renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Islanmış Öykü

Sözlerin bedende ağırlık yaptığında yazılır bütün öyküler. Öykünün gücünü alıp arkamıza, asıla giden yolda yürüyebilmek. Asıla giden yol: Yazıdaki öykünün bittiği yerde gerçek öykünün başladığı yol. Yürüyebildiğimiz kadar varız bu yolda. Sözün lanetine uğramadıksa ve baktığımızda ardımıza, gömleğimiz hep arkadan yırtıksa; işte o zaman tüm sehpalar bize vuslat, bütün ateşler gül bahçesi olur böyle öykülerde. Şimdi ise henüz yolun başı, yazıdaki öykünün başladığı an.

Genç adam elindeki çaydan bir yudum daha aldıktan sonra bardağı sertçe sıktı avuçlarının arasında. Ve usulca masaya geri bıraktı. Seyrek ve dağınık saçları gözlerinin önüne düştüğünde sanki bir zindanın parmaklıklarını andırıyordu. Katran karası bir zindanda tek başına ve sırılsıklam… Rutubet kokusu geldi burnuna. Paslı parmaklıkların ötesinde bir ışık arıyordu kendince. Gördüğü tek şey karanlık olmasına rağmen. Hapislik, bazen müebbet, bazen bir saniye; bazen zindan, bazen de bir çift göz. İkisinde de acı, ikisinde de karanlık ve nihayet ikisinde de tutsak bir hürriyetin korkusu. Masadaki sessizlik devam ediyordu. Fırtına öncesi sessizlik...

Kız, etrafına pek belli etmemesine rağmen mutluluktan adeta uçuyordu. Kapkara gözleri ilk defa bu kadar aydınlıktı kızın. Sevdiği erkek karşısında ve yüreği tam ortadaydı. Al da git diyordu adeta. Bir söz söyle bana geleyim, bir gül yine geleyim ya da sadece bak bana; gözlerimle cevap vereyim. Ama al kalbimi. Zor mu bu kadar? İki kelime. Teklif etme, emret. Evlen benimle de. Sesin çarpsın kulaklarıma. Yalnız iki kelime. Kalbim ortada, al senin işte ne yaparsan yap. Bir gülüş ver karşılığında bana. Aşk mı bu? Bu kadar ulu olamaz hiçbir duygu. Bir gülüş bir ömre bedel olabilir mi? Bir anne gibi üzerime titre, bir baba cesaretiyle koru beni. İstersen ayağıma pranga vur, bütün sahrayı dolaştır aç, susuz. Ama sen ol yanımda, arada bir dön gülümse, gözlerin dokunsun tenime bu yeter bana. Teklif etme, emret; yalnız iki kelime.

Genç adam zindanın derinliklerindeki arayışını sürdürüyordu. Dünyaya dair ne varsa silinmişti gözlerinden o anda. Bir tutam aydınlıktı istediği, bir tutam berraklık. Güneşi göremese de ışığı yeterdi ona. Sevdiğinin dudaklarından dökülecek olan bir cevap yetecek güneşine. Tek kelimelik bir cevap yalnızca, onu zindandan çıkartacak veya daha derinlere itecek olan. Güneşin yetmediği karanlık kör mahzenlere. Oralarda hiç sabah olmaz. Kuşlar öter bir yerlerde; ama asla duyulmaz sesleri. Bulutların sadece varlığına inanılır. Bütün kavramlar unutulur oralarda. Öykü bile acı çeker, gücü kesilir, çıkartamaz onu. Bilinen tek şey ise karanlık, çünkü görülen sadece o. Lakin karanlık onun sonu değil. Karanlık sadece an; gözden ırak, gönülden ırak bir zaman. Dahasın da ise asıl sonu; zindanın sonunda, karanlıktan geceye açılan kapıda bekleyen bir cellat. İşte bundan dolayıdır ki bir türlü sormaya cesaret edemiyordu. Cellattan korktuğu için değil, celladın ötesinde sevdiği olmadığındandır korkusu.

Cevabı beklemek soruyu sormak kadar zordur bazı zamanlar. Cevap ki sanki kader o anda. Ya evet derse diyordu genç adam. Cellada bırakmaz ya ipi kendi geçirir boynuna, sehpa umurunda değil; ama yalnız ölmek, işte o zor olan.”Evet” demesin kız; ne olur Rabbi, ne olur bütün öykülerin sahibi evet demesin. Biter her şey o anda. Bir daha başlamamak üzere her şey bu masada son bulur. “Evet” demesin. Son defa bakar sevdiğinin gözlerine, son defa bakar ve çeker gider. Gözyaşlarını içine akıtırda, kalbini tırnaklarıyla kazır, adını kanıyla yazarda; bir an olsun belli etmez kimselere. Karabasan gecelerde hep onu düşünür, sigara üstüne sigara söndürür de yine de bir kez olsun telefon başında sabahlayan sevdiğini aramaz. Dönmek yoktur o saatten sonra geriye, atılan adım ancak kırıldığında tersine döner. Lakin o, kırılan adımı tekrar kırar da yine de yolunca ilerler. Yürüyerek ya da sürünerek.

