Hürriyet..
Neye sahip olursak olalım, her şey 0, hürriyet ise 1'dir. Başta hürriyet yoksa sıfırlar neye yarar. Hürriyet yerine sağlığı 1 olarak görenler de olsa olsa sağlıklı köleliği tercih edenlerdir. Buda onların seçme hürriyetlerinin sonucu olduğuna göre saygı duymak gerekir.
Şüphesiz hürriyet "seçme" ile başlasa da aslında ana omurgası "eylem"dir. Zira bir şeyler düşünmek için değil bir şeyler yapmak için yaşıyoruz. Yapmak demek hürriyeti kullanmak, gereğini yerine getirmek demektir. Gerçek anlamda olmasa bile en azından bireyin felsefi anlamda özgürlüğünü tadabilmesi için özgürlüklerini kullanabileceği kanısını taşıyabilmesi yoksa bizim için yeterli mi olmalı? Ya da Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini mi esas alalım. Hadi öyleyse bizde Mussolini gibi bağıralım. Halk bizden özgürlük değil, ekmek istiyor, ekmek!
Örneğin Müslüman olmaya karar verdiğinizde "seçme" hürriyetinizi,bunu zihninizde tarttığınızda "düşünme" hürriyetinizi, başkalarına ilan ettiğinizde "ifade" hürriyetinizi kullanıyorsunuz demektir. Ama siz her halde bunun için Müslüman olmadınız. Bu seçimi yaptığınıza göre aynı zamanda bir Müslüman olarak yaşamayı, yani "eylem" hürriyetinizi de kullanmak istiyorsunuzdur. Eylem hürriyeti olmadan sahip olduğunuz seçme hürriyetinin tek başına ne kadar komik olacağını ifade etmeye her halde gerek yoktur. Eylem hürriyeti ise bir süreçtir ve bünyesinde çok sayıda farklı hürriyetleri barındırır. Örneğin kendi algınıza göre başta fiziksel görüntünüz (giyim hürriyeti) olmak üzere, evinizi (mesken hürriyeti), iş yerinizi (teşebbüs hürriyeti) yeniden dizayn edeceksiniz demektir. Bu süreçte doğal olarak seçiminizin dışa vurumu olarak görülebilecek "semboller"in kullanımı önem arz etmektedir. Peki sembolleri yok etmeye çalışırsanız geriye ne kalır? Ya da sembolsüz bir eylem hürriyeti olabilir mi?
Bireyin zihni arka planına göre genişleyen yada daralan sembolü tanımlamak ve üzerinde mutabakata varmakta kolay değildir. Bir hanımın başını örttüğü türbanı sembol olarak tanımlarken, erkeğin giydiği cüppeyi, kıldığı namazı, verdiği zekatı, kestiği kurbanı, hele hele günde beş vakit okunan ezanı sembol olarak tanımlamak gerekmez mi? Hem de bunlar evin dışına kadar genişletilebilen kamusal alanda yapılmıyor mu? Sen başı örtülü kız öğrenciyi sembol taşıyor diye üniversiteye alma, ancak aynı üniversite içinde kocaman cami yap, belediyeler kurban için yer tahsis etsin, THK zekat toplasın. Kıyamet niye okumaktan başka amacı olmayan kız öğrenci için kopuyor?
Bu çelişkiye toslayanlar hep gelip "karşı düşünceye sahip olanları baskı altına aldığı" tezine dayanmaktadırlar. Hadi aynı sınıftaki öğretmeni anlarımda öğrenci nasıl diğer öğrencileri baskı altına alabilir, ya da o kız öğrencinin yanından geçerken baskı altına girenler ezan sesini her duyduklarında zangır zangır titriyorlardır herhalde.
Esasen bu düşünce kalıbı akıl ve iradeyi yok saydığından orta düzeyde zeka sahibi olan herkese hakaret anlamı taşımaktadır.Bir hippinin yada Budist rahibin yanından geçerken onu farklılık olarak değerlendirmekten başka nasıl etkilenebilirim ki? Olsa olsa merak edip haklarında bir şeyler öğrenmeme neden olabilir. Buda kötü mü?
