Aydınlanmayla birlikte batının kutsal tasavvurunun teolojik antropolojiden antropolojik teolojiye doğru bir dönüşüm geçirdiği ve dönüşüm sonucunda modern insanın paradigmasının şekillendiği ya da şekillendirildiği ortadadır. Modernizm kendi ideolojisini en sağlam ve sistematik olarak okullarda imgelemektedir bu çağda yaşayan insanların zihnine. Böyle bir durumda modernizmin ideolojisini benimsetecek ideologlara ihtiyacı kalmamış görünmektedir.
Modern dünyada yaşayan daha doğrusu yaşam mücadelesi veren Müslüman kesimin bir kısmı İslam mesajını batının modern paradigmasının süzgecinden geçirerek yeni açılımlar ortaya koyduğunu ileri sürmektedir. Akademi camialarında yapılan hummalı çalışmaların çoğunluğu bu anlayışa hizmet etmektedir. Sözgelimi Hıristiyan ilahiyatçıların kendi vahiylerini anlamak için bin bir dalavereyle yazdıkları anlambilim teorileri akademisyenlerimiz tarafından fütursuzca dilimize çevrilip İslam vahyine uygulanmaktan geri bırakılmamaktadır.
Üzgünüm ki günümüz ilahiyat çevrelerinde modern paradigmaya yenik düşen akademisyenler şizofrenik bir tavır içinde cevher ve arazı birbirine karıştırmış durumdadırlar. Bu ilerlemeci Müslüman entelektüeller İslam’ın evrenselliğini demokrasiyle, Medine İslam anayasasının değerini insan hakları evrensel beyannamesiyle, Maverdi’nin değerini Makyavelli ile, Gazali’nin değerini David Hume, Descartes ve Kant’la, İbn Rüşd’ün değerini Aguinolu Thomas’la... biçmektedirler. Elbette bu değerli entelektüel İslamsı şahsiyetlerin yaptıkları çalışmaların felsefi tahlilden ziyade esaslı bir psikolojik tahlile ihtiyacı olduğu aşikardır. Çünkü bu şahsiyetlerin iddialarına göre cevherin değerini veren şey arazlardır. Oysaki arazların varlık sebebi cevherlerdir ve cevher arazlara ihtiyaç hissetmeyen şeydir. Bu durumda ne İslam mesajının evrenselliğini kanıtlamak için modernizmin orman kanunlarının geçerli olduğu bireyci demokrasisinin terminolojisine ne de günümüzde Hasan Hanefi, Nasır Hamid Ebu Zeyd gibi şahsiyetlerin başını çektiği ve okumasını bilenlere demokrasi taraftarlarının aksine Allah solcudur solcuları sever diye bas bas bağıran değerli entelektüellerin hadımlaştırılmış beyaz karıncalar yuvası totalitarizminin terminolojisine ihtiyacı vardır. Müslüman entelektüelinin görevi İslam kavramının önüne ya da arkasına bir niteleme yerleştirerek -hele bir de o niteleme modern paradigmanın ürettiği bir nitelemeyse- onun süzgecinden geçirip servis yapmak değildir. İslam’ı batı süzgecinden geçirme hastalığı olarak nitelenebilecek ve gerçekte aşağılık komplekslerinin ve tembelliğin yansıması olan bu psikopatolojik rahatsızlığın gerçek anlamda psişik bir tahlile ihtiyacı vardır. Zira Müslüman dünyanın yenilgisinin -ki burada yenilgi kavramını kullanmam bile bu psikolojik rahatsızlığın bana da bulaştığını açıkça gösteriyor- en önemli nedenlerinden biri kendine güven duygusunu kaybetmesidir. Müslüman entelektüellerin en büyük sorunlarından biri de kendini bilme sorunudur. Ne yazık ki kendini bilme hallerini yaşamadan başkasına aşık olan bu acemi aşıklar sonuçta kendilerini bilme hallerini yaşayamadıkları için ne kendileri ne de bir başkası olabilmekte ve neticede bir kimlik bunalımı yaşamaktadırlar. Ve sonuçta Shayegan’ın deyimiyle “sakatlanmış şecerenin hafızasız evlatları” olarak çıkmaktadırlar karşımıza.