Korkunun ecele derler ya, işte öyle bir şey. Sessizliği bozmazsan sonsuza dek devam eder. Vaktiydi artık. Ne olursa olsun soracaktı; karanlığa rağmen, cellada rağmen, sonundaki güneşin umuduyla soracaktı. Gözlerine baksam sabahım doğar mı yeniden? Rabbim yardım et. Kurumuş bir çınar ağacında gezinen ufacık bir karıncayım; boyumdan büyük yüküm, kaldıramıyorum, yardım et.

Kızın yüzüne baktı genç adam. Sevdiğinin o güzel yüzünü karşısında görünce içi titredi. Dokunsan kırılacak bir dal gibi narindi kız. Her zaman doluydu göz bebekleri ve her zaman boşalmaya hazırdı. Bir an vazgeçmeyi bile düşündü genç adam. Hani ya yıkılsa dünya razı olurdu altında kalmaya, ama bir damla yaş korkutuyordu onu. Dahası üzüyor, kahrediyordu. Bir damla yaş ki sevdiğinin gözlerinden, Yakub’un Yusuf’una döktüğü gözyaşları gibi ayrılığın alameti. Bir damla yaş ki; düştüğünde öykünün tam ortasına; bundan sonra yazan, genç adamın kalbini acıtarak yazacak ıslanmış öyküyü.

Genç adam derin bir nefes aldı. Konuşmaya hazırdı artık. Ya hayat akıp gitsindi gönlünce ya da teslim olsundu cellâda. Korkuyla yaşamak, korkusuna kavuşmaktan daha da zordu çünkü. Olacakları bildiğinden yani ki iradesini zorlayacağından; tekrar bakamadı kızın yüzüne, cesaret edemedi. Kalbi kafesini parçalayıp çıkacakmış gibiydi. Bütün vücudu buz kesmişti adeta. Sevdiği karşısında; ama yüzüne bakamıyordu. Kaf dağının tepesindeydi sanki uçurumun eşiğinde... sesi göründü genç adamın boşlukta, celladın nefesini ensesinde hissetti.

Benden başkası oldu mu? dedi genç adam. O geceden kara gözlere başka bir çift göz değdi mi? Bir başkası için aydınlandı mı o karanlık? Sesini duyurdun mu bir başkasına? Kalbin de attı mı bir başkası için? Üzüldüğünde annenden gayrı seni teselli eden, sevincine ise ortak olan bir başkası oldu mu? Yani ki, iki kişi birleştin mi tek bir bedende. Ve ille de, benim bile el sürmediğim o ellere başka bir el dokundu mu? Ve bir başkası... Söyletme sevdiğim; ne olur öldürme, yaşat beni. Dar ağacına giden yol senin elinde ve cellat bir başkası.

Şaşırmıştı kız, titreyiverdi kalbi apansız. Ne diyeceğini ne yapacağını bilemez bir hale gelmişti. Durayazdı minik bir serçeyi andıran yüreği. Hayalleri eskisi gibi net değildi artık, buğulanmıştı her biri. Sevdiğine baktı kız, belki de son defa. Gözbebekleri genç adamın gözlerinin derinliklerindeydi. Onu çok seviyordu. Ama çaresizdi; yapacak bir şey yoktu bu saatten sonra. Ok yaydan çıkmıştı artık. Elveda dedi içinden, elveda...

Başını hafifçe önüne eğdi kız. Dışarıdaki kahpeleşmiş dünyadan korkup kafasını kabuğuna sokan bir kaplumbağa gibi, adeta kabuğuna çekildi. Ve “evet” der gibi başını iki yana salladı. Her şeyin bittiği andı bu. Kıyametin olmasa da eşi görülmemiş bir zelzelenin koptuğu an. Öyle ki İstanbul’un kokusunu yitirdiği an. Ne olacak bundan sonra? Çocuklar gülebilecek mi hâlâ? Kız kulesi kalabilecek mi suyun üzerinde? Uçurtmalar uçabilecek mi umursamazca gökyüzünde? Dahası genç adam nefes alabilecek mi bu lanet hayatta?

