Ebu Yahya Suheyb b. Sinan (r.a.)'den rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Müminin işi hayret vericidir. Zira onun her işi hayırlıdır. Bu meziyet yalnız mümine mahsustur. Zira o sevinirse şükreder. Bu ise onun için hayırdır. Başına bela gelirse sabreder. Bu da onun için hayırdır." (Müslim)
Daha önce defalarca okuduğum ve çok net anladığımı düşündüğüm bu hadis-i şerifi, aslında çok da iyi anlamamış olduğumu fark ettim. Bunu fark etmemde en büyük etken, İsmet Özel'in "Kırk Hadis" isimli kitabında bu hadisle ilgili okuduğum yorumu oldu. Ve hadisi yeniden inceledim. Hadisin bende oluşturduğu yeni izlenimini, benim gibi dikkat etmeyenler (anladığını sanıp anlamayanlar) olabilir düşüncesiyle, bazı noktalara dikkat çekerek sizlerle paylaşmak istedim. Meraklılarına İsmet Özel'in yorumunu da okumalarını, ayrıca tavsiye ederim.
Öncelikle ben, hadisin başında geçen şaşırtıcı durumun sadece müminlere has bir özellik olduğuna daha önce dikkat etmemiştim. Oysa şimdi öğrendiğim şu ki, bir hadisi doğru anlayabilmek için, öncelikle hadiste geçen kavramlar üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü hadislerde geçen kavramlar, gelişi güzel söylenmiş kavramlar değil. Her biri anlamayı kolaylaştıracak şekilde özenle seçilmiş ve özellikle söylenmiş sözler. Şahsım adına çoğunlukla gözden kaçırdığım noktanın bu olduğunu düşünmekteyim. Bu sebeple hadiste geçen mümin kavramını, "Müslim Mümin Muhsin" sıralamasını takip ederek idrak etmeliyiz ki, hadisi daha iyi anlayabilelim. İlk olarak "müslim"den başlayalım.
"Müslim" kelimesi, "esleme" kökünden gelmekte olup, teslim olan, teslim olarak selamete (kurtuluşa) eren demektir. Kişi Allah'ın iradesine boyun eğerek yani O'na teslim olarak islama girer ve müslüman adını alır. İslam'a girmek yada girmemek herkesin şahsi
kararıdır. Bu konuda kimse kimseye baskı yapma hakkına sahip değildir. Bize düşen sadece tebliğdir.
"Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan tamamen ayrılmıştır. Kim tağutu inkar edip Allah’a iman ederse en sağlam kulpa yapışmış olur. Allah işitir, bilir.” (1)
Teslim olmayı kabul ederek, İslama giren kişi bilmelidir ki, islamın bazı rükunları vardır. Bunlar Rasulullah (s.a.v.) 'in hadis-i şerifiyle bize öğrettiği rükunlardır. Ömer b. Hattab (r.a.) 'dan rivayet edilen hadis şöyledir:
"İslam beş şey üzerine bina edilmiştir: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Rasulullah (s.a.v.)'in O'nun kulu ve peygamberi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, Kabe'yi haccetmek, Ramazan orucunu tutmak." (2)
Bunlar müslüman olmanın temel şartlarıdır. Nasıl ki, bir binanın temelleri sağlam olmadığı zaman yıkılma ihtimali artarsa, müslüman olan kişi de bu temel şartlan yerine getirmediği takdirde, kişinin islam binasının yıkılma ihtimali artar. Bu şartlar ayrıca imanın kalpte yerleşmesi açısından önemlidir. Az sonra açıklayacağımız iman ile islamın şartlan (buna amel de diyebiliriz) daima birbirinden ayrılmayan iki unsur olarak karşımıza çıkar. İslama girmek için temel bir iman gerekir. Ancak imanın yerleşmesi için amel gerekir. Zira bir kimsenin ameli arttıkça imanı artar. İmanı arttıkça da ameli çoğalır. Ki Rasulullah (s.a.v.), islama yeni giren ve "şimdi ne yapmam gerek" diye soranlara, öncelikle islamın şartlarını saymaktadır. Yine Allah-u Tealâ ayet-i kerimede,
"Bedeviler: "iman ettik" dediler. De ki: "Siz iman etmediniz. Ancak müslüman olduk" deyin. İman henüz kalplerinize yerleşmemiştir. Eğer Allah'a itaat ederseniz amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah affedicidir, merhamet edicidir." (3)
buyurmaktadır. Buradan da anlıyoruz ki, İslamın şartlarını yerine getirmek, imanın artmasına vesile oluyor ve imanın kalbe yerleşmesini sağlıyor. Yani müslim olmadan mümin olunamıyor. Müslimlik vasfı, müminlik vasfından önce geliyor. Ancak bu müslim (müslüman) olan her kişinin mümin olacağı anlamına gelmiyor. Mümin olabilmek ayrı bir çaba gerektiriyor. Bu sebeple mümin kimdir, öğrenmemiz gerekiyor.