Eğer baskı, şiddet, taciz vs yoksa "baskı" ’kavramı çok anlamsızlaşmaktadır. Zaten bunun içindir ki bu söylem, o kız öğrencinin yanından geçenler yada aynı sınıfta okuyanlar tarafından değilde bunu siyasetin yada inançsızlıklarının aracına dönüştürenlerin ifadesidir. Sonuçta eylem hürriyetinin bir parçası olan sembollerin izharı halinde o sembollerle muhatap olan akıl ve irade sahibi her bir bireyin aynı zamanda "seçme/me" hürriyetini kullanarak o düşünceyi kabul yada reddetmesinden daha doğal ne olabilir ki.
Bakın dünya nerelere ulaştı ama maalesef biz hala temel hürriyetleri tartışıyoruz.
Gelişmiş toplumlarda birey artık az gelişmiş toplumların peşinden koştuğu hürriyetleri yaşadığının farkında olmadığından bundan keyif bile alamamaktadır. Canınız sinemaya gitmek istediğinde, gider biletinizi alır, içeri girer, seyreder ve çıkarsınız. Bu hürriyeti kullandığınızın farkında olmadığınızdan, hürriyeti kullanmanın keyfi yerine filmin keyfini yaşarsınız (ya da beğenmediyseniz keyifsizliğini). Ama sinemaya gitme hürriyetinizi kullandığınız için özellikle mutlu olmazsınız. Ancak,"hayır bu gün sinemaya gidemezsiniz" dendiğinde hürriyetinizin seyrettiğiniz filimden bile ne kadar önemli olduğunun o an farkına varır ve hürriyetiniz kısıtlandığı için özellikle bundan dolayı mutsuz olursunuz.
Artık temel hürriyetler "yaşanılan ancak fark edilmeyen hürriyetler" sınıfına girmekte, hatta bireyi sınırlayan yasaları bile zorlamaya başlayan "mutluluğu arama hürriyeti" hürriyet denince akla ilk gelen hürriyet olabilmektedir.
Her halde çağın değerlerine karşı kör ve sağır olanların en tirajı komik tavrıda, hürriyetlerini kullanmaya çalışan birey karşısına kanunlar, yönetmelikler vs ile çıkıp, kanun böyle emrediyor diye yönetsel yetkiye haiz olanların ve yasaları uygulayanların hürriyetleri daraltıcı yorumlarını hürriyetleri daraltmada mehaz olarak sunmalarıdır.
Elbette ki birey yasalardan bağımsız olamaz. Ancak devlet karşısında bireyi esas alan modern, çağdaş devletlerin birey lehine genişletici yorumları bırakınız kendi insanının doğal hakkı olmasını aynı zamanda medeniyet sıkalasıdır. Ezcümle insanın doğal hukukunu ve hürriyetlerini çağın değerlerine taşıyamayan kanunlar buyruklardan daha fazla hürriyet sağlayamamaktadırlar.
Modern devletlerin maddi hürriyetleri kısıtlarken manevi hürriyetlere karşı saygılı ve genişletici olmaları bu düşüncenin ürünüdür.
Zaten hürriyeti, yasaların izin verdiği alan ile sınırladığınızda bir monarşistin bahşettiği hürriyet ile ABD’nin kendi vatandaşlarına tanıdığı hürriyeti ayırt bile edemeyeceğinize göre, yasalar yerine insanın doğasını ve evrensel tanımları esas almak gerekmez mi. Aksine, bu bırakınız özgürlüklerin yasalar ile sınırlandırılabileceği tezini özellikle bireyin devlete karşı korunması gereğini de ifade eder. Zira özgürlüğü devlet kanunlarla tanımlamaya başlamış ise bireyin özgürlüklerini de törpülemeye başlamış, ya da yasalar hürriyetleri korumak yerine sınırlandırmayı görev ediniyorsa hürriyetler yasalar eliyle yok ediliyor demektir.
Şüphesiz görevi hürriyetleri garanti altına almak olması gereken devletin bu konudaki alacağı tavır hürriyetleri daraltacak yada genişletecektir. Özgüveni olan çağdaş devletler ile monarşist devletler arasındaki farkı yada medeniyet yarışındaki yeri şüphesiz bu tercih belirleyecektir.