İslamsı modernist söylem kendi gerçekliğimizi kendi kavramlarımızla anlamak ve anlatmaktan aciz kalmıştır. Çünkü bu söylemin sahipleri zihinsel bir dönüşüm yaşamanın ötesinde ontolojik ve epistemolojik olarak kendi geleneklerinin farkında değildirler. Kendi otantik bağlarıyla iplerini koparmış bu söylemin İslamcı olarak nitelenmesinin doğru olmayacağı kanaatine sahip olduğum için zaten İslamsı nitelemesi yaptım ben de. Çünkü söz konusu söylemin arkeolojisini incelediğimizde karşımıza doğuyu egzotik rüyalarında tasavvur eden oryantalistlerin ve moderniteyi inşa eden kartezyen literatürün kavramsal şeması çıkmaktadır. Her ne kadar bu tespitin çok acımasızca olduğu doğruysa da gerçekte modernist İslamsı söylemin ontolojik ve epistemolojik olarak İslam geleneğinden kopuk olduğu açıkça iddia edilebilir. Tabii ki de söylemin arazlarını oluşturan meseleler İslam şemsiyesi altındadır. Lakin meselelerin çoğu oryantalistler tarafından İslam dünyasına pahalı yollardan ucuzca pazarlanmış ve gerçekte reel meselelerin hiçbirinin çözümüne kaynaklık teşkil etmeyen kurgusal meselelerdir. İslamsı modernist söylem tarihsellik, demokrasi, insan hakları, kadın v.s. sorunlarıyla popülist polemiklerine devam ederken otantik söylemi arayanlar var mı modern dünyada. Gerçekte varlıkları ve yoklukları pek fark edilemeyen entelektüelleri haliyle bir görüp bir göremiyoruz. Geleneksel literatürümüzde mütefekkir olarak nitelenen bu şahsiyetlerin modernizmin okullarında olumsuz hava koşulları ve toprağın verimsizliği nedeniyle yetiştirilemediği ortadadır sanırım. Zira geleneksel dönemin etken bir kavramı olan talebe modernizmle birlikte edilgin bir kavram olan öğrenciye dönüşmüştür. Bununla birlikte eğitim camialarında bir öğrenci merkezlilik yaftasının sürüp gitmekte olduğunu söylemek gerek. Faaliyetlerinin lafla peynir gemisi yürütme olarak nitelendirilebileceği modernist İslamsı siyasetçilerin de ne İbn Haldun’dan ne de Maverdi’den etiket dışında haberleri var günümüzde. Gerçekte tanrısal olandan yüz çevirme ve her şeyi insanî düzeye indirgeme anlamına gelen İslamsı hümanist bir çorba siyaseti yaptıkları. Bununla birlikte bir cihat aşkıdır sürüp gitmekte. Allah Allah diyerek Allah’tan uzaklaştıran siyasetçilerimizin iyi niyetlerinde istikametin bulunmaması modernizmin kucağına düşmelerine neden oluyor bir anda. Kendini bilmeyene haddini bildiriyor çünkü modern paradigma.
Modernizmin doyumsuz ve dolayısıyla memnuniyetsiz bu nedenle çılgınca tüketim meraklısı insanının Müslüman camianın içine de sızması acı verici bir olgu. Çünkü tüketilen gerçekte bizim ömrümüz ve çizilen kader bizim sonumuz. Zaman değil bizler tüketiyoruz çünkü ömrümüzü. Zamansızlık özlemi çekenlerin zamanı algılayış tarzlarının insancıllardan farklı olması gerekmiyor mu oysa ki? Modernizm insanın kendisini hep ön plana çıkarmakta, modernist İslamsı söylemin vefakâr ve cefakar aydınları da öyle. Kendi tanrısını kurgulamakta böylece zihninde modern insan.
