renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

İnsan Olan Herkes Karşı Çıkmalı!

Ben rüzgârların özgürce estiği, gün ışığının önünü kesen hiçbir engelin bulunmadığı bozkırda doğdum. Ben herkesin, her şeyin özgürce nefes alıp verdiği, duvarla, çitle, telle çevrilmemiş bozkırda doğdum. Orada ölmek istiyorum. Duvarların arasında değil!

On Ayı, Comanche Kabilesi

Geçtiğimiz günlerde Aydın Üniversitesi’nin yönetmenliklere aykırı olarak öğrencilere imzalattığı kılık kıyafet taahhütnamesi ile şok olduk.

Üniversiteler düşünce, ifade, din ve inanç özgürlükleri ile eğitim ve öğretim gibi en temel insan hakları karşısında yasakçı değil özgürlükçü bir tavır alması gereken kurumlar olması gerekmiyor mu?

Üniversitelerde kılık- kıyafet serbestliğinin; hiçbir din, inanç, düşünce, ırk, grup ve cinsiyet ayrımı yapılmaksızın bütün öğrencilere özgürlük tanıması, demokrasinin en önemli işlevlerinden biri olmalı değil mi?

Üniversitelere bakmadan önce, daha doğrusu olayın sadece sonuçlarına bakmadan önce kökenine inmekte fayda var. Lenin: “Üniversiteler toplumun tüm çelişkilerini yansıtan küçük birer aynadır” demişti. Bizler üniversitelere bakarak toplum hakkında fikir sahibi olabiliriz, bu doğru. Ama bunun tam tersini söyleyerek de, yani bir topluma bakarak üniversitelerin durumu hakkında da fikir elde edebiliriz.

Malumunuz üzere, geçenlerde Gazeteci-Yazar Balçiçek Palmir, 'mahalle baskısı' tanımlamasını dillerine dolayanlara madalyonun diğer yüzünü göstermiş, “Hayatımda ilk defa başkalarının yaptıklarından bu kadar utandım. Elinizi vicdanınıza koyun. Bu yapılanlar ayıp değil mi? Günün birinde türbanlı biri sizden bir yardım isterse el uzatmayacak mısınız? Biz böylesine insanlıktan çıktık mı?” sorusuyla bu ülkede oynanan oyunların temeline inmişti. Balçiçek Pamir üç olayla sordu: “Yeme-içme, gezme, denize girme hakkı yok mudur? Hayatımda ilk defa başkalarının yaptıklarından bu kadar utandım. Zaten birilerinin amacı toplumu bölmek, bizi böylesine garip insanlar haline getirmek değil miydi? Peki, biz niye alet oluyoruz?”

Toplumu bölerek; insanları kutuplaştırarak din, dil, ırk, mezhep, meşrep… farklarıyla medeniyet inşasına zincirler vuranları daha ne kadar besleyeceğiz boynumuzda?

Allah’tan korkarak, cenneti, cehennemi hesabı düşünüp de hayatına yön vermeye çalışan, değil bir insanı bir canlıya zarar vermekten kaçınarak ileriyi düşünen çağdaş insanlara nasıl “ortaçağ zihniyeti” muamelesi yapılıyor, anlamakta güçlük çekiyorum açıkçası. Bizleri ortaçağ zihniyetine gömüp, feodal yapıyı devam ettirmek isteyenler; güçsüzü ezmeye, fakirin hakkını (ç)almaya çalışanlardır bu ülkenin huzurunu bozanlar. Eşkıya yasaklarıyla insanların en doğal haklarını; özgürlüklerine dil uzatıyorlar.

Freire Ezilenlerin Pedogojisi kitabında şöyle der: “Özgürlük fethedilir, armağan olarak alınamaz. Özgürlüğün izini, sürekli ve sorumlulukla sürmek gerekir. Özgürlük insanın dışında bir ideal değildir; mit haline gelen bir fikir de değildir. İnsanın yetkinleşme arayışının olmazsa olmaz bir koşuludur.”