Tarihte monarşiden liberal demokrasiye geçiş süreci aynı zamanda hürriyetlerin de kazanım sürecidir. Hatta zaman zaman hürriyet talep edenlerin buna ulaşmak için muhataplarının en temel hakkı olan yaşama hakkını yok etmiş ,gerektiğinde yıkımlara bile neden olmuş olmalarına rağmen.
Hürriyetin kabulünün sınırlarını yasalardan öte birde bireyin ve hatta toplumun belli bir kesiminin "kabul sınırları" ile sınırlandırmakta maalesef hürriyetleri yok eden başka bir düşünce kalıbı. Yani "fazla ileri gittin" öyleyse al belanı. Muhatabınızın Düşünce özgürlüğü sadece "kabul sınırlarınız"a, hele hele "hoşgörününüz" insafına hiç bırakılamaz, bu gün hoş gördüğünüzü peki yarın hoş görmediğinizde ne olacak. A.İ.H.Komisyonunun "hatta düşünceleri açıklama özgürlüğü, sadece olağan karşılanan, zararsız yada önemsiz görülen bilgiler yada düşüncelerin açıklanması açısından değil, tam tersine, ayrıca devlete ve toplumun belirli bir bölümüne karşı gelen, onları şoke eden ve rahatsız eden düşüncelerin açıklanması açısından da geçerlidir." tanımı nasıl beynimizi şoke ediyor değil mi? Yani en kutsal değerlerimizin örselenmesine hazırlıklı mıyız? Hatta bırakın toplumun büyük bir bölümünü, dünyada sadece bir tek siz kalsanız ve sizin dışınızdaki bütün dünyaya meydan okusanız bile dünya size ve sembollerinize saygı göstermelidir. Ne romantik bir duygu değil mi?
İfade hürriyeti açısından; bir ülkede hürriyetin olmaması nedeniyle hiç konuşamazsınız, yada başka bir ülkede bazen konuşabilir ama genelde konuşamaz yada bazıları bazen konuşabilirken çoğunluk konuşmaz, bu halde konuşanların başına genellikle bir şey gelmez ancak bazen yada bazılarının başına zaman zaman bir şeyler gelebilir. Üçüncü ülkede ise kim ne konuşursa konuşsun konuştuklarından dolayı hiçbir endişe bile taşımaz. Bu ülkelerden hangisine benim ülkem diye sahip çıkabilirsiniz.
Gece uyurken kapınızın birileri tarafından çalınıp sizi bir yerlere götürme endişesini; ifade hürriyetinin uzantısı olan kişi güvenliği ve konut dokunulmazlığının yaşanılan hürriyet olarak algılandığı bu ülkede aklınızın köşesinden bile geçirmezsiniz her halde.
Sembollerin devlet memurları için kabul edilemez görülmesine kaynaklık eden ve hiçbir rasyonel temele dayandırılamayan "Kamusal Alan" sınırlaması, bireyi akıl ve irade sahibi olarak gören ve kamu çalışanlarının görev, yetki ve sorumlukları ile görev anında düşünce kalıplarından kaynaklanan zafiyetlerini denetleyen sistem içinde ne kadar anlamsızlaşmaktadır.
Bir vergi mükellefi olarak muhatap olduğunuz denetim elemanının Müslüman, ateist vs olması liberal çağdaş bir devlette sorun olabilir mi?
Kendisine yetki verilen her insanın bu yetkiyi kötüye kullanabileceği için ancak "yetki, yine yetkiyle sınırlanır" diyen Montesquieu’ya kulak vermek yerine yetki ve bütün sembollerini kullanma olanağını yok etmek daha kolay geliyor her halde.
Şüphesiz sorun bu kadar basit olmayıp her zaman sağduyu,akıl ve irade hakimiyeti söz konusu olamayacaktır. Ancak her halde cebir ve şiddet dışında cehalet ve çaresizlik ile beslenen birey akıl ve iradesinin dışına çıkabileceğinden, esasen devlete düşen bireyin akıl ve iradesi dışında seçim yapmasına zorlanmasına neden olan, varsa bu ortamı yaratan koşullarla mücadele etmek olmalıdır, hürriyetlerle ve sembollerle değil.
