renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

İgman Dağının Yalın Ayaklı Bilgeleri

İgman dağının eteklerinde İsevi dervişler yaşarmış. Bunlar İncil'de bahsi geçen son peygamberi beklerlermiş. Bir gün "Vakit tamam, artık gelmiş olmalı" deyip son peygamberi bulmak ümidiyle yalınayak yola koyulmuşlar. Yıllarca yürümüşler. Binlerce kilometre yol katetmişler. Ayakları kana bulanmış. Derken Medîne-i Münevvere'ye varmışlar. Medine'de önlerine çıkan ilk adama "Biz Allah'ın elçisini arıyoruz. Adı Muhammed" demişler. Adam "Ne yazık ki geç kaldınız. Allah'ın elçisi dün öldü" demiş. Dervişler içli, içli ağlamaya başlamışlar. "Ben Hattab oğlu Ömer" demiş adam. "Elçinin yakınıydım. Buyurun mescide geçelim, biraz soluklanırsınız. Bu arada ben size elçinin getirdiği mesajı anlatırım."

Dervişler teklifi şükranla karşılayıp, Peygamber mescidini kanlı ayaklarıyla kirletemeyeceklerini söylemişler. Bunun üzerine Ömer bin Hattab onlara sarı mesler hediye etmiş. Dervişler mesleri öpüp bağırlarına basmışlar. "Bir Peygamber dostunun hediyesini ayağımıza süremeyiz" demişler."Siz kimlersiniz?" diye sormuş Ömer bin Hattab.
"Biz İgumanlarız" demiş İgumanlar.
"Geldiğiniz ülkenin adı ne?"
"Geldiğimiz ülkenin adı yok."
"Peki sizin dilinizde yalınayak nasıl denir?"
"Bos."
"O halde ülkenizin adı biraz sizin dilinizden, biraz bizim dilimizden BOSNA olsun"
Yalın ayağımız.
(Hakan Albayrak-Ebuzer)

Srebrenitsa özelinde gerçekleştirilen Bosna ziyaretimize, sevgili bilge Aliya’nın meftun olduğu Kovaçi şehitliği ile başladık.Yaşantısında ve düşüncelerindeki samimiyeti hissettiren bir sadelik vardı bilgenin kabrinde.Dualar ettik,duaya muhtaç ellerimizi ve kalplerimizi Bilge Kral vesilesiyle Rab be yönelttik.

BİLGE KRAL

Bilgelik Krallıksa
Krallık bilgelikse
Biliyorum Kralsın
Kralsın bilge
Bilge Kralsın

İnanç yaşamaksa
Yaşamak inançsa
Biliyorum yaşıyorsun
Yaşıyor Bosna
Bilge yaşıyorsun.

Başçarşı Müslümanların içsel güzelliğinin taşa, toprağa, ağaca nasılda şekil verdiğinin nadide örnekleriyle dopdoluydu. Osmanlı eserlerinin yaşanan çağın soğuk betonlarına “İslam mayasıyla yoğruldu benim hamurum, güzide eller şekil verdi bana, direncimin sarsılmaz üstünlüğü budur” dercesine tertemiz duruşları ruhlarımızı silkeledi, göreceğimiz diğer şehirlere hazır hale getirdi bizleri.
Aslında bu eserler sadece başçarşı etrafında değiller. Saraybosna’nın çevresini saran tepelerden herhangi birinden bakacak olsanız şehrin her tarafında ki mağrur minareleri, şehitlikleri ve tarihi görür, koklarsınız. İgman dağı eteklerinden çıkan Bosna nehrinin şırıltısını duyarsınız.

Bosna nehri aldı bizi Zenica’ya götürdü nehir şehrin içinden geçerek yoluna devam etti,tatlı ve sessiz bir tebessümle “Allah’a emanet” diyerek.

Derin bir nefes aldık, vermeye fırsat bulamadan kendimizi Travnik’te bulduk. Travnik tam bir Vezirler şehri. Osmanlıda bir çok Vezir bu şehirden çıkmış, on dokuz Vezirin türbe ve mezarları bu şehirde bulunuyor ayrıca dünyanın bir çok ülkesinden cihad için gelen mücahidlerin kabirleri de var burada,bunlardan biride Türkiye’den gelerek şehit olan Müslümanlar arasından sembolleşmiş bir isim Şehit Selami Yurdan. Şehidin kabri başında düşündük bir ara. Onu buraya kadar getiren,savaştıran ve şehit kılan şeyin ne olduğunu. O'nun şahsında dünyanın herhangi bir yerinde zalimlere karşı mücahede eden aziz kardeşlerimizin muzafferiyeti için dua ettik.

Travnik’in meşhur tarihi kalesinden seyrettik birde Travnik’i, doyumsuz bir görüntüydü, görüntüye doyamadan aşağıya indik. Burada bir fotoğraf karesine yedi caminin minaresini sığdırmanız mümkün.