Yıllar önce Siyaset Meydanı programında bir aydınımız: “Bu ülkede mazlumun dini sorulmamalı, mezhebi, meşrebi, ideolojisi sorulmamalı. Mazlumsa eğer herkes arkasında olmalı, olmalıyız” deyip eklemişti: “Çünkü düşünceye yönelik, inanca yönelik her saldırı bir doğal afet gibidir. Bir zelzele gibidir. Ve düşünceyi yasaklayan her türlü yasak eşkıya yasağıdır. İnsana yönelik bir hakarete, ‘insan’ olan herkesin karşı çıkması gerekir.”

Bir toplum niçin farklılaştırılmak istenir? Çünkü toplumu bölmenin, toplumda huzursuzluk çekememezlik çıkarmanın en iyi yöntemidir farklılaştırmak; diğer bir tabirle soylulaştırmaktır. Chicago Ekolü’nün temel sloganlarından olan "Toplumsal dönüşme kendini mekânda yansıtır" önermesine, üniversitelerin içinde bulunduğu durumu ele alarak idrak edebiliriz.

Toplumda yaşanan sürtüşmelerin, üniversiteye sıçramaması kadar doğal ne olabilir?

Düşünün, üniversiteyi kazanacaksınız, ama kazandığınız üniversitede “örtünmeyeceğim” belgesi önünüze konarak imzanız istenecek, eğitim alıp-alamama gibi bir problemle karşılaşacaksınız… Bu nasıl bir mantalitedir, bu nasıl bir davranıştır, bu nasıl insanı bir kafese kapatarak tutsak bırakma zevki ve isteğidir bilemiyorum.

Eğitimin amacı insanı özgürleştirmek değil midir? İnsan tutsak bırakılarak nasıl özgürleşecek?

Modern dünyanın kıskacına alınmak istenen üniversite öğrencileri, ahireti unutturup dünyayı merkeze alarak yaşama biçiminin baskısıyla karşı karşıyalar. Bilinçaltına yapılan bu baskı, Baudrillard’ın post-modern dünyanın anahtar kelimesi olarak gördüğü ‘gibi olmak’ kavramını hatırlatıyor. ‘Olma’nın yerini ‘gibi olmak’ aldığında, insanlar doğrudan görüntü ile gerçekleşebilecek bir kimliğe bürünüyor. İçi boş bir kimliğe. Oysaki bizim medeniyetimin ontolojik bir ilkesi “Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol” ilkesidir. Bu ilkeye örnek olarak İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin anekdotu zikredilmeye değer. Ebu Hanife bir gün çocukların yanından geçerken, çocuklardan birisi “Şu adamı görüyor musunuz; O sabaha kadar namaz kılıyor” demiştir. O zamana kadar ancak gecenin belli bir kısmını ibadet ile geçiren Ebu Hanife ‘göründüğü’ gibi olabilmek için, başkalarının kendisi hakkındaki hüsn-i zanlarına uygun davranışta bulunabilmek için bütün geceyi ibadet ile geçirmeye başlamıştır.

Ülkemizde yıllardır belli merkezler tarafından bir cephe haline getirildi başörtüsü. Ve daha da önemlisi bir çatışma unsuru olarak kasten muhafaza ediliyor. 1995 yılında Medeniyetler Çatışması teziyle ortaya çıkan Huntington, esasen İslâm'ı 21. asırda bütünüyle etkisizleştirme planının zihnî zeminini hazırlamaya çalışıyordu. Özellikle Soğuk Savaş’ın ardından ideolojik kamplaşmanın artık son bulduğuna inanan Huntington, ulusların bundan böyle daha çok ait oldukları kültürel gruplardan kaynaklanan sebeplerle bir çekişme içerisine gireceğini söylüyordu. Ülkemizde de cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren bu anlayışın oluşması için gayret sarf edilmiştir. Örneğin İş Bankası’na memur alınırken, memurlar başı açık bir şekilde işe başlarken, çaycı ya da hizmetçi statüsünde işe başlayan kadınların başlarını örtmeleri özellikle istenmiştir. Bu çekişme maalesef ülkemizde hâlâ devam ettirilmek isteniyor birileri tarafından. Kültür, inanç, adet ne olursa olsun bir insanın başını kapatmasına engel olunmaya çalışılıyor. Her sene üniversitelerin açılmasıyla gündem oluşturuluyor. Üniversiteyi kazanan öğrenci düşünsel eylemde kafese kapatılmak isteniyor.