Mümin, "iman eden" demektir. İman ise, "emn" kökünden gelmekte olup, güvenme, verilen bir habere kalpten inanma, haberi getireni tasdik etme; bir şeye tereddüde düşmeksizin inanma demektir. İmanın hakikati, "mutlak tasdik"tir. Tasdikin ise üç derecesi vardır:
1- Kalp ile tasdik: Bir kimse herhangi bir hükmün veya sözün veya söyleyenin doğruluğunu yalnız gönlünde itiraf ettiği ve bunu kendi kendine ifade ettiği ve onun doğruluğuna kalben emin olduğu zaman, kalp ile tasdik etmiş olur.
2- Dil ile tasdik: İnsanın inandığı şeyin hak ve gerçek olduğunu başkası duyacak şekilde söyleyip ilan etmesidir. Dil ile yapılan bu tasdik iki türlüdür; hakikî yada zahirî tasdik.
a)Hakikî tasdik: Dil ile ikrar edilen kalp ile de tasdik edilir. Yani dil ile kalp tasdikte birleşir. Böyle bir tasdike sahip olan kimse, hakikaten iman etmiş demektir.
b)Zahirî tasdik: Dil ile tasdik olunan şey kalp ile tekzip edilir. Yani dilin söylediğini, kalp inkar ve reddeder. Bu zahirî tasdik sahiplerine, dini literatürde münafık denir. Bunlar zahiren müslüman, hakikatte ise münafıktırlar.
3- Fiilî tasdik: Söylenen sözün gereğini, fiili ile yerine getirmekle olur. İşlenen fiil, dil ile ve kalp ile tasdike uygun düşmezse, gösteriş veya zorlama ile yapılmış olur.(4)
Ehli sünnete göre şer'i iman iki surette teşekkül eder: İcmali İman veya Tafsili İman. Rasulullah (s.a.v.)'in getirdiği dini esas ve ilahi hükümlerin tamamına, tafsilat gözetmeden topluca inanmaya "İcmali İman" denir. Bunun en özlü ifadesi "Kelim-i Tevhid" ve "Kelime-i Şehadet'te kendisini bulur. Bunu dil ile söylemek ve kalp ile tasdik etmek, imanın ilk mertebesi ve islama girmenin ilk şartıdır. Ancak mümine yaraşan, imanın bu ilk kademesinde ve islamın ana kapısında kalmayıp, dinin diğer iman ve ibadet esaslarını, amelî ve ahlâkî hükümlerini gücü ve tâkâti nispetinde öğrenmesi ve bunlara ayrı ayrı tafsili olarak iman etmesidir. Tafsili iman ise, "Amentü"de ifadesini bulan altı iman esasına; yani Allah'a, meleklerine, (bütün) kitaplarına, (bütün) peygamberlerine, ahiret gününe, kaza-kadere (hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna) kesin olarak inanmaktır.(5) Bu esaslar, Kur'an-ı Kerim'de bir çok ayette belirtilmiştir.(6) Hatırladığımız bu kısa bilgilerden sonra hadisimize dönecek olursak, hadiste geçen şaşırtıcı durumun müslümana değil, mümine has olduğuna dikkat edelim. Müminin her işi hayırdır, müslümanın değil. Neden? Çünkü mümin kişi, gönülden iman ederek, iman ettiği tüm esasları içine sindirmiş biri olarak, Allah'ın gözetimi altına giren yani emniyette olan kişidir. Aynı zamanda emniyet veren ve emniyet duyulan kişi. İşte onun her işinin hayır olması, bu emniyet duygusundan kaynaklanmaktadır. Zira o, kadere tereddütsüz iman etmiştir. Hayrın da şerrin de Allah'tan geldiğine şehadet etmiş ve bunu sözleriyle dile getirdiği gibi kalbiyle de hiç şüphe duymayacak şekilde tasdik etmiştir. Böyle bir kişi, daima Allah'ın gözetimi altında olduğunun idrakindedir. Bu sebeple, kendisine bir nimet verildiğinde veya sevineceği bir durumla karşılaştığında şükreder. Çünkü