“Korktum.”
Hayrola, nedir ki korkumuz? Korkmak mı gerek acaba? Herkesin korktuğu şey aynı mı? Güzel olur muydu dersiniz, ölüm hiç olmasaydı?
Bence ölmemek bu dünyada inanın çekilmez olurdu.
Evet evet... Mantıklı olan da budur zaten. Dünyanın rahatı ve öncekilerden sonra gelenlerin selameti için ölüm şarttır. Hem de olmazsa olmazlardan.
Haydi, gelin düşünelim.
Yaşınız yüz kırk. Babanız da yaşayacak hâliyle. Siz ölmediğinize, size ölüm olmadığına göre bunu, ona da çok görmemelisiniz. Aranızda diyelim, otuz yaş olsun. Etti mi onun yaşı da yüz yetmiş. Babanız yaşıyorsa onun yaşamına sebep teşkil eden onun babası da yaşayacak. İstemez misiniz? Nasılsa dünyada ölümsüzlük hüküm sürüyor. Fikir yürütmeye devam edelim.
Babanızla babası arasında kırk yaş olsun. Vurduk mu ibreyi iki yüz ona. Şunu unutmayın ki bu silsile sonuna kadar giderdi. Dünyaya sığmaz birbirimizi yerdik. Hem de didik didik. Bu yetmezmiş gibi onların hastalıkları, elleri ayakları tutmadığı için çocuk bakıcısı misüllü peşlerinde gezmeler... Aldı mı hayat, çekilmez bir hâl. Ve insan, önünde sonunda elini göğe kaldırıp “Ey, cansızlara can veren! Al ki canımızı kurtulalım bu ıstıraptan!” diyecekti. Bizi bizden daha çok düşünen, böyle bir isteğe maruz bırakmadan bizim sonsuzluk talebimize ta başından olumlu kayıt eklemiş. Sonsuzluk cevherini ölüm sadefinde gizlemiştir.
Cahit Sıtkı Tarancı, edebiyatımızda “ölüm şairi” olarak tanınır. Ama ben, onu hep “ölümsüzlük şairi” olarak hatırlarım. Yaşı, otuz beşinde merdivenin ortasına dayayıp yarı yolu yetmişe tamamlama gayreti içerisinde görünse de o, aslında dünya sürgününün ölümle noktalanacağını, güneşi talep ederken zihnine kazımıştı.
“Her mihnet kabulüm yeter ki
Gün eksilmesin penceremden”
Burada güneş, sonsuzluğun simgesidir. Pencere de hayatın. Belki de hayata bakışın, yaşam ağacının gövdesine sıkı sıkı yapışmanın adı... Ama doğrudan da ölümü kabullenmek zor geldi ona. Ölüm, bir karanlık mıydı? Ölüm, bir daha güneşi hiç görmemek miydi? Ölüm, gökyüzünün maviliğine, suların şırıltısına, Sait Faik’in serçe ve iskete kuşlarına elveda mıydı?
Bütün bunları düşündük.
Düşündük, değil mi?
Peki, kolay mı sevdiğimiz dünyayı terk edip gitmek?
Evet, dostlar. Hiç de kolay değil.
Cahit Sıtkı, bunu zor kabul ettiği için “ölümsüzlük”ü kavrayamadı. Ve bendeki görüntüsü olan “ölümsüzlük şairi” mertebesine ulaşamadan geçti gitti. Gönül ister ki “güneş”i bulmuş ola.
Ama...
Bilemiyoruz işte.
Sonu bilinmeyen şeyi insan kabullenmekte zorlanır. Ölüm karşısında, ölüme muhatap olanın başka bir şey düşünmesi de beklenemez zaten.
Neden?
Çünkü tecrübesi yok. Bir kere doğan, bir kere ve son kere ölecek. Ancak şu var ki doğumun neticesi, ebedi bir doğumun sancısıdır: ölüm.
Kutsal kitaplarda hep anlatılır. Ölümden sonra tekrar dirilmek hadisesi. Buna nazaran yine de insan, sıkıntı içinde yaşasa da ölmeyi istemez. Bu isteksizliğin arkasında yatan gerçek, ölümün mahiyetinin bilinmemesidir. Öyle ki kişi, bilmediği şeye düşmandır. Eğer bilse ki sonsuzluk kervanına giden yol, bu biletten geçiyor. Tereddütsüz trene atlayacaktır. Bunu şöyle ifade edelim:
Babanız, anneniz İstanbul’da. Kısa bir zaman sonra, kardeşlerinizi de göndereceksiniz. Yakın akrabalarınız ve bütün tanıdıklarınız, göçlerini toplayıp onlar da gittiler ve siz, yapayalnız kaldınız. Halbuki her ihtiyacınızı karşılayacak bir sistem dahilinde hayatınızı sürdürüyorsunuz. Bir eliniz yağda bir eliniz balda. Onların sizden uzakta olduğunu ve bir daha hiç kavuşamayacağınızı bile bile yaşamak hoşunuza gider mi? Eminim gitmeyecektir. Bazıları ben yalnızlığı severim zaten deyip işin içinden sıyrılmayı tercih etse de bu tip kişilerin ruhunda bir sıkıntı var demektir. Çünkü insan yaratılışı gereği kendi türünü sevmeye programlıdır. Sonradan bunun bozulması ihtimali vardır. O ruh hâli de bunun sonucudur ne yazık ki.
İbn-i Tufeyl’in “Hayy Bin Yakzan” adlı romanında(anlatısında) bile tek başına kaldığı hâlde düşünmekten kendini uzak tutamayan bir kişiliğe tanık oluruz. Üstelik bir adada doğup büyüyen toplum dışı, insan görmemiş bir canlı konumundan bahsediyoruz. Günümüz insanı hiç böyle mi?
