renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Bir Sürü(!) Çobanız!

“Devirlerden hangi devir, hangi zaman dilimi ve burası neresi” diye düşündü genç.

Yılankavi sokaklar kesme taşlarla örülmüştü. Gecenin mavi rengi bir çarşının üzerine acem şalı gibi serilmişti. Bir kale içi miydi burası yoksa eski bir kentin pazaryeri miydi bilemedi . Bir sürü sefil, eğik bükük, kirli insanın gecenin içinde kımıldayışını gördü. Garip bir şive ile fısıldayışlarını duydu. Beğenmedi genç hiç birini. Esnaftan birkaç cahil adamla ne işi olabilirdi onun. Ne konuşabilirdi onlarla?

Dededen kalma eski bir maşrapa gibi eğilip bükülmüş bir kulübeye yanaştı. Bir demirci dükkânıydı burası. Demirleri korlaştıran alev gözlerinde gezindi. Demirin batırıldığı sudan fırlayan “cos” sesi ile kendine geldi. Karşısında duran iri cüsseli adam, simsiyah yüzünün ortasında ampul gibi parlayan bir çift göz ile kendisine bakıyordu. “ne sefil ve iğrenç bir adam” diye aklından geçirdi genç. Elinin tersi ile alnında biriken teri sildi adam. Bir gök gürültüsü gibi duvardaki nişlerde bile yankılanan sesi ile “beni hor görme, Hz. Davut’u incitme” dedi. Gencin az önceki düşüncelerini sanki bu adam okumuş gibiydi. Genç savunmaya geçip cevap verecekken, okuduğu kitaplardan ve ideolojilerden bahsedecekken adamın siyah yüzü beyazlandı, yüz hatları yumuşadı, saçları ağardı. Önünde duran ateş ve demir kaybolup yerini birkaç metre patiska, hint kumaşı ve Musul tülbendine bıraktı. Makaslar iğneler renkli iplikler dağıldı etrafa. Belirginleşen bu bambaşka adam, elindeki kumaşa ipi sabitleyip dişi ile fazla ipi koparırken gence gülümsedi. Yumuşacık bir ses ile “beni sefil görme, Hz. İdris’i incitme” dedi. Genç; Hz. İdris’in terzilik yaptığını okumuştu yıllar önce ama hiçbir terziye o nazar ile bakmamıştı. Utanıp başını önüne eğdi.

Başını tekrar kaldırdığında karşısında saçı sakalı birbirine karışmış, hırpani kılıklı, gönyesi cetveli, çekülü ile bambaşka bir adam duruyordu. “allahümme ente rabbi” diye mırıldanıyordu adam. Diğer yandan elindeki tahta parçalarını ölçüyor biçiyordu. “bu dua” dedi genç “yangına karşı söylenirmiş”. “evet” dedi adam gencin yüzüne bakmadan. Saçlarının arasına karışmış talaş parçaları ile öylece durup ekledi; “kiraz ağacı da maun ağacı da birdir ateş önünde. Bu hakir görünüşüme acıyıp da Hz. Nuh’u incitme” dedi. Bu nasıl bir ders böyle diye kıvranmaya başladı genç. Okula giderken, sanayi durağından tramvaya doluşan üstü başı yağlı işci gençler geldi aklına. Onlardan kaçıp saklanır, göz göze gelmek bile istemezdi. Niçe’nin çobanını, Steinbeck’in çiftçilerini, Dickens’in ayyaşlarını anlamaya çalıştığı kadar onları anlamaya çalışmamıştı hiç.