o, bunun Allah'ın vermiş olduğu bir lütuf olduğunun ve bu nimeti nasıl kullanacağı konusunda imtihan edileceğinin farkındadır. Bu yüzden asla gurur ve kibre kapılmadan şükreder. Ve bu nimeti hayır yolunda kullanmak için çabalar. Buna en güzel örnek, Rasulullah (s.a.v.)'in Mekke'nin fethinde, devesinin üzerinde secde halinde şehre girmesidir. Gerçi Rasullulah (s.a.v.) muhsin derecesinde bir insandı. Ama vurgulamak istediğim, sıradan bir müslüman böyle bir durumda, bunun hakettiği bir başarı ve gayretinin bir sonucu olduğu düşüncesiyle kibre ve gurura kapılabilirdi. Ve yıllar önce terketmek zorunda bırakıldığı bir şehri fethetmenin gururuyla, kendisine kötülük edenlerden intikam alma yoluna gidebilirdi. Oysa Rasulullah (s.a.v.)'in kendisine kötülük eden o insanlara, nasıl davrandığını biliyoruz. İşte bu davranışlar ancak olgun bir müminin ve dahi muhsinin gösterebileceği davranışlardır. Çünkü henüz belli olgunluğa erememiş bir müslüman, böyle bir başarı elde ettiğinde yada kendisine bir nimet verildiğinde bunu tamamen kendi çabasıyla elde ettiğini ve zaten hakettiği bir başarı olduğunu düşünerek kibre kapılıp, şımarabilir. Nitekim kendisine zenginlik verilen bir çok kimsenin "ben çalıştım, kazandım, neden başkalarına verecekmişim" diyerek zekatı dahi vermeye çekindiklerini biliyoruz. Yine bir müslüman sıkıntıya düştüğünde yada başına bir felaket geldiğinde "neden bütün dertler beni buluyor, bunu hak edecek ne yaptım, benim rahat içinde olan Ayşe'den Ahmet'ten ne eksiğim var" gibi düşünce ve sözlerle isyana düşebilir. Oysa mümin bir kişinin böyle sıkıntılı durumlarda, isyan sözcükleri ağzından çıkmadığı gibi, kalbinden de böyle düşünceler geçmez. Zira o, bunun da bir imtihan olduğunun farkındadır. Her sıkıntıyla beraber bir ferahlık olduğunun(7) ve her şerde bir hayır olduğunun(8) idrakindedir. Ona düşen sabretmektir.(9) Şikayet etmeyip sabrederek, sıkıntılı durumu kendisi için hayra dönüştürmeyi başaran kişidir mümin. İşte müminin bu durumu şaşılacak bir şeydir. Çünkü o her durumda kazanır. Ve mümin olmayan kişinin, onu anlaması gerçekten zordur. Zira sadece müminin her işi hayırdır. Başkasının değil. Müslümanın da bu hayra erişebilmesi için, mümin olma yolunda çabalaması gerekir; müminin de muhsin olma yolunda. Birbirini takip eden bu zincirin en son halkası olan “Muhsin” kavramına da kısaca değinelim.
Muhsin, "ihsan duygusu altında olan” demektir. İhsan ise "hasene" kökünden gelmekte olup, "iyilik, güzellik, uygun ve güzel olanı en güzel ve kusursuz bir şekilde yapmak" demektir. Cibril hadisi olarak bilinen hadis-i şerifte Rasulullah (s.a.v.),
"ihsan nedir?" sorusuna, "İhsan, Allah'ı görüyormuşçasına O'na kulluk etmendir. Zira sen O'nu görmesen de, O seni mutlak surette görür."(10)
buyurmuştur. Buradaki "Allah'ı görüyormuşçasına" ifadesinin "Allah'ın bizatihi görülmesinin değil, Allah'ın sıfatlarını idrak ederek kulluk etmenin istenildiği anlatılmaktadır" denmiştir.(11) İhsan ahlâkının iki yönü vardır:
1- Başkasına iyilik etmek, nimet kazandırmak, yardımcı olmak ve bütün bunları güzellikle yapmak.
