Ortaçağ’ın Hıristiyan Batı Avrupa Uygarlığı, 1789’daki Fransız İhtilali’yle son nefesini verdiğinden beri “iktidar”da bulunan modernite, çok uzun zamandır tüm dünyayı meşgul etmekte. III. Ahmet devrinden beri kültürel olarak, II. Mahmut devrinden beri de siyasi olarak moderniteyle -“Avrupa’yla” demiyorum- etkileşim halinde olan Osmanlı coğrafyası -ve uygarlığı-, modernite ve modern uygarlık karşısında zaafları olduğunu erken dönemlerde hissetmekteydi; tarihten bildiğimiz örnek alma, taklit etme, aynen benimseme gibi davranış ve uygulamaların temelinde bu hissiyat vardı. Ne var ki, toplumların doğal direnci -zayıf veya güçlü olabilir-, genelde devlet eliyle yürütülen değişimlere “eski” özlemiyle karşılık vermekteydi. Bu karşı koyuş yalnızca sıradan insanların değil, okumuşların ve entelektüellerin arasında da hayat bulmaktaydı ki, bugün özellikle “İslamcılık” diye genel bir isimlendirmeye tabi tutulan “muhafazakar” akımlar, işte bu entelektüel tepkilerin eseridir. Aralarındaki düşünce ve yorum farklılıklarına karşın bu akımlar arasında bir takım ortak aksiyomlar olduğu da bilinmektedir. “İslam medeniyeti” denen, bir tür “altınçağ”ın varlığına olan derin inanç ve bu “İslam medeniyeti”ni tekrar diriltmeye yönelik amaç, başlıca ortak yanlardır. Bu yazıda, “İslam medeniyeti/uygarlığı” kavramı üzerine eleştiriler getirilecektir.
Öncelikle medeniyetin/uygarlığın ne olduğu hakkında fikir beyan etmek gerekiyor. Türkçede “uygarlık” olarak da isimlendirilen bu kavramın gerek Batı Asyalı(“Ortadoğulu”) gerekse de Batı Avrupalı adlarının kökünde “şehir” kavramı yer alır ve uygarlığın şehir merkezli bir yapılanma olduğunu işaret eder. Şehirler, -şimdiki hallerine göre çok daha küçük olmalarına rağmen- hemen hemen on bin yıllık bir zamandan beri insanoğlunun yeryüzündeki temel eseri olma niteliği taşımaktadır ve bilinen en eski uygarlıklar olan Sümer ve Mısır’ın oluşumdan beri, yaklaşık altı-yedi bin senedir de uygarlıklar insanoğlunun keşfettiği en etkin organize yaşam stilidir. Belli bir yöreye yerleşmiş olan insan topluluklarını uygar olarak nitelendirmemizi sağlayan en temel nitelik, bu insanların toplumsal bir işbölümü içinde yaşıyor olmalarıdır; herkesin kendi işini kendisi yapmaya kalkıştığı bir topluma veya herkesin aynı işi topluca yaptığı bir topluma, ne kadar kalabalık ya da zengin olursa olsun, uygar denemez. Bu açıdan bakıldığında köylüler uygar değildir. Ancak bir şehrin yörüngesinde bulunan köyler uygar yaşamın niteliklerini edinebilirler; kendi içlerinde işlerde uzmanlaşarak ayrılmalar yaşanabilir veya bizzat köy olarak şehrin toplumsal işbölümü sisteminde gıda üreticisi vs. gibi bir rolle şehrin uygar sistemine doğrudan bağlanabilirler. Yani bu tür köyler yarı-uygar veya uygar sayılabilir. Yine de görülebildiği gibi, bunu sağlayan köyün kendisi değil şehirdir. Köyler, kasaba ve başka şehirlerle giderek etki alanını genişleten uygar toplumun toplumsal düzenini sağlamak için siyasi organizasyonlar kurma yoluna gidilir ki, bu, siyasi organizasyonların bilinen en etkili versiyonu olan devlet kurumudur. Böylece devlet uygar toplumun bir ön gerekliliği olmasa da, uygar toplumun kabuğunu kırmasını ve sürekliliğini sağlamak için ihtiyaç duyulan çok önemli bir unsurdur denebilir. Zaten bilinen tüm uygarlıklarda devlet yapılanmaları vardır; yalnızca geniş alanlara yayılan uygarlıklar değil, tek bir şehir ve çevresinden ibaret olan uygar toplumların da, şehir devletinden imparatorluğa uzanan versiyonlar içinden bir devlet tarzını seçmiş olduğu görülür. Burada son olarak, uygarlıkla ilgili vurgulanması gereken çok önemli bir konu da, uygarlıkların insan eseri olduğu, kendileri öyle iddia etseler bile herhangi bir kutsallık ya da insanüstülüğe sahip olmadıklarıdır.
