renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Hindistan (II)

Ziyaretimizin üçüncü gününün sabahı, ülkemden bu denli uzak bir coğrafyada renkleri ve dilleri farklı bu insanlarla birlikte bayram namazını kılmayı nasip eden Allah’a karşı şükran duyguları içinde buluyorum kendimi. Hep birlikte dua için ellerimizi kaldırdığımızda tüm yabancılık, tüm mesafe duygularından sıyrıldığımı hissediyorum. Zaman ve mekansal farklılık nihayete eriyor bir anda. Bayram namazından sonra Mürşidabad’a uçuyoruz. Ülke içi seferlerde İngilizce ve Hintçe dışında, başka yerel dillerde anonslar yapılıyor. Kulağa hoş geliyor bu farklılıklar. Kimi dillerde metalik tınılar, kimilerinde farklı bir armoni ve ahenk buluyoruz. Bu farklılıkları sorun etmiyorlar. Bunu sorun etmeyince, sorun olmuyor. Sorun, bunu sorun etmenin ta kendisi aslında. İçerisinde farklı farklı dillerde anonsların yapıldığı uçak huzur içinde kalkıp, huzur içinde tamamlıyor yolculuğunu. Hep aynı şeyleri görüp, aynı sesleri dinlemekten sıkılmaz mı insanlar.! Güzel olan olan farklılıklardaki zenginliği görüp, farklılıkların neden olduğu heyecandan haz almayı başarmak.

Behrampur’a varmak için, eski İngiliz tarzından kopyalanarak üretilmiş bir taksiyle ulaştığımız Kalküta’dan trene biniyoruz. Koca demir yığının kapıları bir zaman makinesine ait sanki. Bu eski trenin devasa vagonundan içeri adımımızı attığımızda, asırlar öncesinden kalma yüzler, otantikliği dahi kıskandıracak esbaplar ve en özeli de muhtelif atraksiyonlarıyla tüm ilgiyi bir anda üzerlerine çeken seyyar satıcıların içine düşüyoruz. Renkli, zengin ama biraz da kasvetli bir rüya görüyoruz. Hareket eden trenin zamanla solmuş camlarından, bitip tükenmek bilmeyen düzlükler üzerine kurulu Hint hayatına dair izleri tarıyoruz. Çoğu eski kulübeler, eski binalar, büyük çadırlar, boş alanlar, büyük çadırların önündeki filler ve en çok dikkat çekeni de göl ve göletler. İki adımda bir, içleri milli çiçekleri statüsünü kazanmış Lotus’larla kaplı göletlere denk geliyoruz. O kadar çok ve hayatın içindeler ki, hemen her birinde yıkanan insanlar görülüyor. Tropikal iklimle birlikte yemlenip barınmaya uygun sulak alanların çokluğu zengin faunayla birlikte kuş popülasyonunu da artırmış. Bu artışta halkın yaygın şekilde teveccüh ettiği vejetaryenlik tercihine neden olan diğer canlılara karşı saygılı tavırlarının payı büyük elbet. Onca kalabalığa rağmen kimsenin bir hayvanı ürküttüğüne şahitlik edemiyorsunuz. Kaldığımız otelin camından maymunları seyredebilmemizin, yeşil papağanların ve sincapların üç beş metre yakınına sokulabilmemizin sebebi budur işte. Müstağripler davet edilmeden gelseler de, istenmedikleri yerde durmuyor hayvanlar. Saygı görmediklerinde kaçıp gidiyorlar. Dünyada faal olan tek kuş hastanesi de Hindistan’da bulunuyor. Böylesi doğal nüvelerle karşılaşıp durmak beni mutlu ettiği kadar kıskandırıyor da. Kıymetini burada fark etmiş değilim. Oldum olası gökyüzünü ve kuşları hayranlıkla izlerim. Doğadan kopuşun fıtri çöküşe neden olacağına, kuş ötüşlerinin rehabilite gücüne inanan biriyim. Sazlıkları, bilumum alan ve arazileri betonla doldurursanız onlar da kaçıp gidecektir elbet. Gökyüzünün maviliği sanayi dumanının griliğiyle yer değiştirecektir. Giden kuşlar, azalan türler; alın gökdelenlerinizi tepe tepe kullanın demek isterler bu küskünlükleriyle. Oysa daha araziye çıkmadan otelin önündeki ağaca konmuş yeşil papağanları görüyorum burada. Elektrik telinin üzerinde yalıçapkınlarını, mavi gerdanları gözlüyorum. Tropikal iklimin renklendirdiği tanımlayamadığım türleriyle çok zengin bir fauna işte. Seyahat ettiğimiz araçların camından, gökyüzünde süzülen Kara çaylakları süzüyorum devamlı. Seyahatimize eşlik ediyor gibiler. Çoklukları kıskançlıkla beraber hayranlığımı perçinliyor.