Ki bu akıl ve irade Allahın varlığının kabulü veya reddinin hatta insanoğlunun üstünlüğününde kaynağıdır. Bu esası inkar yaratılışında esasının inkarıdır.
Oysa, cehalet ve bireyin kendisine,topluma ve hatta yaratana karşı sorumsuzluğu ile beslenen "kayıtsızlık hürriyeti" bile bireyin kullanabileceği bir haktır.
Öte taraftan Yaratana teslim olmak, kulun hürriyetini sonlandırmış gibi görünse bile esasen kabul yada ret hürriyetini kullanması yanında yaratan dışında bütün beşeriyete karşı özgürleşebilmesinin de kaynağına dönüşebilmektedir.
İnsanoğluna tanınan bu geniş hak maalesef her türlü cebir ve şiddetle kirletilebilmektedir. Şüphesiz birey kendi hürriyetini kullanırken "zorlama" hürriyetini kullanamayacağı gibi, "karşılıklı bağımlılık" ilkesi nereye kadar hürriyet gibi klasik sorunun sınırını da tanımlamalıdır.
Aslınsa sorun dini yaşam hürriyetlerini ve sembollerini kullananların inandıkları dinin peygamberi bile yaratan tarafından sadece uyarıcı olarak gönderildiği halde taassup çukuruna düşüp seçme hürriyetini kullananlara karşı cebir ve şiddete kayabilecek düzeyde hoşgörüsüz olabilmektedirler. Ancak bundan daha önemlisi sembolleri taşıdıkları anlamlardan farklılaştırarak bu sembolleri devlete karşı hareketin sembolü gibi göstererek onları hedef tahtasına oturtup, zihinlerin kışkırtılması toplumsal mutabakat olanağını yok etmekte ve hürriyetlerin genişletilmesinde mesafe alınmasını zorlaştırmaktadır.
Sonuçta uzlaşı, bunun için de bilgi esastır. Uzlaşıyı ve toplumsal barışı yok eden korku, endişe, kışkırtılma, cebir, şiddet vs. hepsi özünde bilgisizlikten beslenmektedir. Şüphesiz her toplumda aldatılabilecek birileri olsa bile toplum bir bütün olarak yanlışta ittifak etmez. Öyleyse yine bilgi bu kadar önemli olduğuna göre bir şeyi görmezlikten gelmek, tartışmamak bilgisizliği artıracağına göre bireyin bilgiye ulaşması için ileri düzeyde çaba gösterilmelidir.
Bu meyanda bilgi edinme hürriyetinin genişliği diğer hürriyetlerinde kullanımını genişletmekte yada daraltmaktadır.
Edindiğimiz bilgiyle sadece kendi hürriyetlerimizi değil, bütün hürriyetlerin özellikle tam karşısında olduğumuz hürriyetlerin savunucusu olabilmeliyiz. Bu taraftarlığın değil, öz güven ve öz bilincin ürünüdür.
Zira kendi düşünce kalıbı dışındakilerin hürriyetlerini problem edinmedikçe sahip olunan bu hürriyet algısı monarşiden bile tehlikeli olabilir.Sonuçta,sendikacıları götürmeye geldiklerinde sesimi çıkarmadım, komünistleri götürmeye geldiklerinde sesimi çıkarmadım, beni götürmeye geldiklerinde kimse sesini çıkarmadı diyen Almana benzeyebiliriz.
Ve vicdanlarının sesini dinleme ihtiyacı hissetmeden başkalarının özgürlüğünü yok etmeye çalışanlar, "Özgürlüğün en yüce kanıtı olan Vicdanı taşıyorum" diyen Fichte’yi ne kadarda yanıltıyorlar.
Yaratanın Selam ismi; sizleri her türlü ayıptan uzak, afetten beri tutsun.. ve sizleri barış, huzur ve mutluluğun kaynağı, aşkın dergahı kılsın.
Yorumlar
!
Salı, 24/01/2006 - 19:47 — Kemal Zerbu konu hakkında söylenebilecek şeyler belliyken neden bu test anlamadım