O bunları düşünürken, bir ilahinin bildik sözleri geldi kulağına. “gökte melek, yerde her can ağladı”. Bu ses elindeki sayayı, eski kara bir dikiş makinesinden geçiren orta yaşlı bir adama aitti. Adam ayakları ile makinenin çalışmasını sağlayan pedala basarken, bir eliyle de makinenin kolunu çeviriyordu. Başını kaldırmadan sadece kaşlarını kaldırarak baktı gence ve “beni hakir görme, Hz. İsa’yı incitme” dedi. Adam bir başka adama dönüştü sonra. Bu yeni adam omzundaki unları elinin ucuyla çırparak ekmekleri fırına yolladı. Gürleyerek “beni hor görme, Hz. Zülkifl’i incitme” dedi. Sonra bir başka adam başka bir karanlığı incelterek, uçuşan pamukların, yünlerin arasından haykırdı “hallacı hor görme, Hz. Şid’i incitme”.

Genç başını ellerinin arasına almış titremeye başlamıştı. Bu akıl almaz bir durumdu. Ama görüntü ve seslerin ardı arkası kesilmiyordu. İşte bambaşka bir adam tezgâhındaki balıkları suluyor, üzerinden yayılan balık kokusu gencin burnuna bir ok gibi saplanıyordu. Mavi önlüğüne ellerini silerken adam “beni hor görme, Hz. Yunus’u incitme. Hangi balığın karnından cevher çıkacağını, hangi kumun bir sedefe yaslanınca inci olacağını bilemezsin” dedi. Sonra başka bir adam elindeki malayı harca daldırdı ve “beni hor görme, Hz. İbrahim’i incitme” dedi. Genç bütün bu yoğun sis ve duman içinde gördüğü görüntülerden kurtulmak istercesine arkasını döndü. Kapıda bir çoban elinde asası ile koyunlarının içinde durmuş öylece ona bakıyordu. “dağdaki yahut ovadaki ya da meradaki herhangi bir çobanım ben. Ben çobanlık mesleğinin en basit dairesiyim* Benim mesleğim peygamber mesleğidir. Beni hor görüp, Hz. Musa’yı incitme. Beni hor görüp, Hz. İshak’ı incitme. Beni hor görüp Hz. Muhammed’i, Hz. Muhammed’i, Hz. Muhammed’i…”

Genç bir anda titremeye, çırpınmaya, ağlamaya başladı. Öyle bir hale geldi ki, kendinden geçip, “incitme, incitme” diye bağırarak yerinden fırladı. Gözlerini açtığında bir bilgisayar, bin bir türlü kitap, alçıpen ile kaplı bir oda ile karşılaştı ama bir anda tanıyamadı. Nefes nefese “nerdeyim ben” diyebildi. “burası neresi, ben kimim”.etrafındaki nesneleri, çalışan mesai arkadaşlarını gördükten sonra kelimeler hızlı bir şekilde dökülmeye başladı zihnine;

“ofis… bira fıçısı… elitist demokrasi… jakoben… “benim oyum çobanın oyu ile eşit olamaz”… ayaktakımı… kapatma davası… noel baba… hamburger… palyaço külahı… göbeğini kaşıyan adam… bidon kafa… annesinin boğazını kesen kız… bir cami avlusu dolusu yetim bebek…” bu kelimeler bulunduğu zaman diliminin koordinatlarını veriyordu. Gördüklerinin hepsinin rüya olduğunu anladığında, “rüyadan bir kâbusa uyanmışım” dedi.

Sonra rüyadan bir kâbusa uyanmanın yahut o rüyanın devamını yaşamanın insanın kendi elinde olduğunu düşündü. Bir yerlerde İslami hassasiyetle mesleğini yapan, görevlerini yerine getiren adamların varlığını hissetti. Besmele ile kontağı çeviren taksi şoförünü, ya Allah ya Rahim ya Kerim diye çekiç sallayan inşaat işçisini, tahiyyat duasını okuyarak çorba pişiren anneyi düşündü.

Tekrar gözlerini kapadı, belki de yıllardır göremediği bambaşka rüyalara uyanmak için.