İngiliz yapımı devasa ve eski trenin vagonunda bir o yana bir bu yana sallanırken bir rüyadaymış hissiyatına kapılarak gerçeklik duygusunu teyid etmeye çalışıyorum. Beş saatlik yolculuğun ardından Behrampur isyasyonuna ayak bastığımızda, dev gövdeli ağaç dallarında eğleşen rengarenk sığırcıkların çığlıklarının tüm yorgunluğumuzu aldığı hususunda hemfikiriz. Aynı insanları, aynı dilleri, aynı kültürleri gibi sığırcıkları da renkli bu coğrafyanın. Onca bavulu taşımak bir yana o minicik yere sığdırmanın nasıl göze alındığının hayretiyle başlayan uzun mesafeli rikşa yolculuğunun ardından işte yine otelimizdeyiz.

Kısa süreli istirahatin ardından sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Bengaldeş sınırına doğru ilerliyoruz. Yol kenarındaki meyve satıcılarının tezgahlarındaki çeşitlilik, tropikal iklimin ve tabiatın zenginlikleriyle dolu. Muz fakir yiyeceği sayılıyor buralarda. Mango ise milli meyveleri. Sevgili mihmandarımız Zafer-ül İslam'ın aracı durdurması, kahvaltı niyetine yapacağı meyve alışverişi için. Araç içinde elime tutuşturulan kahverengi yuvarlak nesneyi haşlanmış patates zannediyorum önce. Kabuğunu soymak hususunda başarılı olamayınca, attığım ısırıktan aldığım veriler onun da henüz bilgi dağarcığımızda yerini alamamış bir tür meyve olduğunu söylüyor. Kiminin tatları güzel, kimininki ise alışkın olmadığımız için cezbetmeyen türden zenginlikler. Üzümden küçük, sapsarı salkım taneleri ile işte bir başkası. Üzerinde nokta nokta çıkıntılar olan çam sakızı ile ayva arasında tadıyla başka bir meyve daha. Hindistan cevizleri ve özetle akla hayale gelmeyecek türden nimetler. Şeklen pek bir şeye benzetemediğimiz, daha doğrusu bir meyve ağacı olduğunu düşünemediğimiz dalların üzerleri lezzet kaynıyor. Şekil ve biçimlere yabancıyız. Farklı baharatları nedeniyle yemeklerinden uzak durmaya çalıştığımız mutfağı meyve seçeneğine zorluyor bizi. Bilindik ya da bilinmedik türlerle karnımızı doyurmaya çalışırken şoförümüzün eli yine kornanın üzerinde. Bir an olsun zihnimi dinlendirebilmek için eline tutuşturduğum meyve de bir çözüm olmaya yetmiyor bu numayişe. Sınıra doğru ilerlerken sık sık yerleşim birimlerine denk geliyoruz. Geri kalan alan göz alabildiğine ekili tarlalardan ibaret. Halkın yarısından çoğu köylerde yaşıyor ve nüfusun dörtte üçü tarımla geçinmeye çalışıyor. Tahıl başta olmak üzere yetiştirilmeyen ürün yok neredeyse. En çok dikkatimi çekense muz bahçeleri. Mahir bir botanikçinin süslemesi gibi duruyor tarlaların arasında. Bir de saç misali örülüp toparlanmış sazlar gözümüze çarpıyor. Aralarında dolaşabilmek amacıyla böyle yapıldıklarını düşünüyorum. Yer yer palmiye ağaçları ve bambular. İlerledikçe kasaba biçimindeki yerleşim birimleri köylere bırakıyor yerlerini. Saz ya da bambudan yapılma evler en gözdeleri. Ara ara kerpiç ve benzerleri. Sağdan direksiyonlu arabalarla sol şeritten gitme yabancılğının getirdiği tedirginlikten kurtulduk artık ancak gerek yayaları, gerekse irili ufaklı araçları teğet geçmeye alışabilmiş değiliz. Şoförümüz kıvrak ve hızlı. Geneli böyle olduğu için duruma ayak uydurmaya çalışıyoruz. Tek korkumuz birine çarpmanın vicdan azabını yaşamak. Yolda sık sık harman taşıyan öküz arabalarına denk geliyoruz. Upuzun ve yukarı kalkık boynuzlarıyla bambaşka bir türmüş gibi duruyorlar. Gerek arkalarına bağlanan araç, gerek harmanın yüklenme şekliyle son derece orijinal bir görüntü arz ediyorlar. İnsanlar taşımacılığın pek çoğunu üç tekerlerli bisikletlerle yapıyorlar. Kereste dahi taşınıyor bu araçlarla. Bir tondan az geleceğini zannetmediğim ağaçlar ve çömlekler var kiminde. Ve işte bir bisikletli adeta sirk sahnesinde. Bir kadın, bir koca ve üzerine tam üç çocuk bilindik iki tekerleklinin üzerinde. İki kenarına iki küfe bağlanmış bir bisiklete eşek vazifesi yaptırmanın mümkün olduğunu yine burada öğreniyoruz. Sütçülük, tüpçülük vs hep bisikletle. En çok dikkatimizi çekeni de, çoğu sinemalardaki filmleri duyurmak amacıyla üç tekerlekli olanlarına konmuş kocaman hoparlörler. Bir kısmının çömlek için olduğunu anlayabildiğim atölyelerin yanından geçiyoruz. Köy yollarında ilerlememize rağmen