Bosna tam bir sular ülkesi.Her yerden ışıl, ışıl nehirler, dereler akıyor.Travnik’te şehrin içinden Plava akarsuyu akıyor. Aniden bastıran sağanak yağmur dile getiremediğimiz duygularımızla karışarak Plava’ya aktı ve bir çok şeyin şahidi olan Plava, niyetlerimize şahitlik yaparak yoluna devam etti. Selamlar sana Plava

Srebrenitsa ah Srebrenitsa
Yıkılsın gökler
Yarılsın yerler
Birleşsin binlerce acı dolu kalp
Hançer olsun
Çıkmasın zalim batının böğründen
Kazılan mezarlar dile gelsin
Tabutlar dile gelsin
Kemikler dile gelsin
Toplu mezarlar haykırısın
Alsın yüzüne çarpsın
Kıpkızıl kapkara zulmü
Batının utanmaz
Maskesi altından sırıtan pis yüzüne

Sabah namazından sonra çıktığımız yolculuğun/yolun üzerinde ki ölüm sessizliği vardığımız yerde göreceklerimizin habercisiydi sanki.Srebrenitsa yolu üzerinde ki Sırp yerleşim yerlerinden bize karşı yapılan hareketler, buz gibi bakışlarının altında varlığını hissettiren kin, yaşatılan işkencenin yeterli kanıtlarıydı. İlk olarak katliamın yapıldığı fabrikaları gördük otobüsümüzün pencerelerinden sonra yüzlerce boş mezarı ve mezar başlarında bekleyen binlerce insanı. On binlerce insana rağmen garip bir sessizlik vardı, insanlar konuşmuyorlar bazıları mezarların başında ağlıyor, dua ediyor bazılarıysa suskun gözlerle bakıyordu sadece. Evet suskun gözlerle...

Bosnalı hafızların okudukları Kur’an ağlamamak için direnen gözlerimizin direncini kırdı, ağladık kardeşlerimizle, kardeşlerimiz için, sessiz ve içten... Kürsüden konuşan Batı ülkelerinin temsilcilerinin yetersiz ve boş safsataları bu inanılmaz sessizliği bozmaya yetmedi. Anma programı ve ardından kılınan namazlar ile binlerce el göğe uzandı dualar edildi,aminler sessizdi. Yüzlerce tabut elden ele taşındı,mezarları bulunan ve mezarları bulunamayan binlerce kurban düşünülerek.

Saraybosna’ya doğru yola çıktığımızda hava karamıştı. Sırp yerleşim yerlerine yaklaştığımızda yakılan ateşler aydınlatıyordu gökyüzünü. Yollarda yakılan lastikler ve meşaleler, ateşlerin başında ki Sırpların bize karşı attıkları naralar ve yaptıkları sembolik el hareketleri her şeyi anlatmıştı. Acım ve öfkem birkaç kat daha arttı. Yola devam ettik.

Bir sonra ki yolculuğumuz Gorazde’ydi,dört tarafı dağlarla ve Sırp köyleriyle çevrili bu şehir savaşın en yoğun yaşandığı yerlerden biri. Şehrin her tarafını kuşatan Sırp keskin nişancıları, topçuları, tankçıları kara bir kabus gibi çökmüş Gorazde’nin üzerine, ölüm kusmuşlar dört taraftan.Kurşundan nasiplenmeyen bina kalmamış.İnsanlar açlıktan ölümle yüz yüze gelmişler. Askeri mantık ile bakıldığında şehrin mutlaka düşmesi gerektiğini söylüyor uzmanlar.Farklı bir pencereden bakıyoruz.Melekler yetişiyor Gorazde’nin imdadına,ferahlık veriyorlar mü’minlerin kalplerine. Aslanlar gibi direniyor şehir. Ders alıyor mu?Zalim Batı bilmiyoruz ama tarih yine bizimkileri yazıyor beyaz sayfalara.

Öğle namazını kılmak için girdiğimiz camide ki karşılaşma/karışma görülmeye değer. Boşnak kardeşlerimizle sarmaş, dolaş oluverdik. İki dakika içinde iki bin senelik muhabbet hasıl oldu aramızda. Teyzelerimizle fotoğraf çekildik; fotoğrafları göndermemizi istiyorlar,adreslerini aldık,gençlerinde mail adreslerini alarak ayrıldık camiden.
Gorazde’yi hakim bir noktadan gören dağa çıktığımızda, Sırp’ların çekilirken bıraktıkları tankları,ağır makinalıları gördük. Bir tekmeyle yuvarlamak istedim o pis demir yığınlarını. Kim bilir kaç canımızın canını yaktı o kara namlular.Burada bir kez daha gördük, savaşın ne kadar adaletsizce/kansızca yapıldığını. Ortasından geçen nehirle, tabiatıyla sade ve güzel bir şehir Gorazde. Buraların bizim olması münasebetiyle bir kez daha hamdediyoruz Allah’a ve rotamızı Mostar’a çeviriyoruz.

Hırvat topçuları tarafından vurulan Mostar köprüsünün yaraları tedavi edilmiş, iyi gördük kendisini.440 yıllık köprü her şeye rağmen, gençliğini yitirmeden ayaktaydı. Koski Mehmet bey camiinin minaresinden baktık birde Mostar’a, olağanüstü bir görüntüyle karşı karşıyaydık. Tüm Mostar’a yukarıdan bakıyorduk,dağın tepesine dikilen dev haç ise bize tepeden bakıyordu.