“İslam medeniyeti”nı meydana getiren diğer kavram olan İslam üzerinde de bir miktar durulmalıdır; “İslam” nedir? Sanırım İslam’ı dışarıdan bakarcasına anlatmanın gereği yok; bir Müslüman olarak İslam’ın ne olduğuna, özellikle uygarlık bağlamında değinmeliyim. Öncelikle şunu hatırlatmakla başlanmalı; “Allah indinde din, İslam’dır”. Allah indinde dinin İslam olması, İslam’ın her türlü maddi ve insani unsurdan, ayrıca zaman bağlamından bağımsız olduğunu sonucunu beraberinde getirir. Hz. Adem’den bu yana peygamberlerin hepsinin tebliğ ettiği şeyin İslam oluşu ve her insanın İslam üzere doğuyor oluşu da İslam’ın her türlü insani icattan beri olduğunu, insani ögeler olan kültürel veya “uygarlıksal” unsurların İslam’la doğrudan bağlantılı olmadığını “haykırır”. İslam’ın Son Peygamber’in aracılığıyla hatırlatılan “nihai versiyonu”, son kez uyarır insanoğlunu, Allah’ın ipine sarılın, der. Arap ve Arap olmayanın arasında, Allah’a yakınlık haricinde hiçbir hiyerarşi olmadığını ilan eder ve müminler kardeştir, der; aslında Adem’in tüm çocuklarının kardeş olduklarını hatırlatır, ama bunu kabul edenler birbirleriyle kardeş kalmıştır. Bu şekilde İslam, ne Araplığı ne de Acemliği reddeder, ırkî, kültürel ve “uygarlıksal” farklılık ve ayrılıkların varlığı tasdik edilmiştir; hatta Allah’ın bu kadar farklılığı, kavimler birbirleriyle tanışıp görüşsün diye yarattığını belirterek bu farklılıkların gerekliliğini de açıklamış olur. Bu durumda Müslümanların hangi milletten, ırktan, uygarlıktan olursa olsun, birbirlerini gözetmeleri ve var olan ayrılıkları düşmanlık vesilesine çevirmek bir yana, bunları Tanrısal bir amaca hizmet etmelerinden ötürü korumaları gerektir. Bu yükümlülük bir yanıyla açık bir Tanrısal emre karşılık gelmesinden kaynaklandığı gibi, herhangi bir insani kurumun (uygarlık, kültür, devlet, şirket vs.) son tahlilde değersiz ve anlamsız olduğu gerçeğinden de kaynaklanır, hiçbir beşeri organizasyonun düşmanlık veya keskin ayrılıklar doğurmaya değer olmadıklarından; isterse bu beşeri organizasyonun başına bir “İslami” sıfatı yerleştirilmiş olsun.