yol kenarları ana baba günü. Köy hayatına dair pek çok unsuru araç içinden görmek mümkün. Meraklı bakışlarla etrafı seyrederken şoförümüzün kıvrak hamleleriyle kurbanlarımızı kestireceğimiz birimlerden birine ulaşıveriyoruz. Sazdan evlerle, sık sık karşımıza çıkan göletlerden birinin arasındaki kısa patikadan giriyoruz köy içine. Bengaldeşliler’in üzerinde görmeye alıştığımız libaslar var üzerlerinde. Köy ahalisiyle ayak üstü tanışmanın akabinde ilk ikram geliyor. Yaprakları çok yukarda olduğu için yanı başımızdaki ağaçların farkında dahi değiliz. Bir büyüğün telkiniyle küçük bir çocuk yerinden fırlayıp, takribi on metrelik Hindistan cevizi ağacına bir maymun çevikliğiyle tırmanıveriyor. Aşağı indirilen meyvelerin uç kısmı, orağa benzer bir alet kullanılarak vurulan mahir darbelerle açıldıktan sonra biz misafirlerine ikram ediliyor. Hayatımın en özel ikramı olduğunu düşünüyorum bunun. Köyün arka kısmındaki seyrek ağaçlıkta kurban kesim ve dağıtım faaliyetimize tropikal iklimin hediyesi rengarenk kuşlar ve maymunlar eşlik ediyor. Kurban faaliyetleri ara sıra sorun oluyor Hindistan’da. Bu ibadet nedeniyle Müslümanlar’ın Hindular’ın saldırılarına maruz kaldıklarını öğreniyoruz. Kaş yapalım derken göz çıkarmış olmamak için dikkat ediyoruz yöre halkının hassasiyet gösterdiği hususlara. Faaliyetin ardından kısa süreli bir tura çıkıyorum köy içinde. Elektrik ve su tertibatı olmayan yerler buralar. İhtiyaç duyduklarını da sanmıyorum açıkcası. Evler sazdan, ocaklar çamurdan. Evlerin küçük avlularındaki küçük delikleri inceliyorum. Kenarı sıvalı obrukların içinde tutuşturulan odunlar köz halini aldıktan sonra, üzerine konan çömleklerde yemeklerini kaynatmak için kullanıyorlar. İnternetsiz, televizyonsuz, radyosuz, çanak antensiz bir hayat. Teknolojiden azade kılınmış bir dünyada kendi hallerinde yaşıyorlar. Bu güne kadar gördüğüm en özel ve en güzel yerler. Şayet şehirleri görmesem geleneklerine olan bağlılıklarını bu iletişimsizliğe, soyutlanmışlığa bağlardım ancak sadece bu değil. Ve onca fakirliğe rağmen mutsuzluğa dair fazla bir iz bulamadığım bu yüzler benim için son derece cezbedici. Onlardan öğrenecek belki az ama son derece kıymetli şeylerin olduğu kesin. Modern dünyanın ve insanlarının onlardan ders alacağı hususlar olmalı. Küreselleşme denen ve hızla yayılan zehre Hint’lerden topladığımız panzehiri sürmek için burada bir süre kalmalı diye aklımdan geçiriyorum. Dünyanın en ilkel, en arkaik inançlarına sahip olsalar da geleneklerine bağlılıkları son derece özel bir durum. Dünyanın her karışı sosyal ve kültürel olarak büyük bir köyün parçasına dönerken, artık herkes aynı şeyleri tüketip, aynı şekilde şaşırıp gülerken, bu insanların kendi değerleriyle baş başa kalmalarını sağlayan; milletleri, kendi öz değerlerinden kopmasına neden olan taarruzlardan muhafaza eden şey nedir, nelerdir. Nasıl oluyor da baş şehrinde dahi hemen herkes kendilerine özgü giyim kuşamlarından tutun da, hal hareket, tarz ve adetlerine kadar hayatlarını kuşatan kültürel değerlerini yaşatmayı başarabiliyorlar. Evet, sokakları, oraları mesken edinmiş insanlarla dolu ama hiçbirinin üzerinize saldırdığı, bir tehdit, bir tehlike unsuru oluşturduğu yok. Tedirgin edici tavırlara muhatap olmuyorsunuz. Verdiğinizi gördüklerinde başınıza toplansalar da, bundan rahatsız olduğunuzu anladıkları anda bırakıp gidiyor olmak bir bedevinin yapacağı şey değil. Bu kadar çok sokak insanın bulunduğu bir ortamda geceleyin, bilmediğiniz ara sokaklarda dahi emniyet duygusu içerisinde başka hangi ülkede, ve hatta sözüm ona kendilerine gelişmiş sıfatı yakıştırılmış hangi Avrupa ülkesinde dolaşabilirsiniz. Benim için medeniyet kurabilmiş olmanın ilk şartı, günün istediğim saatinde emniyet içerisinde dolaşabilmektir. Medeniyet, kendimi huzurlu ve güvende hissettiğim yerdir. Höt bile denmeden, yan bir bakışa uğramadan dolaşıyorum işte bu uzak diyarlarda. İnsanlarının dış görünüşleriyle az ya da çok tezat arz eden yumuşacık bakış ve tavırlarından sosyolojik açılımlar devşirmeye çalışıyorum. Sadece tecessüs okuduğum gözlerle güven duygumu zedelemeden adımlıyorum kirli sokakları.