Ancak, sınırları belirleyip, belirlendiği sınırların içinde atları özgür bırakmak, bilimin ve entelektüel yaratıcılığın önünü kapatır. Geleceğin üniversitelerinin sömürüyü ve baskıyı meşrulaştıran kurumlar olmaması için, hakikat peşindeki yolcunun üreteceği değerleri kendi toplumuyla ve daha genel anlamda insanlıkla paylaşabilmelerini sağlamak, özgün fikirlerin yeşerip insanlığa bir katkı sunabilmeleri ve medeniyet inşasına katkı sağlayabilmeleri için öncelikle en aykırı fikirlerin bile rahatlıkla dile getirebilme imkânına sahip olmalıdır.

Bırakınız fikirleri, fikirden öte giysilerine bile tahammülsüzlüğün olduğu bir ülkede bilimden, özgürlükten, düşünce üretmekten nasıl söz edeceğiz?...

Düşünmek insanoğlunun en büyük erdemiyken, sırf giysisinden dolayı “senin düşünmeye hakkın yok” psikolojisi ile nasıl ileriye gideceğiz?...

Bırakınız ileriye gitmeyi, bu insana yapılan zulme başkaldırmayarak hakkını nasıl ödeyeceğiz?...

Yunus Emre Tozal
Genç Dergisi, Ekim 2008

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

onlar da biliyor!

bu konuyla ilgili nezaman bir yazı okusam düğümlenirim, kalbim çarpar. konuşmayı zaten beceremem sulu gözlülükten midir,acıdan mı bılmıyorum.adaletsızlık haksızlık ne varsa hepsı dahıl bu yasananlara.aslından bunu reva gorenlerde farkında. dayandırdıkları mantıklı bır sebep olmasa da surup gıdıyor bu durum.çalınan hayaller, geri gelmeyen yıllar.yaşanası tek bır hayatımız varken bırılerının bu yaşama el koyması..bazen, açıcaz mecburen, boşuna mı okuyoruz diyenleri duyuyorum.bazende bu halden hiç rahatsız olmayanları..başörtü meselesi tam halledilmeye çalışılırken yükselen sesler: yasak kalksa da ben açık girmeyi düşünüyorum derslere. hocalar kapalı gelirseniz dersimden geçemezsiniz demiş.kimisi de bu tehtidi almamış ama yinede tedbir! alıyormus kendince.hem zaten okulda kapat iş hayatında yine aç oyuncak mı canım bu deyip açılan arkadaşlar..bu meselenin acısını yüreğinde hissedenlere selam olsun..Yazınız için allah razı olsun..gönlümüzden geçenlere tercüman oldunuz..

Başörtüsünün Evrimi

Yazarın kaburgasını orta yerinden çatlatan acıya ve okuyanın omurgasını sızlatan sancıya saygı duyaraktan;

Bir düşünceye yahut eyleme karşı çıkmak için ilk olarak onu bütüncül bir teyakkuzla algılamak gerektiğini düşünüyorum. Bu ülkede yıllardan beri bu yasağın hangi emel uğruna gerçekleştirildiğinin farkına varmalıyız ilk önce. Yıllarca bu meselenin yılmaz savunuculuğunu acizane yapmak isteyen biri olarak, şer odaklarının başörtüsüyle alıp veremediğinin olmadığına inanıyorum. Onların amacı başörtülü insanların bu kutsal bayrağı başlarından çıkarıp atması değil. Aksine başörtüsü daha doğrusu tesettür kavramının içinin boşaltılmaya çalışılmasıdır tüm amaç. Üniversitede öyle yada böyle açmak zorunda kalan insanlar, başörtülerine türlü türlü şekil veren insanlar, bir mısır prensesinden daha süslü ve şatafatlı giyinip ortalıkta deniz feneri gibi gezen insanlar, her türlü haramın olduğu reel ve sanal dünyada yer alan başörtülü insanlar, bunu doğrulamıyor mu? Gittikçe üstündeki kumaşı azaltan bir topluma dönüşüyoruz. 2 senede bir 10 cm azalma oluyor ve biz hala çıkıp karşı mahalleye taş atıyoruz. Yahu hiç mi görmüyoruz bizden olanların avuçlarının içinde sakladığı taşları?