2- Amelde ihsan, yani bir şeyi güzel bir bilgi ile bilmek (mesela Allah'ı) veya bir şeyi güzel bir amelle yapmak.
İhsanda, daha fazlasını vermek, daha güzeli ile karşılık vermek anlayışı vardır. İhsan, müminin yalnız ibadetle ilgili meselelerde yükümlü olduğu bir sorumluluk değil, bütün söz ve işlerindeki değişmez tavrıdır. Rasulullah (s.a.v) ,
"Allah her şeyde ihsan ile davranılmasını kullarının üzerine gerekli kılmıştır. Bundan dolayı öldürdüğünüzde güzel davranın, hayvanların kesiminde güzel davranın" (12)
buyurmuştur. Yapılan iyiliklerin hasbî ve Allah rızası için olmasının gerekliliğine de işaret eden Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"İnsanlar bize iyi davranırsa onlara iyilik yaparız, şayet köyü davranırlarsa onlara kötülük yaparız diyen şahsiyetsizlerden olmayın. Kendinizi, insanlar iyi davranırsa onlara iyilikle mukabele etmeye, şayet kötülük yaparlarsa onlara yine iyilikle karşılık vermeye alıştırın."(13)
Muhsin kişi, daima Allah'ın gözetimi altında olduğunun bilincinde olarak, yaptığı her işi ihsan üzere yani en güzel şekilde, ibadetin amacına ve hikmetine uygun şekilde yapar. İhsan olması için ihlas gerekir. Rasulullah (s.a.v.),
"İnsanlara güzellikle davranan, Allah'a kulluk yaparken kulluğun gereği olan; kulluk yapılan zatı iyi tanımanın gereklerini yerine getiren muhsinlerin, Allah'ın rahmetine çok yakın olduğunu"
bildirmiştir.(14)
İşte müslümanın hedefi bu olmalıdır. Müslüman olmak, islam binasına girmek; muhsin olmak ise, bu binanın en üst katma yerleşmektir. Rasulullah (s.a.v.),
“İki günü birbirine denk olan ziyandadır.”
buyurmaktadır. Yani kişi, “müslüman oldum, tamam” dememelidir. Sürekli ilim, irfan, kişilik ve ahlaki özelliklerini geliştirmek, hatalarını görerek düzeltmek yolunda çalışmalıdır. Zira, ancak çalışanlar kazanacaklardır.
“ Kim ki, ahireti ister ve mümin olarak onun için bir sa’y ile çalışırlarsa, onların çalışmalarını takdir eder ve mükafatını veririz.”(15)
Bu hedefe ulaşabilmek için, devamlı ve samimi bir gayret ve dua gerekir. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde,
“ Birinizin içinde iman, elbisenin eskimesi gibi eskir. Bu yüzden Allah’tan kalbinizdeki imanı yenilemesini dileyin”
buyurmaktadır.
Biz de yine onun bir duasıyla bitirelim,
“Rabbimiz! İlmimizi, tevfik ve hidayetimizi fazlalaştır.” (Amin…)
Dipnot:
(1) Bakara 216
(2) Buhari, Müslim
(3) Hucurat 14
(4) Elmalılı, Hak Dini Kuran Dili 1, 179
(5) Buhari, İman 37; Müslim, İman 1-5-7
(6) Bakara 177; Nisa 136 vs.
(7) İnşirah 5-6
(8) Bakara 216
(9) Al-i İmran 200
(10) Buhari, İman 37; Mukaddime,6
(11) Seyyid Şerif el-Cürcani, et-Ta'rifat, s.12
(12) Müslim, Sayd 57; Tirmizi, Diyat 14
(13) Tirmizi, Birr 63
(14) Dârimi, Mukaddime 56
Kaynaklar:
1- İsmet Özel, Kırk Hadis
2- Şamil İslam Ansiklopesidi
3- Zübeyr Tekkeşin, İhsan
4- Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili
Yorumlar
Ey!
Çar, 28/12/2005 - 13:19 — Musab YasirEy iman iddiasında bulunanlar! Bu iddianızı isbat etmek için Allah'ı görüyormuş gibi namaz kılın ve edeblice infak edin.
(bunlardan biri diğerinin tamamlayıcısıdır)
..
Olay budur.
Müslüman ama mümin değil !?