Bu böyleyken, insanın kendi gibi olanlardan bihaber yaşaması söz konusu olamaz. Önünde sonunda İstanbul misalini verdiğimiz yalnız kişi, aile ve akrabalarının yanlarına gitmeyi talep edecektir. Bu talep de karşılıksız kalmayacaktır.
Necip Fazıl da ölümü hak ettiği yere konuşlandırır.
“Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber...
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”
Ölümü büyük insanlara yakıştırır ki diğerlerinin itiraz sesleri çıkmasın. Niye? “Baksanıza büyük insanlar bile ölüme söz geçiremezken bize ne oluyor ki şikayete komşu olalım?”
Belki de insanı en çok ürküten, ölümle son bulan vakanın yer altında devam eden ceset tahvili olsa gerek. Yani, ruhu olamayan bedenin çürüyüp toz olması. Ama hakikaten öyle mi acaba?
“O dem çocuklar gibi sevinçten zıplar mısın?
Toprağın altındaki saklambaçta var mısın?”
Evet, böyle diyor Necip Fazıl. Bir tür saklambaca benzetiyor kabir hayatını. Önünde sonunda ebenin saklananı sobeleyeceği bir oyun.
Ölümün vasıtalığını edip oyuncuyu saklambaç mekânına götürecek olan “tabut”, ayrı bir motif. Bunu görünce iştahı kesilenleri mi ararsınız, bir defa görüp günlerce yatağa düşeni mi ararsınız? Hasılı korkunç bir şey gibi gelir çoğuna bu “imamın kayığı”.
Bakın Necip Fazıl, nasıl tarif ediyor:
“Ölüm ölene bayram, bayrama sevinmek var
Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var!...”
Korkunun ölüme faydası var mıdır? Bunu tartışacak değiliz. Bizim bu yazıdan maksadımız, ölümün sıcak yüzünü göstermektir. Anlatıldığı gibi çok da korkulması gereken değil, aslında sevilmeye lâyık bir dost olduğudur.
“Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan”
Yahya Kemal’in “meçhul” kelimesiyle bize anlatmaya çalıştığı şey, sonsuzluğun ta kendisidir. Demek ki hayat gemisini sonsuzluğa götüren limana yaklaştırmalıyız. O liman da herkesin çok yakından tanıdığı “ölüm”.
Ve bitirelim fasl-ı mevti.
Ölüm mevsimini.
Sonbahar da gülümserken ağaçların ölümüne.
Bizi de şahit ederken...
Söz, kelamın elbisesidir. Üslup da elbisenin terzisi. Terzi, takdir edersiniz ki kendi söküğünü dikemez. Ben, bunları rahatça söylerken okuyucuya, sanmayın ki hiç korkmuyorum ölümden. Evet, ben de korkarım tabii. Ama benim korkum, yokluk ve hiç olmaktan değil. Asıl korkum, sevdiklerimle ya aynı safta olamazsam...
“Gözlerim müebbette,
Günü gelir elbette
Gelir, Melek nöbette
Safa geldi, hoş geldi.”
Necip Fazıl, sana güle güle üstat. Sen gittin gitmesine de... Ya bizi yanlış kişi zannederse Melek?!
Yorumlar
"An" gelir...
Paz, 16/09/2007 - 00:11 — yusa ırmak“Her nefis ölümü tadacak!” Bunu herkes biliyor, ama pek az insan, üstünde düşünüyor öyle değil mi?. Nefis, kendini bu kesin hükmün dışında tutmak istiyor. Ölümü hatırlasa bile başkaları için hatırlıyor sanıyorum... Unutmak için de elinden geleni yapıyor belkide. Ama nereye kadar?! Ölümü düşünmek zorundayız azizim. Ölmeyi öğrenmek, onun öğrencisi olmak zorundayız yani. Ömrün sonudur belki, ama hayatın da sonu mudur? Elbette hayır! Hayat, bedensiz bir biçimde yaşamaya devam edecek. Ölümle yüzleşenler, ölmeyi bilenler farkındadır bunun. Ölümü hatırlamak acı vermez onlara. Ölüm bir başlangıçtır çünkü. Aslında ölümü kendimize biz düşman yapıyoruz sanıyorum. Zamana ve mekâna sığmayan arzularımızı, duygu ve düşüncelerimizi kırk elli yıllık dar bir şeride sığdırma gayretimiz, bizim için ölümü tatsız kılıyor öyle düşündürüyor... Susuzluğu isteyen akıl ve kalbimizi, bir gün işlemez olacak vücudumuzun emrine verdiğimiz; kabirden öteye geçemeyecek sevdaların, ancak kabre kadar sürecek dostlukların ağına kendimizi hapsettiğimiz an, iç dünyamızda bir bocalamadır başlıyor. Her şeye endişeyle baktıran, hayatın tadını kaçıran bir bocalama...Ebediyet arzusu; yaratılış toprağımıza ekilen en kudretli tohum bu olsa gerek. Gelip geçici şeyler, bize huzur vermiyor. Her ayrılık bizi acıya boğuyor. Asırlardır ebedî bir hayatın formülünü arıyor insanlık. İnsan ruhu, sonsuzluğa meftun olduğu içindir ki, bütün peygamberler, tebliğ ettikleri âhiret inancı, yani ebedî bir hayat müjdesiyle, ölümün dehşet veren yüzünü aydınlığa çevirmişlerdi... Ölüm üstüne güzel bir yazı okuduk sağ ol var ol...
“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”