Öyle bir hava oluşturulduki, başörtülü insanların büyük çoğunluğu hakikaten kendilerini öz halleriyle medeniyetten ırak kabul ettiler. Ve zamanla esnemeye düçâr oldular. Fikritepe korusunda, Facebook ortamında kendilerini rezil rüsvay eyleyen kişiler, şer odaklarının ellerini ovmaları için yeterli sebep oldular şükür. Çarşaf giyen insanlara artık İslami kesimin büyük çoğunluğu bile 'öteki, çağdışı' gözüyle bakar oldu. Ve gittikçe kötüye gidiyoruz. Converse giymeyene dik saçlı sevgili yok artık. Vakko takmayana kurumsal iş yok artık.

Tabiki konu bayanlar üzerine olduğu için karşı taraftan dem vurduk. Yoksa erkeklerin de ne tür bir yozlaşı içinde olduğundan haberdarız. Yanlış anlaşılmasın.

Biz ne dersek diyelim, havanda su döveceğiz. Ne de olsa yarın bir gün bir defilede, bir İmam Hatip gecesinde, bir yeşil pop konserinde yine ahlar vahlar içinde kalacağız. En iyisi Ve-l Asr'a sığınmak. Ondan efdal merhem yok şimdilerde.

Deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa, ne biçim bir dünyadır burası!
Andrei Tarkovsky ( Nostalghia )

Bunun adı zulümdür, Bu böyledir…

seher kula hanfendiye teşekkürlerimi sunuyorum. selam olsun haksızlıklara karşı susmayanlara...

yusuf baybars beye gelince,

azizim, eyvallah, aynayı kendimize çevirelim, yanlışlarımızı görelim, kendimizi sorguya çekelim...

yalnız anlatmak istediğim, bu zulmün devam ettiği... başörtüsünün içi bir şekilde boşaldı, boşalttırıldı. Başörtüsünün içinin boşalttırılmasında modernizmin, öz değerlerimizden kopuşumuzun, neyi savunup neyi savunacağımızı bilmediğimizin sebepleri bence daha ağır basıyor.

Mustafa İslâmoğlu bir tefsir dersinde şöyle demişti, unutamıyorum:

“İnsan hayran olduğu nesneye eninde sonunda gelir, tapar.” Sonra da Hz. Musa kıssasını örnek vermişti. Tefsirinde de geçiyor.

Örnek şu: Allah niçin İsrailoğullarına inek kesmelerini emrediyor? Çünkü zamanı gelecek ineğe tapacaklar. O yüzden Allah en sevdiği “şey”le imtihan ediyor.

Şu sözü daha önceden de kullanmışımdır: Ali Şeraiti der ki: “Av avcıya tutkun!”

Biz aynı bu durumdayız. Ne zaman bu hayranlık/eziklik üzerimizden kalkarsa o zaman hakikate ulaşacağımızı düşünüyorum/inanıyorum/umut ediyorum.

Bu süreçte başörtüsüne tahammül edemeyen insan(cık)ları da görünce tepem atıyor, boğazım düğümleniyor, dayanamıyorum.

İnsanlıktan medeniyetten nasibini alamamış insanlar başımıza hoca kesiliyor, doktor kesiliyor, bilmişlik taslıyor. Sosyolojik açıklamalar yapıyor. Daha neler…

Geçen sene aldığım seçimlik sosyoloji dersini, Türkiye’nin en önemli Prof.lerinden birisinden aldım. Tüm öğrenciler birleşip bu zulme isyan ettiği halde hoca sosyolojik açıklamalar yapmaya kalkıştı, konuşamadı.