Çar, 28/12/2005 - 15:53 — Ercan HüseyinoğluBedeviler, dedi ki: "İman ettik." De ki: "Siz iman etmediniz; ancak "İslâm (müslüman veya teslim) olduk deyin.(31) İman henüz kalplerinize girmiş değildir." (Hucurat 14)
Bu ayetlerden sebep "müslim"den maksat gönülden inanmayıp sadece dıştan İslam'ı kabul eden kişidir" diye iddia edebilir mi? Ya da felan kişi müslümandır ama mümin değildir" denilebilir mi? Nitekim bu tip görüş ve iddialar olmuştur. Öncelikle ayetlerin sebebi nüzuluna göz atarak bu görüşlerine doğru olmadığını izah etmeye çalışalım.
Esad bin Hüzeyme oğulları hakkında İbn Abbas ve Said bin Cübeyr şöyle demektedir: "Kurak ve kıtlık senesinde onlar Medine'ye geldiler ve mali yardım isteyerek tekrar tekrar Hz. Peygamber'e "Biz savaşmadan, vuruşmadan müslüman olduk, biz sizinle filan filan kabilelerin savaştığı gibi savaşmadık," dediler. Bu sözleri ile onlar açıkça Allah'ın Rasulü ile savaşmadan İslam'ı kabul etmelerinin, onların Hz. Peygamber'e ve müslümanlara yaptıkları büyük bir lütuf olduğunu, karşılığını da almaları gerektiğini söylemek istiyorlardı.(1) Medine civarındaki küçük bedevi topluluklarının işte bu hareket tarzlarına bu ayetlerde ışık tutulmaktadır.
Kur'an-ı Kerim'in İslam ve Müslim kelimelerinin kullanıldığı ayetleri incelenince, Kur'an ifadesinde İslâm'ın, Allah'ın insan cinsine ve bütün beşere indirdiği hak dinin adı olduğu görülmektedir. İman ve emre itaatin ikisini de içine almaktadır. "Müslim" ise canı gönülden iman eden ve fiilen itaat eden kişi demektir. Örnek olarak aşağıdaki ayetleri inceleyiniz. "Allah katında din ancak İslam'dır." (Al-i İmran: 19) "Kim İslam'dan başka bir din ararsa, o istediği din asla kendinden kabul olunmaz." (Al-i İmran: 85) "Ben sizin için İslam'ı din olarak beğendim." (Maide: 3) "Allah kimi doğru yola sevketmeyi isterse göğsünü İslam ile genişletir" (En'am: 125) Bu ayetlerde "İslam"dan maksadın iman etmeden itaat etmek olmadığı meydandadır. Yine bakınız yer yer bu konunun ayetleri gelmektedir. "Ey Peygamber! De ki: Müslüman olanların ilki olmam bana emredildi" (En'am: 14) "Onlar müslüman olurlarsa şüphesiz doğru yolu bulmuş olurlar." (Al-i İmran: 20) "Müslüman olan bütün peygamberler Tevrat'a göre hükmederlerdi." (Maide: 44)
Bunun gibi "Müslim" kelimesinin de defalarca kullanıldığı manaya örnek olarak aşağıdaki ayetlere bakınız. "Ey iman edenler! Allah'tan korkulması gerektiği şekilde korkunuz ve siz ancak müslüman olarak can veriniz." (Al-i İmran: 102) , "O sizi önceden de müslümanlar olarak isimlendirmişti, bu kitapta da öyle isimlendirmiştir." (Hac: 78) "İbrahim, ne yahudi ne de hıristiyandı, fakat o, Allah'ı bir tanıyan gerçek bir müslümandı." (Al-i İmran: 67) Hz. İbrahim ve İsmail'in Kabe'yi inşa ederken yaptıkları dua: "Ey Rabbimiz! Bizim ikimizi sana teslim ve ihlas sahibi (müslim) olmakla sabit kıl, soyumuzdan bir topluluğu da müslüman bir ümmet yap." (Bakara: 128) Hz. Yakub'un çocuklarına vasiyeti: "Ey çocuklarım! Allah sizin için bu dini seçmiştir. Öyleyse artık siz ancak müslüman olarak can verin." (Bakara: 132)(2)