Evet, bir çelişkiler yumağı Hindistan. Bu kadar sokak insanı, bu kirlilik, bu koku ve fakat güven. Bu çağda elektriği, gazı, iletişim araçları olmayan, birbirine bitiştirilmiş sazlardan yapılma evleri mesken edinmiş bir medeniyetin kaçınılmaz cazibesi. Oldum olası köylere, köy hayatına teşneyim ancak burada daha farklı olan argümanlar ve olgular var. Nostaljiyle açıklanamayacak kadar psikolojik, otantizmle açıklanamayacak kadar kültürel, naturalizmle açıklanamayacak kadar sosyal hususlar bunlar.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Hindistan

Merhaba, Selim hocam ciddi gözlemleriniz olmuş Hindistan'da... İnanın anlattıklarınız hayalimin içinden film şeridi gibi geçerken zihnimde bir yerde sizler ile birlikte emniyette gezdiğiniz sokakların karanlık köşelerinde oturuyor gibi oldum. Hindistan gezinizi anlatırken bu kadar güzel duru ve net ifadeleriniz için çok teşekkür ederim...

Bugün Hindistan'dan aldığımız haber çok üzücü oldu. 80 tane insanın ölmesi bir terörle yetkili amirin ölmesi sanıyorum Hindistanlılarıda çok üzmüştür. Tabiki terörizm bir metod işi veya metodun dayandığı teoriden ibaret... Bu topraklardan bir gün şiddettin de köküne kibrit suyu sıkılır duasına tevessül ile...

"Ya bir yol bulacağız, ya da bir yol açacağız." Anibal

Hindistan ve terör..

Merhaba Yuşa Bey,

az önce haberim oldu bu olaydan. Evet özellikle son dönemde ara sıra böyle vakalar cereyan edebiliyor. Bir kısmı iç siyaset ve seçimlerle alakalı. Bir vakıayı gezi sırasında araştırdığım için bu kesin. Seçimden önce kamu oyunu yönlendirmek için maniplatif eylemler yapılıyor. Mesela, müslümanları bir tehdit unsuruymuş gibi gösterme gayretinde olan faşit Hindu Partiler var. Bu şekilde oy topluyorlar.

Bazı diğer eylemler de sanırım dış politikayla alakalı. Ben artık hiç bir ciddi ve kamu oyunu ve dolayısıyla iç ve dış siyaseti etkileme kuvvetine sahip eylemin doğallığına inanmıyorum.