Orada saçı başı boyalı, küpeli arkadaşımın söylediği söz vardı:
“Hocam biz oramızı buramızı sallayarak geçiyoruz kapıdan, bu arkadaşlar niçin başörtüsüyle geçemiyorlar, bunun akılla mantıkla bir ilişkisi yok. Bu zulmü savunanlara acıyorum, gelecek kuşaklar, çocuklarımız bu zulme maruz kaldığımız için ve durduramadığımız için lanet edecek.”

Bunun adı zulümdür,
Bu böyledir…

ulvî ukdenin câm nedâmeti

-- http://tenkafesi.com --

zalim ve mazlum ekseninde

Değerli Yunus Emre,

Muhakkak zulüm devam ediyor ve bizler de şuurunu hala kaybetmemiş Müslümanlar olarak bunun farkındayız. Ben yorumumda zulme feryat ve açılımlar getirmekten ziyade kendimizi yorumlamamız gerektiğini savundum. Çünkü küffarın azığı zalimliktir ve bu onun hayat menbasıdır. Hiçbir zulmün âbâd olmayacağını bize Kuran söylüyor. Ben bu açıdan hadiselere zalim değilde mazlum adesesinden bakmanın daha doğru yorumlar ve yaptırımlar getireceğine inanıyorum.

Dünyanın dört bir yanında devam edegelen zulümler hepimizin canını acıtmakta, amenna. Ama zalime sövmekle senelerdir elimize ne geçti? Zalim zulmüne devam ediyor hala. Nasıl ki şarkı 'Zalimin zulmü varsa, sevenin Allah'ı var' diyor ve hoş bir söylemle birlikte kişiyi atalete itiyorsa, bizler de zulmün âbâd olmayacağını söyleyen Rahman'a güvenmeli, rahat olmalı ama asla gayretten ve direnişten vazgeçmemeliyiz.

Bunca kişi yozlaşan medeniyete şapka çıkarıp materyalizmi selamlıyorsa, zalimi amacına ulaştırmakta ve ellerini ovuşturtmaktayız demektir.

Kısaca azizim, bu ülkeye başörtü direnişini, başörtünün savunabilirliğini değil, başörtünün hakkının nasıl verileceğini anlatmak lazım. Muhafazakâr aile bireylerinin evlatlarına başörtüsünü anlatmadan sadece takmalarını istemesi ile sistem çakallarının başörtüsünü yasaklaması arasında Müslüman hayatiyeti açısından herhangi bir fark göremiyorum. Çünkü her iki durumda da kişi yaptığı eylemin kudsiyetini fevkedemez.

Biraz daha ahlak, biraz daha şuur kısacası..

Deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa, ne biçim bir dünyadır burası!
Andrei Tarkovsky ( Nostalghia )

Dinden eden dizileri izleyen "biz"ler...

Eyvallah Yusuf bey,
Söylediklerinize katılmakla birlikte birkaç hususu eklemek istiyorum.

Yazı da, ciddi bir modernizm eleştirisi, “ötekileştirilme” sürecinden hareketle “ötekileştiğimizin” eleştirisi de yapılabilirdi. Ancak bundan ziyade bu yasağı savunanların zihniyetini sorguladım.

Farklı yazılarımda değindiğiniz konuya da değindim ama bu konu biraz da bu yasağın olmayan mantığını, izahını ortaya koyma çabasında yazıldı. Aydın Üni.’nin haberini ilk gördüğümde şok oldum.

Mazlum açısından bakalım hadiselere, buna katılıyorum. Ve sövmüyorum zalime, sövenlere de diyecek bir lafım yok. Sövmekle çözüm üretilmiyor, nefisler tatmin ediliyor belki. Ama belirttiğim gibi niçin mazlum bırakılışımızın sebebiydi sorduğum.

Bu manada herkese Mustafa Kutlu’nun son kitabını (Huzursuz Bacak) şiddetle tavsiye ediyorum.

Nasıl ötekileştiğimizin tablosu ortaya konmuş.

Şimdi bir haber okudum. Başlığı: Bu diziler dinden eder…
Bu dizileri sorgulamayalım.
Bu dizileri izleyen bizleri sorgulayalım.

Selametle

ulvî ukdenin câm nedâmeti

-- http://tenkafesi.com --