Fahreddin Razî burada "Mümin ile müslim ehl-i sünnete göre birdir. Nasıl olup da burada bu fark anlaşılabiliyor?" diye sorarak buna şöyle bir cevap verir: "Genel ile özel'in farkı vardır. İman ancak kalp ile olur. Bazan onunla beraber lisan ile olur. İslâm ise daha geneldir, fakat özel şeklinde genel ile özel birleşmiş olur." Ragıb da Müfredat'ında şöyle der: "İslâm şeriatta iki kısımdır. Birisi imanın altındadır ki bu dil ile ikrardır. Bununla kan korunmuş olunur. Beraberinde itikat gerek olsun gerek olmasın " O A'râbiler inandık, dediler, de ki: Siz iman etdiniz fakat İslâm'a geldik, deyin." âyetinde bu mânâ kastedilmiştir. Birisi de imanın üstündedir ki bunda dil ile ifade ile beraber hem kalben iman, hem vefa hem de Allah Teâlâ'ya bütün kaza ve kaderinde teslimiyet vardır. Nitekim İbrahim (a.s.) hakkında "Rabbi ona: "İslâm ol" dediği anda, "Âlemlerin Rabbına teslim oldum." dedi. (Bakara, 2/131) buyurulması böyledir. Bunun gibi "Allah nezdinde hak din ancak İslâm'dır." (Âl-i İmran, 3/19) âyeti ve "Beni müslüman olarak öldür." (Yusuf 12/101) âyeti de bu mânâyadır. Beni rızana teslim olan kullarından eyle, demektir. Şeytanın bağlamasından güvenli kıl mânâsına olması da caizdir. İmam-ı Azam'a nisbet edilen Fıkh-ı Ekber'de de şöyle denilmiştir: İman, ikrar ve tasdiktir, İslâm Allah Teâlâ'nın emirlerine teslim olmak ve bağlanmaktır. Bundan dolayı iman ile islâm arasında lügat yönünden fark vardır. Fakat şer'î hükümde İslâm'sız iman, imansız İslâm olmaz. Bu ikisi zahir ile batın, yüz ile astar gibidir.. Din de iman ve İslâm ve şeriatın hepsine birden konulan isimdir... (3)
Sonuç olarak bir kimseye müslümandır ama mümin değildir denilemeyeceği gibi müslümandan maksat gönülden inanmayıp sadece dıştan İslam'ı kabul eden kişidir demek de doğru değildir.
En doğrusunu Allac (c.c) bilir ...
...........................
1- "Müslümanlar oldular diye, sana minnet etmektedirler. De ki: "Müslümanlığınızı bana karşı minnet (konusu) etmeyin. Tam tersine, sizi imana yöneltip-ilettiği için Allah size minnet etmektedir. Eğer doğru sözlüler iseniz."(Hucurat 17)
2-Seyyid Ebul Ala El-Mevdudi-Tefhimu'l Kur'an
3-Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili
Cennetin bile dereceleri var!..
Per, 29/12/2005 - 14:23 — Reyhan GezginSayın Ercan Hüseyin,
"müslimden maksat, gönülden inanmayıp, sadece dıştan İslam'ı kabul eden kişidir" denebilir mi?" diyorsunuz. Öncelikle yazdıklarımdan böyle bir sonuç çıkardığınız için üzüldüm. Böyle bir kişiye, "müslim" değil "münafık" denir. Ki konumuz bununla alakalı değil.
"Bir insan müslümandır ama mümin değildir" de diyemeyiz. Müslüman olmak için, iman temel şarttır. Ancak imanın dereceleri vardır. Eğer öyle olmasaydı, müslüman olan herkes, olaylara aynı tepkiyi verirdi ve elde edeceği sonuçta aynı olurdu. Ancak biliyoruz ki cennetin bile dereceleri var.
Müslümanla mümin birbirinden ayrı şeyler değildir. Bunu biri birinin içine geçmiş iki halka gibi düşünebiliriz. Müslüman dıştaki halka ise, mümin içteki halkadır. Yani her mümin, doğal olarak zaten müslümandır ama her müslümana mümindir diyemeyiz. Ancak şahıslar bazında hiç kimse kimseyi bu şekilde yargılama hakkına sahip değildir. Zira kalplerde olanı ancak Allah bilir.
Her müslümana mümin diyemez miyiz?
Cum, 30/12/2005 - 02:41 — Ercan HüseyinoğluYazdıklarınızdan böyle bir sonuç çıkarmadım, böyle sonuçlar çıkaranlar var dedim. Lütfen mahzun olmayınız.