İslam, insanlara unuttukları veya unutmaya mütemayil oldukları “hakikat”i hatırlatarak, ölüp de “eski frekanslarına” döndüklerinde, “ev”lerini “bıraktıkları” gibi bulmalarına yardımcı olur. Yaşadığınız bu dünya insanların gerçek evi değildir, der İslam; zaten Allah’ın indinde bütün dünyanın ve üzerindeki mülkün hiçbir kıymeti yok değil midir? İşte bundandır ki, Allah kendi kelamında, insanlara bu dünyada neyi nasıl yapacağını ayrıntılı düzenleyen çok az emir vermiştir; bir uygarlık tarzı va’zetmemiştir. İnsanlar yaşadıkları yerlere ve şartlara göre kurumlar kurabilme yeteneğiyle zaten donatılmıştır, Kur’an da kurulan bu kurumların ayrılmaması gereken ilkeleri altını çizerek vurgular. Peygamber ise kendi yaşadığı ortam ve şartlar dahilinde, toplumunu İslam’ın öngördüğü ilkelerle “onarmış” ve böylece bir örnek teşkil etmiştir. Böylece Müslümanlardan beklenen, Arabî bir uygarlık kurmaları veya kurulmuş Müslüman Arap uygarlığına tabi olmaları değil, kendi kültür ve uygarlıklarını İslam’ın ilkeleriyle “onarmaları” ve Müslüman bir medeniyet haline getirmeleridir. Dahası İslam insanlardan uygar, yani şehirli-yerleşik-devletli bir hayat yaşamalarını da istemez; bir Müslüman uygar olabileceği gibi gayri medeni/barbar, yani kabileli-göçebe-devletsiz bir topluluğun üyesi de olabilir (burada “barbar”ın veya “medeni”nin değer yargısı taşımayan açıklayıcı kavramlar olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekir; “barbar” vahşi demek değildir), hatta pekala yalnız bile yaşıyor olabilir. Uygar bir Müslüman, uygarlığını İslam’la uyumlulaştırırken, “barbar” bir Müslüman da kabilesel kültürünü İslam’la uyumlulaştırmalıdır.
Kısacası İslam bir uygarlıkla özdeşleştirilemez; bu, İslam’ın “evrenselliğiyle” diğer bir deyişle zaman ve mekandan bağımsızlığıyla çelişir. Üstelik İslam medeniyeti diye bir şey hiç var olmamıştır; tarih boyunca “İslam uygarlığı” ile değil, Müslüman uygarlıklarla karşılaşırız. Peygamber a.s.ın kurmaya başladığı Müslüman Batı Asyalı Arap Uygarlığı, 1258’de Moğollar’ın Bağdat’ı ele geçirmeleriyle sona ermiştir. Buna karşılık Müslüman Endülüs/İspanyol Uygarlığı, Hıristiyan İspanyol Uygarlığı’nca ancak 1492’de ortadan kaldırılabilmişti. Müslüman Arapların fethiyle yıkılan Mecusi İran/Pers Uygarlığı’nın, zamanla Müslümanlaşan kültürüyle önce Büveyhilerde, sonra Selçuklularda etkisini hissettirdiğini ve Safeviler’le beraber açıkça Müslüman İran Uygarlığı olarak tekrar dirildiğini görmekteyiz. Çözülmeye başlamış Doğu Roma Uygarlığı’nın ise Müslüman Türklerce Osmanlı Uygarlığı olarak bildiğimiz Müslüman bir uygarlığa dönüştürüldüğünü de söylemek mümkündür. Örnekler çoğaltılabilir, ancak hepsinde varılacak nokta odur ki, farklı kültürel geleneklere sahip toplumlar, aynı din, İslam tarafından çerçevelendirilmekle birlikte ayrı uygarlıklar meydana getirmişlerdir. Bunlar elbette ki, Müslüman uygarlıklar olarak sınıflandırılabilecek kadar birbirlerine belli bir yakınlık içerisindedirler ve İslam tarafından birleştirilerek “doğal müttefikler” haline getirilmiştir, ancak tekil bir “İslam uygarlığı” -teorik olarak imkansızlığı bir yana- gerçekte hiç var olmamıştır.