Modernist İslamsı söylemin ontolojik ve epistemolojik kökeni söz konusu söylemin sahiplerinin kendi hayat bağlarından varlık, bilgi, eylem ve estetik olarak kopardıkları bir çatışmalar deryası olan şizofrenik psikolojileridir. Bu nedenle; ne gerçek anlamda İslamcı, ne de değil nitelemesi yapılabilecek bir söylemdir bu. Çünkü bu bir hastalıktır ve yapılması gereken onu tenkit etmekten ziyade tedavi etmektir belki de. Her hastalıkta olduğu gibi bu hastalıkta da hastaların iyileşme taraftarı olup olmamaları büyük etkendir tabii ki de. Aksi bir durumda bırakın delirsinler mi diyeceğiz yoksa kendimizi muhafaza etmek için onları demir parmaklıların ardında iğneli tedaviye mi tabi tutacağız önemli bir mesele gerçi. Ne diyelim son olarak, en iyisi başkasına dedirtmek belki de sözü: “ Bir çağın muhakkak saydığı şeyler bir sonraki çağda mesele olur.” R.H. Tawney. Çağında mesele edinebilene aşk olsun!
Not: Burada “İslamcı” değil de “İslamsı” nitelemesi kasıtlı olarak kullanılmıştır.. Çünkü söz konusu söyleme “İslamcı” nitelemesi yapmak onun İslam söylemiyle otantik bağları olduğunu kabul etme anlamına gelir. Oysaki yazının amacı tam anlamıyla bunun tersinin doğruluğunu ortaya koymaktır.
Yorumlar
Paradigma-İdeoloji Arasında, "Yan çizmeyen"lerin Diline Doğr
Pzt, 10/07/2006 - 00:32 — Celaleddin DadashanMcLellan, ünlü Giritli Epimenides'in "Bütün Giritliler yalancıdır" paradoksundan yola çıkarak ideolojilere dair bütün açıklamaların ideolojik olduğunu söylemiş ve çıkış yolu olarak da bazı açıklamaların diğerlerinden "daha az ideolojik" olmasını ileri sürmüştü. Şüphesiz seküler nitelik taşıyan bütün açıklamaların (ki yaptıklarımızın çoğu böyle) ideolojik olma zorunluluğuna düşüyor olması, hangi dili kullanacağımız noktasında bizi sıkıntıya sokuyor. Bu bağlamda, Althusser'in ideolojiyi açıklarken meseleyi ne kadar geniş tuttuğunu hatırlamakta/incelemekte fayda var. Kullanılan dilden, yaşanılan (sahih olmayan) dini hayata, her şey bizi ideolojik bir yanlış-bilinçlenmeye sürükleyebilir. Yukarıdaki yazı, Batı Medeniyeti'nin ürünleri sayılabilecek bütün unsurlar çerçevesinde müslümanların kendilerini yeniden ifade etmelerini ele alırken de ister istemez bu dairede dönüp duran diğer açıklamalarla aynı kaderi paylaşıyor. Elbette şu an için görünürde, sorunu böyle dile getirmenin ötesine geçme yolları kapalı gibi görünüyor. Yazı, düşünce biçimlerini paradigma boyutuyla ele aldığı gibi aynı paradigmanın içerdiği bütün teorilerle birlikte yürüyor. Rasyonel bir anlama ve anlamlandırma biçimi mesela. Weber'in rasyonelliği ve bürokratik yapıyı sekülerlikle paralel açıkladığı hatırlanacak olursa vaziyet ortaya çıkacak. Weber, şu halimizle bizlerin sonuna kadar "modern" olduğumuzu yüzümüze çarpıyor aslında. Epistemolojik sorunu tespit ederken üzerinden geçilen bu yol bizim yolumuz değil. O halde önce "biz"i tespit etmek ve "biz"im birbirimizi anlayacağımız bir dili canlandırmak şart. Bu şahsen yakın zamanda üzerinde çalıştığım bir