Ama sizin de kafanız karışmış olacak ki "her mümin müslümandır ama her müslümana mümindir diyemeyiz" diyorsunuz. Biraz daha açıklamaya gayret edeyim;
"Size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek "Sen mümin değilsin" demeyin." (Nisa 94)
Ayetin sebeb-i nüzulü, konumuz yönünden oldukça enteresan. Feked halkından Mirdas b. Nehik yalnız başına müslüman olmuştu. Onun toplumu içinde ondan başka müslüman yoktu. Peygamberin Galip b. Fudale komutasında bir müfrezesi bunların üzerine gitmişti. Toplumun hepsi kaçtılar. Yalnız Mirdas müslümanlığına güvenerek kaldı. Atları görünce davarını dağın bir dolambacına sığındırdı. Ona ulaştıklarında tekbir aldılar. O da tekbir alıp indi ve dedi. Fakat Üsame b. Zeyd, Mirdas'ı öldürüp hayvanlarını sürdü. Geldiler Hz. Peygambere haber verdiler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) çok fazla darıldı ve onu şiddetle azarladı. "Siz onu beraberindeki mala göz dikerek öldürdünüz." buyurdu. Sonra bu âyeti Üsame'ye okudu, Üsame, "Ey Allah'ın elçisi! Benim için mağfiret dile." diye rica etti. "O, lâilâhe illallah demişken nasıl olur da onu öldürürsünüz?" buyurdu. Üsame kendisi demiştir ki, "Bunu sürekli tekrar etti. Hatta o dereceye geldi ki daha önce müslüman olmamış bulunsaydım da bu gün olsaydım diye temenni ettim. Sonra hakkımda mağfiret diledi ve bir köle azad et, diye emretti." (1)
"Cenâb-ı Hak, "Size selâm veren kimseye, "sen mü'min değilsin" demeyiniz" (Nisa, 94) buyurmuş, burada (Hucurat 14) ise, bunlar da mü'minlere selâm verdikleri halde, "Ey Resulüm de ki:
Siz iman etmediniz..." buyurmuştur.. (Ne dersiniz?)" Biz deriz ki: Nisa 94 ayetinin bu ifâdesi, kalbin amelinin hiç kimse tarafından anlaşılmayacağına ve zandan kaçınmanın farz olduğuna, zahire göre hüküm verileceğine, dolayısıyla, bir iş yapana, "O, müraîdir"; selâm verene, "O, münafıktır' denilemeyeceğine; kalblerdekini bilenin ancak Allah olduğuna bir işarettir, Binâenaleyh Allah, "Falanca mü'min değildir" dediği zaman, bu kesinlik ifâde eder O halde, "Cenâb-ı Hakk'ın, "De ki: Sizler iman etmediniz" şeklindeki beyanı, bize o sözü söylemenize imkân veren bir ifâdedir ve Hz. Peygamber (s.a.s)'i gayba ve onların kalblerindekini bilmeye muttali kıldığı için de, Hz. Peygamber (s.a.s) için bit mucizedir. Bu sebeple, o şahsın kalbinde olanı bilemediğimiz için, Cenâb-ı Hak bize "Size selâm veren kimseye, "sen mü'min değilsin" demeyiniz.." buyurmuştur.(2)
Netice olarak şeriat nazarında mümin ile müslüman arasında bir fark yoktur. "İman ile islâm arasında lügat yönünden fark vardır Fakat şer'î hükümde İslâm'sız iman, imansız İslâm olmaz. Bu ikisi zahir ile batın, yüz ile astar gibidir." (3)
--------------------
1-Elmalılı Muhammed hamdi Yazır- hak Dini kur'an Dili
2-Fahruddin er Razi, Tefsir-i Kebir Metafihul Gayb
3-İmam-ı Azam Ebu Hanife, Fıkh-ı Ekber
Aynı şeyleri söylüyoruz...
Cum, 30/12/2005 - 11:23 — Reyhan GezginAynı şeyi söylediğimizin farkındasınızdır umarım. Tabiiki imansız islam, islamsız iman olmaz. Tabiiki zahire göre amel edilir ve hiç kimse kimseyi müslümansın, müminsin yada münafıksın diye yargılayamaz. Temelde aynı şeyleri söylüyoruz zaten. Takıldığınız nokta "her müslüman mümin değildir" sözüyse, onu da anlamanız için şöyle değiştirelim isterseniz, "her müslüman aynı derecede mümin değildir" diyelim. Oldu mu?
Anlaşamadığımız başka nokta kalmadığını umarak saygılar sunuyorum.
Muhabbetle...