Hindistan henüz her ne kadaraz gelişmişlik statüsüne dahil ülkeler arasında tanımlansa da büyük bir coğrafya ve nüfusa sahip. Doğal zenginlikler ve bu nüfusun tüketimi bakımından da dünyayı yönlendirmeye çalışan mahfillerin göz ardı edebileceği bir yer değil. Dünya ekonomisinde etkin olmaya başladığı hususlar da var. Bunların başında teknolojik bilgi geliyor. Vs.. vs. İşte bu nedenlerle bundan sonra bu tür vakalarda artış bekliyorum malesef. Artık dünyanın bu tür soğuk savaş metodlarıyla yönlendirildiği malumumuz. Her yerin derin güçleri ve bazen aklımızın erdiği ve bazen de ermediği hesap ve oyunları var. Yoksa Hindistan halkını terörle bağdaştırmak pek mümkün değil. Bazı vakaları değerlendirirken nüfusu da gözönüne almak lazım. Bir milyarın üzerinde insan yaşıyor bu geniş coğrafyada. Olur bu kadar.

Bir de Mumbai meselesi var. Sanırım terörün asıl merkezi olarak bu eyalet gösterildi. Bir önceki bloğumla alakalı bir arkadaş mail atmış. Filmlerden izlediği kadarıyla Hindistan'ın modernleştiği, insanlarının değiştiği intibaı uyanmış kendisinde. Ben de bunun sadece Mumbai/Bombey gibi spesifik yerlerde geçerli olduğunu ifade etmiştim. Yoksa bu köklü gelenekler ne modernleşmeye ne de teröre çok fazla pirim verecek gibi görünmüyor.

Gözlemlerime gelecek olursak, hızdan ötürü göz ucuyla devşirilmiş naif malumat kırıntılarından ibaret karalamalar aslında. Bu köklü ve bu zengin medeniyet hakkında yazarken, biraz atıp tutmuş gibi hissederek hicap duyduğumu da itiraf etmeliyim. Çok daha derinlikli çalışmalara layık. Hoş sözleriniz ve latif mukabeleniz için çok teşekkür ediyorum.

Selam ve muhabbetle..

Doğunun Kaderi...

Selamunaleyküm ağabeyim.

Hindistan'da sanıyorum doğudaki tüm zengin ülkeler gibi yokluk içinde varlık üzerinde yüzüyor... Bu durum ülkelerin kaderi gibi duruyor görünsede hayırlara da vesile olacağı kanısındayım. Hindistan(I) de büyük müteffekkür Cemil Meriç üstadımızın yazısının derinliklerine dalarken milletlerarası sermayenin temsilcisilerinin bu büyük ülkelerde neler yaptırdıklarını az bucuk mütaala etmiş olduk. İnşallah hiç bir ülkede anarşizm başarıya ulaşamaz, hele hele günümüzün şu modern dünyasında. Zira makineleşen bir dünyanın serine düşmüşüz. Bu hayatın ilerlemek için kimseyi takacağını sanmıyorum ya da hiç bir ideolojiyi Zira makine hayata da insana da aldırmaz... Ben tekrardan çok istifade ettiğimi düşündüğüm Hindistan(I-II) başlıklı kaleme alınmış naif gezi notunuz için teşekkür ederim...Selamlar...

"Ya bir yol bulacağız, ya da bir yol açacağız." Anibal

beton kafesler

insanların birbirleriyle ve tabiatla bu güzel ilişkisini ne kadar da derinden hissetmis ve dolayısyla hissettirmissiniz. hindistan deyince pat diye aklımıza geliveren, bir sekilde kazınmıs, sadece fakir ve bu fakirligin verdigi acınacak halden başka bir iz bırakmayan imajı yerinden eden ve orada olma hissi uyandıran tasvirler. yazıda kullandığınız fotograflarında daha cok tek tek insan fotoları olması yerine bu iliskiye dair bir çagrısımı olan fotolar olmasını tercih ederdim. itiraf etmek gerekirse baslıgı ve fotoları ilk gördügümde-daha cok acıma uyandıran kadın ve cocuklar- yazıyı okudugumda bunları hissedebilecegimi öngörmemiştim. çünkü tam tersine onların bize verebilecekleri bizim onlara verebileceklerimizden daha fazla görünüyor. Fakirler-paraları yok- ama paraları olanların yoksun oldugu ne kadar cok seye sahip görünüyorlar. toprakla, tabiatla arasında bir beton tabakası olan ve belki aylarca bu beton kafeslerin içinde yasayan şehir insanının kaybettiğinin ne olduğunu düşünmeye yöneltiyor yazınız. elinize ve tabi ayagınıza saglık.