konuda beni yakalayan bir sorundu. Tabii akademik camiada tespit edilmiş dili aşmak çok ağır bir mücadeleyi gerektiriyorsa da; yaptığım çalışmayı öncelikle ontolojik olarak nereye yerleştireceğimi kafamda hallettiğim takdirde diğer sorunların da çözülüp gideceğini gördüm. (İnsan mesleğini bile bırakabilecek gönül ferahlığına ulaşıyor) Bütün yapıp eylediklerimiz (bir sorunun tespiti mesela) hangi varlık sahasında imkan bulacak, önce bunu çözmenin zorunluluğundan bahsediyorum. Sayın Nisan Hatemi, ifade etmek istediklerini bu ontolojik süzgeçten geçirdiği takdirde sanırım "biz"i tespit edecek ve bu "biz" arasında geçen, sadece "biz"in anlamasına münhasır bulunan bir dili yakalayarak yeniden ortaya koyacaktır. Bunun modern olmayan, geleneksel kaynağımıza daha yakın, "sahih" bir dil olacağı kanaatindeyim. Yazının genel bağlam olarak "oryantalizm eleştirisi" (müslümanların oryantalistleşmesi) taşıyor görünmesine rağmen bir "oksidantalist" açılım yapmıyor oluşunu da bu "sahih" dilin henüz kullanılmamasına bağlıyorum. Bu sadece sayın Hatemi'nin değil, "biz"in içerisinde olduğunu varsaydığımız herkesin, hepimizin sorunu. Bu sorunun, Müslümanlar tarafından çok çok çok ciddiyetle ve samimiyetle ele alınması sayesinde aşılacağına inanıyorum. Yukarıdaki yazı da bu ciddiyet ve samimiyetin getirdiği endişeleri göstermesi bakımından değerli. Umarım bu endişeler (şimdiye kadar hep olduğu gibi) "yan çizenler"in mezara gömdüğü endişeler olarak kalmaz.
KAFADA KIRK MIZRAP
Çar, 12/07/2006 - 00:50 — Metah ÇAkkoSayın Hatemi (ve aklıma gelmişken Nadir Marmara),
"Uygarlık Düşlemi" diye bir derdimiz yok bizim ve fakat "Medeniyet Tasavvuru"muz(!) var... Bu yazıları boşuna(!) yazıyorsunuz bence, okuyanı bile olduğunu sanmıyorum. Biz bitirdik herşeyi; herşeyde en EN biziz! ENlemesine ve esnemesine genişleriz, derİNlemesine değil... Yormayın(!) artık bizi, biz yorgun demokrat müslümanları...
Bizim "Kırık Testi" sitelerimiz, "Kırık Tabak" lokantalarımız, "Kırık Makas" berberlerimiz, "Kırık Kanat" dizilerimiz, "Kırıkkanat" Minelerimiz ve bu kadar kırığın içinde "Kırık Mızrap" kutsallarımız var! "Kırkayak Man"a binip gideceğim bu ellerden! :)
vesSELAM
"Yazı"dan anlamayanın "yaz"ı da kıştır!
Müslüman Aydının Açmazı
Per, 09/10/2008 - 16:29 — Hasan KESKİNHayatının tüm vecheleri modernist düşünce tarafından belirlenen günümüz müslümanı; samimi bir şekilde İslami inancı benimsemiş olsa dahi genleri değiştirilmiş ve kendi kültürel köklerinden uzaklaştırılmış Bir nebat gibi adaptasyon problemi yaşar, islamı anlamaya çalışırken bile batılı modernist kodları kullanmaktan vazgeçemez. Çünkü Kendini kendi nazarı ile değil, başkasının nazarı ile tetkik etmek mecburiyetindedir. Hele bu kişi kendi medeniyetinin oluşumuna katkı sağlayan hiç bir otorite ile ünsiyet kuramamış ise; Ontolojik ve Epistemolojik tavrı Farabi, Gazalli,İbn-i Haldun gibi değil, Marks, Freud, yada Darvin gibi olacaktır. Kişi İslama ne kadar yakın durursa dursun bu kaçınılmaz sonuçtur.