Evliya Çelebi Seyahatname adlı eserinde Mostar’da 48 adet cami olduğunu yazmış. Bunların çoğu savaş esnasında yıkılmış/yakılmış. Savaştan sonra yaklaşık 20 cami yeniden inşa edilerek yada restore edilerek ibadete açılmış.

Akşam üzeri Mostarın Hırvat tarafındaydık.Şehrin dışından da dikkat çeken, minarelere nispet yaparcasına yapılmış büyük bir kulesi olan kiliseyi gezdik.Kilisenin hemen karşısında gördüğümüz camide akşam namazını eda etmeye karar verdik. Bu caminin imamı tek başına bir ümmet sanki çünkü caminin imamı aynı zamanda müezzini ve cemaati.Biz cemaat olduk, şenlendik camide şenlendi bizimle beraber. İki yareni(imam ve cami)selamlayarak ayrıldık camiden.

Mostardan ayrılırken, o yüksek dağın tepesinde ki büyük haça bir daha baktık ve sevgili Aliya’nın bakmamızı istediği şekilde gökte ki hilale baktık. Bu manalı bakışlar yok etti tüm sembolleri. Bu vesileyle sevgili Aliya’yı bir kez daha andık.

Gezimizin son durağı Bihaç idi.Saraybosna dan gidiş/geliş 12 saat gibi uzun bir yolculuk ve fiziki yorgunluk; Bihaç’ta ki kardeşlerimizin sıcak konukseverliği, konaklama yerlerinde ki tabiat güzellikleri ile hemen unutuluverdi. Bihaç’ta savaş boyunca en çok direnen ve düşmeyen şehirlerimizden biri. Burada bir cami açılışına gelen Bosna Müftüsü Reis-ül Ulema Mustafa Ceriç ile karşılaşmamız kafilemize heyecan verdi gezimize ayrı bir renk kattı.

Bihaç’tan ayrılırken bizi uğurlamaya gelen dostlarımıza sadece el sallamamız yetmeyecekti, otobüsten indik sarıldık kucaklaştık, dualar ettik birbirimize. Nereden mi biliyoruz bize dua ettiklerini? Biliyoruz çünkü bizlerde onlar için dua ettik.

Bosna tarihiyle, tabiatıyla rüya gibi bir ülke.
”Selamunaleyküm” selamının evrensel güzelliğini doyasıya yaşıyorsunuz.Ayrılırken en sık kullanılan ifade ise “Allah’a emanet”. Boşnaklar Müslüman, dolayısıyla Müslümanları çok seviyorlar, Türklere karşı özel bir sevgileri var. Osmanlıdan sonra yapılan “İslam’dan uzaklaştırma” çabaları kısmi olarak etkisini göstermiş fakat közü söndürememiş, cevher hala duruyor kalplerinde. Bir çok yönüyle Türkiye ile benzeşiyor aslında. Burada yapılacak sahih ve gayretli çalışmaların çok bereketli olması muhtemeldir.

Unutmayalım ki Bosna “bizim evrensel ailemizin” vazgeçilmez kardeşlerinden biridir. İgman dağının eteklerinden hiç tanımadıkları resulullahı görmeye giden bu yalın ayaklı kardeşlerimiz için kardeşlik hukuku neyi gerektiriyorsa onu yapmalıyız.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Farklı bir Etimolojik (...)

(...)(semantic) bilgi de biz verelim: 375 yılında bugünkü Devlet-i Âli Osman'ın kuzey hinterlandından geçerek, irili ufaklı barbar kavimleri (Ki günümüz Avrupa'sının iskeletini oluşturan Germen, Saxon, Grek, Vandal gibi kavimlerdir) Galya'ya doğru iten ve Batı Roma İmp.'in yıkılmasına neden olan Hun (kun) göçü beraberinde Kuman, Kıpçak, Peçenek gibi Türk boylarını da taşımıştır. Adriya kıyılarına yerleşen Peçenek boyu zamanla Boşnak adını almıştır. [Peçenek=Boşnak]

Roma kaynaklarında Peçenek boyu için şu ifadeye rastlanır: "Sarı saçları bellerine kadar inen, uzun boylu, rüzgâr gibi at süren Türk süvarileri."

Bir başka rivayet ise özetle şöyledir: Anadolu'ya geçmek isteyen Peçenek süvarileri Bizans İmparatorundan gemi sözü alırlar. Ancak Boğaz'a gelen kalabalık Peçenek süvarileri İmparatorun gözünü korkutur ve İmparator sözünden döner. Geri dönmeyi gururlarına yediremeyen Peçenek süvarileri atlarını boğaza sürer ve binlercesi boğularak ölür.

Yıllar sonra Sultan II. Mehmed Han hazretleri gemileri karadan yürütüp Haliç önlerine indirdiğinde Bizans tarihçisi Notoras şöyle der: "Bu nasıl bir millet ki, gemileri karadan atları denizden geçiriyor."