İslam’ın beşeri kurum ve geleneklerle özdeşleştirilemeyecek geniş bir çerçeve öngörüyor olmasından dolayı, sadece “İslam uygarlığı” değil, “İslam sanatı”, “İslam mimarisi”, “İslam ekonomik sistemi”, “İslam devleti” vs. gibi pek çok kavram da aslında varolmamış, zaten hemen hepsi 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılda icat edilmiş, politik kavramlardır. Bu tür isimlendirmeler, yalnızca gerçeği yansıtmamakla kalmamakta, Müslüman olmayan toplum ve bireylerde İslam’ın yanlış anlaşılmasına neden olmaktadır. Tıpkı Budizm, Konfüçyüsçülük, Taoizm gibi dinlerin Doğu Asya uygarlıklarının kendilerince icat ettikleri inançlar olduğu gibi, İslam da, Batı Asyalı(“Ortadoğulu”) eski inançlardan “evrilmiş” bir icat gibi algılanmaktadır. Bir Batılı, yaşadığı modern uygarlıktan soğuduğu için farklı uygarlıklara “yönelir”; Doğu Asya dinlerine yönelen bir Batılı, aslında bir Doğu Asyalı olmaya çalışmaktadır. Aynen bunun gibi, Müslüman olan bir Batılı da, en azından ilk etapta, Batı Asyalı olmaya çalışmaktadır. Biz Müslümanlar, kendi kültür ve anlayışımızı İslam’la özdeşleştirme eğiliminde olduğumuzdan, İslam’ın “evrensel”e hitap eden yönünün görülmesine bizzat biz engel olmaktayız; biraz da bu yüzden İslam’ın “hakikat”e olan çağrısıyla Müslüman olan gayrimüslimlere çok rastlanmıyor. Müslüman olan Amerikalı boksörler tipik bir örnektir; sert hayat tarzları, hele bir de hapse düşmek gibi mağduriyet içerikli bir unsurla da tanışmışsa, bu boksörlerin, günümüz Müslümanlarının -en azından sesi duyulanlarının- hayata ve dünyaya hem “agresifçe” hem de mağduriyet psikolojisiyle yaklaşmalarından kaynaklanan imajlarına yakınlık duyup Müslüman olduklarına çok kez rastlanmıştır. Misalen adı John ise -ki bu isim Yahya isminin, yani bir peygamber isminin İngilizceleşmiş halinden başkası değildir- Abdulcabbar, Abdülkerim vs. gibi, adeta Batı Asyalılık haykıran bir isim seçtikleri sık görülür; bu şekilde farklı bir uygarlığa “transfer olduklarını” ilan ederler. Elbette ki, gerçekten imanî yakınlıkla Müslüman olanlar veya daha sonra imanları uygarlıksal bağlılıkları geri plana atacak kadar gelişenler vardır ve onlar bu tahlilden beridirler; ancak görülen genel durum da ne yazık ki budur. Örnekler çoğaltılabilir, ama yine elimize geçecek sonuç, İslam’ı bir veya birkaç uygarlıkla özdeşleştiren yaklaşım, önerme ve isimlendirmelerin İslam’ın imajını istenmeyen bir hâle soktuğu, ilgili uygarlıkların başarılarının yanında, hatalarının da -örneğin meşhur “geri kalmışlık” durumu- İslam’ın eseri olarak görülmesine neden olduğudur. Kendi hatalarımızın, eksikliklerimizin ve zaaflarımızın İslam’dan bilinmesinden rahatsız oluyorsak, suçu onda bunda (Batı’da, ABD’de, İsrail’de vs.) bulmaktan önce kendi söz ve davranışlarımızı kontrol etmemiz gerekecektir. Yoksa daha yüzyıllarca havanda su döveriz de, “ne olacak bu memleketin hali” demekten kurtulamayız...
Son yorumlar
2 sa. 6 dk. önce
2 sa. 9 dk. önce
2 sa. 26 dk. önce
2 sa. 37 dk. önce
12 sa. 37 dk. önce
11 sa. 42 dk. önce
14 sa. 16 dk. önce
15 sa. 52 sn. önce
15 sa. 39 dk. önce
17 sa. 34 dk. önce