*“Hepiniz çobansınız. Hepiniz emriniz altındakilerden mesulsünüz. Emir (devlet başkanı) çobandır. Erkek aile efradının çobanıdır. Kadın, kocasının, evi ve çocuklarının çobanıdır. Hepiniz çobansınız ve hepiniz emriniz altındakilerden mesulsünüz.” Hadis-i Şerif

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Murat Kekilli de Çoban Olmak İstiyor

Yine müthiş kurgu ve dinamizmiyle şu sıkıntılı zamanlarımıza merhem olan Ayşegül Genç'e bu muazzam yazı için teşekkür ediyorum. Ve izniyle Haber Aktüel'de Murat Kekilli ile yapılan röportajdan birkaç pasaj aktarmak istiyorum.

- Sanatın dışında bir uğraşınız var mı Adana’da?

Ben çoban olmak istiyorum.

— Çoban mı olacaksınız?

Evet, çoban olacağım. Eskiden astronot olmak istiyordum, daha idealist düşüncelerim vardı. Birçok insana çobanlık idealizm gibi gelmez gerçi ama… Çoban olacağım. Ama bak ben terfi edeceğim!

Bir insanın ulaşabileceği en son noktadır bu. İnsan en çok nerede düşünür? Hiç düşündünüz mü? Tuvalette düşünür. Garip değil mi? Çok pis bir yerde düşünür. Fakat insanoğlunun en büyük yeteneği nedir? Düşünmektir bence. Düşünebilme yeteneğidir, akıl yürütmektir… Bunu en güzel, en temiz nerede düşünebilirsin(tuvaletten sonra)? Bence çok güzel bir yerde “dağlarda, hayvanlarla”. Çünkü onların sana sorgusu yoktur, senden bir beklentisi yoktur. Orada bol bol kendinle baş başa kalıp, istediğin her şeyi düşünüp, istediğin her yere düşlerinde, ruhunda yolculuk yapabilirsin, istediğin her şeye ulaşabilirsin, her şeyi keşfedebilirsin. Amaç mutluluğa ulaşmak değil mi? Ben orda ulaşabileceğime inanıyorum. Benim çoban olma idealimin altında yatan gerçek, saldırgan koyunlardan dünyayı arındırmak belkide… Ama yanlış çobanların elinde olanlar George Bush gibi saldırgan koyunlar da yetiştirebiliyorlar.

Ama o tarafta hakikaten bir şeyler biriktireceğim. Buda bir cesaret işi. Ben sahip olduklarımı feda etmeye hazırlanan bir insanım şu anda. Daha fazla bir şey istemiyorum, her şeyi gördüm. Reklâmlarda yazdığı gibi “her şeyim var tek eksiğim senin vereceğin oy” değil. Ben oy da istemiyorum, ben hiçbir şey istemiyorum. Şuan sahip olduklarımı da Allah nasip ederse eşit şekilde pay edeceğim. Sopaysa sopa, asaysa asa ne gerekse ben 3- 5 tane koyunumu alıp, çadırımı açıp çıkacağım dağlara… Eski kitapları elime alıp tekrar okumak istiyorum. Fuzuli, Gazali, Nazım Hikmet… Ben tekrar yeni baştan onları gözden geçirmek istiyorum.

Günümüzün yazarlarını; Bülent Akyürek’i, Mustafa Kaya’yı da okuyacağım. Tarihimi gözden geçireceğim. Unuttuklarımı hatırlayacağım. Silinmiş benliğimi hatırlamaya çalışacağım. Yemin ederim ki yeni baştan insan olduğumu hatırlatacak bana bunlar. Yani daha çok sevmeyi öğretecek. Ne biliyim karıncaya kıyamamayı yeni baştan öğretecek, buna inanıyorum. Evet, inandığım değerler bunlar."

Deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa, ne biçim bir dünyadır burası!
Andrei Tarkovsky ( Nostalghia )

çobanlar dağlara doğru:))

yusuf bey, teveccühünüz.. teşekkür ederim.

murat kekilli tarzında dağa çıkmak olduğu gibi niçenin kahramanı gibi dağdan inmek de var. bu yüzden çözüm dağa çıkıp çoban olmaktan geçmese gerek.

tarık tufan röportajında şöyle bir cümle söylemiş: Benim programımı dinleyenler, oturdukları apartmanın kapıcısından bir şey istemeye utanan adamlar… Bakkala kendisi gidenler, faturalarını kendisi ödeyenler…

yani diplomanın, maaşın, etiketin,statünün yozlaştırmadığı insanlar... "islam kardeşi" penceresinden bakmayı başaranlar... terziyi, hallaçı,balıkçıyı, demirciyi hor görmeyenler...

tekrar teşekkürler.
selamlar.
"eddai"

çoban olmanın diploması

Dilimde ''bir çift ayakkabımı olucağız'' tadını bıraktı bu yazı...Özellikle tanımlamalar çok güzel,çok yerine oturan tanımlamalar olmuş,size sağlık Ayşegül hanım:))

Engin Noyan, bu mesleki eğitimi ve diplomayı konu edinen bir program yapmıştı..Özellikle ümmet hassasiyeti olan müminler için çok güzel taşlamalar vardı( bu yazıda olduğu gibi) atınca kafa kırmayan,sadece kalbe dokunan taşlardan..
''Çoban olmanın diploması'' olsa idi diye başlayan bir cümle ile,statüye olan düşkünlüğü hassas bir şekilde dile getirip bence biraz da utanma duygularına dokunmuştu.
Bu yazı da aynı hassasiyeti verdi bana,çoban olamıyorsak bile,çoban olanları incitmemek,harika bir yaklaşım...
eyvallah...

Mükemmel...

Sn Ayşegül genç,uzun zamandır cemaatte okuduğum en güzel yazı.Sizi içtenlikle tebrik ediyorum efendim.Selametle kalınız inşAllah... Fevkalade...

Çobanların yeni imajı

Sözlerin hepsi yerli yerince. Hemde göz ile görmüş gibi aşikÂr söylenmiş. Çünkü hep Pir'ine vurgu yapan bir kayınbaba ile aynı evde yaşadım.Rahmetli sökük diktirmek istemez, terzi olduğundan benim pirim İdris Peygamberdir diye övgüyle bahseder, elindeki iğneden şeref duyardı.
Çobanlara gelince biraz dişim sızladı doğrusu. Veysel Karani tarzı yani "Allah Allah deyu deve gütmek" şimdilerde pek moda değil. Allah demeden deve güdülmeye çalışıldığından başıboş deveden geçilmiyor maalesef.
Bir hadis olmalıydı. Tam metnini hatırlayamam ancak eski çobanların kıyamet vakti yaklaştığında ev yarıştıracaklarına dairdi. Sahih midir bilmiyorum ama çobanlar gerçekten ev yarıştırıyorlar hatta öyle ileri gidiyorlar ki yarışa bir de havuz eklediler. Çünkü dünyada cenneti tesis etmeye kararlılar. Sizin anlayacağınız cennet kooperatifleri kuruyorlar. Bu kuru başımızı nereye sığdıracağımızı şaşırdık.
Güdenlere dikkat etmenin tam vaktidir. Bilindiği üzre uysal koyun olmanın da bir haddi hududu var. Kestirmeli başı da çektirmemeli...

teşekkür

istedim ki hem esnafa ve zanaatkara bakış açımızı disipline edelim, hem de onlar kendilerinin kimin varisleri olduğunu bilsinler/bilelim....

mukabele eden ve katkıda bulunan fatma sayan, manolya şahin ve sakine akça ya teşekkürler.

"eddai"

peygamber izleri

yine kur'an merkezli bir hikayeyle ufkumu açtınız.hele şu zamane insanını peygamberlere kıyaslayıp kıssadan hisse alma var ya daha ne deyim bir çift ayakkabınız kadar derine dokundunuz yine Ayşegül Hanım...
ne diim bir derin iz daha bekleriz
her daim yolunuz Kur'an'da olsun...