımdan anlamlıdır.
Bir, elif’tir, be, ikincidir.
Elif, yani 1, Vahidiyyet’in imgesidir., Allah, tecelli aleminde vahittir, tecellinin olmadığıgayb alemlerinde ehad’dir, tek’tir, ona mutlak teklik, ehadiyyet denir.
Be, Latif ism-i şerifinden doğar. Mesnevi-i Şerif, Latif olan Bari isminin tecellisidir. Ruhun lütfu olmadıkça, hakikatlerin ve latifelerin alemine girmek imkansızdır.
Be, yaratılışın belirmesine işarettir. İnsan, taayyün’de, elif biçimindedir. Mesnevi, görünen ve görünmeyen alemlerin sırlarına ilişkin olduğundan, be, elif’e tercih edilmiş, ondan önce gelmiştir. Çünkü insanın yaratılışı, taayyün’e tabidir. Be kelimesinde, bu yüzden elif be’ye tabidir. ‘Evvel olan evveldir’ sırrınca, be, öne alınmıştır.
Be’nin altındaki birlik noktası, Allah’ın öncesizlik düzeyindeki belirlenimine işarettir. İnsanın sırrı buradan gelir. Bişnev’deki ikinci nokta (ş’deki), Yaratıcı’nın sıfatlarının belirmesine işarettir. Sultani Ruh, onun mazharıdır. Üçüncü nokta (ş’deki) fiillerin (ef’al) belirmesine işarettir. Hayvani Ruh, onun mazharıdır. Be ile başlangıçta, biçim ve anlamın gerçekleşmesine imada bulunulmaktadır. Hz. Ali’den de naklen, ‘be’nin altındaki noktayım’ ifadesindeki sır, insanın halife oluşuna, hilafetinin başlangıcına ve Muhammedi Hakikat’in kapsamına işarettir. Ruhların nakışları, cisimlerin suretleri, tabii maddeler ve unsurlar, Muhammedi Hakikat’ten oluşturulmuş, doğmuş ve yansımıştır. Bu sonsuz çokluk, o sınırsız birlik’ten gelir. Be’nin noktası tekrarlanınca te ve se olur. Bu belirmedeki artış, be’nin birliğine engel olmaz. Bu sırdandır ki, ‘herşeyde O’nun için bir delil vardır. Bu delil, O’nun bir olduğuna işaret etmektedir.’
Be, elif’e göre münkesir, kırık çizgidir. Bu, tevazu, dolayısıyla da yücelme nedenidir. ‘Allah için tevazu gösterenin, Allah derecesini yükseltir’ buyrulmuştur.
Be, Arapça ve Farsça’da bitiştirme ve kavuşturma işlevi görür. Be ile başlaması, Mesnevi’nin asl olana ve sılaya kavuşturma işlevini ima eder.
Be’nin tek noktası, himmetinin yüceliğine işaret eder. Böylece birlik’ten başka nesneyi kabul etmez. Bu hikmettendir ki, ‘Sen Allah de, sonra onları bırak’ buyrulmuştur.
Be, amil harftir, imal ettiğini kendisi gibi çoğaltır. Be’nin durumu, kamil mürşidin haline benzer. Kamil mürşid, kendine gerçek inkisarla tasarrufta bulunduğu gibi, müritlerini de nefs-qi emarenin kötülüklerinden kurtarır ve alçakgönüllü kılar.
Be, Hz. Pir’in doğum yerine, Belh’e işarettir.
Berr adını ima eder.
Bahr demektir ki, Mesnevi-i Şerif, kıyısız bir denizdir.
Be, bidayet’in de yani başlangıcın da ilk harfidir. Vs. vs. vs…
Bursevi’den nakletmeye çalıştığımız bu notlardan da anlaşılacağı üzere, Hz. Pir’in gerçekliği Mesnevi’dedir. O, dikkatle okunmadan ve anlaşılmadan hakiki anlamda bir Hz. Mevlana veya Mevlevilik filmi gerçekleştirmek, bir anlatı yazmak, bir tiyatro eseri ortaya koymak imkansızdır.
Böylesi bir bakış açısı ve yaklaşımdan uzak, anakronik, sığ, akılcı, tarihsel, sosyolojik vs. bakış açıları o sahilsiz umman’ı gerçek anlamda anlatmaktan uzak olacaktır.
Hz. Mevlana’yı ve onun irfani sırlarını ancak, onun eşiğinde medet bekleyenler anlayabilir.
Kaldı ki bu da bir nasip meselesidir. Vesselam…