Kız, birazdan olacakları biliyordu. Sevdiği erkek hiçbir şey söylemeden masadan kalkacak ve ardına bile bakmadan çekip gidecekti. Bir daha dönmemek üzere. Kız, hâlâ kabuğundayken sandalyenin sesini duydu ve sonra da sevdiğinin nefesini daha yükseklerde. Biraz zaman sonra başını hafifçe kaldırdı yerinden, ilk ve tek gördüğü şey ise hâlâ sevdiği erkekti. Uzayan yolda sevdalısı küçülürken, kızın kalbinde her adımda daha da büyüyordu. Genç adam kadar güçlü değildi o. Sessizce doldu gözbebekleri ve yine sessizce boşaldı.

Genç adam, darağacına giden yolda bir yanardağ misalinden farksızdı öykünün sonuna doğru. Dışarıdan bakıldığında dimdik ve gururlu; içerisinde ise tarifi imkânsız, müthiş patlamalar olan bir yanardağ.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

kötü öykü yayınlatmak, tatmin aracı mıdır?

bir tartışma başlatmak niyetinde değilim, yalnız muhammed hakki kardeşimizin sanıyorum ilk hikayesi bu. cemaat ortamında yayınlanış olarak.
söyleyecek bir şey yok aslında, kötü bir öykü belki de hikaye.
kimbilir?
ama burdan bakınca iyi bir çıkacağa benziyor.
hadi hayırlısı...

beyza nar'a

tartışma başlatmak niyetinde değilsiniz ama ne tezattır ki söylemiş olduklarınız tamamen ileride yaşanacak çift başlı bir polemiğin ilk sinyalleri...

evet cemaat ortamında bu ilk hikayem, lakin sanırım bu ortaya konulan ürünün kötü olduğu anlamına gelmez...

sizin yorumunuz hikayenin kötü olduğu yönünde, bunu anlamak için sadece yorumunuzun başlığına bakmamız bile yeterli. düşüncelerinizin yansımalarını kabullenmem imkansız, çünkü bunlar başlı başına bir "kuru-sıkı" sözler topluluğu. hiçbir şekilde önemli bir noktaya işaret etmiyor. en azından kötü yanları bir iki sözle de olsa belirtebilirdiniz. bu davranışınız benim gibi yenilerin, sizin gibi cemaat ortamına alışkın usta yazarlardan (!) bir şeyler öğrenmesini de sağlardı.

konuyu beğenmemiş olabilirsiniz bu çok normal ama "hikaye" olarak genel bir çerçevede konuşuyorsanız malasef söyledikleriniz bana göre çok yavan kalmış.

sonundaki iyi niyet temennilerinizi de sıcak bir yaklaşım olarak görmemi beklemiyorsunuz her halde...

Ama olmaz ki böyle !

Eğer daha iyi yazmak istiyorsan öncelikle eleştirilere açık olmalısın. Evet beyzanın yorumu hoş olmamış ama senin cevabın daha da nahoş olmuş. beyza nar niçin kötü bulduğuna açıklık getirmeliydi. Senin yapman gereken de daha kibar ve nahif bir üslupla bu kanaatin sebeb-i hikmetini sormaktı.

... bunlar başlı başına bir "kuru-sıkı" sözler topluluğu (senin yorumunun da aşağı kalır yanı yok)
... söyledikleriniz bana göre çok yavan kalmış. (beyza elle tutulur bir şey söylememişki yavan kalsın)

Ben de öyküyü çok başarılı bulmadım. (misal, çok fazla lüzumsuz kelime kullanıyorsun) Ama daha iyilerini yazabileceğini düşünüyorum. Eğer cemaat.com'un usta usta yazarlarına kulak verirsen.

Bu sitede senin gibi genç arkadaşlara da fırsat vermeye çalışıyoruz, lütfen şansınızı fazla zorlamayın !...

"Eşrefi mahlukatız lakin hamurumuz çamurdan !"

rastgele

İçinde hikayeye dair hiçbir açıklayıcı değerlendirmenin bulunmadığı yazıya 'kötü öykü yayınlatmak,tatmin aracı mıdır?'başlığını atarsanız niyetiniz iyiliği tartışılır hale gelir.Siz de bunu farketmiş olmalısınız ki niyetinizi açıklama gereği duymuşsunuz; isabetli tavır.
Ama inandırıcı değil.

Ben öyküyü dört defa okudum.Yine de kötü deyip geçme cesaretini kendimde bulamadım.
Beni rahatsız eden birşeylerin varolduğunu hissettim,öyküde.;başlarken öykünün işlevine dair değerlendirmenin yer alması mı desem,tasvir edilen ortam ve ilişki biçiminin daha önce çokça işlenmiş olmasından kaynaklanan daha fazla anlatım gücüne olan ihtiyacı ve bu ihtiyacın karşılanamamış olması mı desem.Hepsi,hiçbiri yahut dahası var mı desem bilemedim bu yüzden de hiçbirşey demedim.Zamanım olunca,fikrimin dayandığı temeli netleştirip yorumumu yazacağım inşaallah.

Nedir kötü olan?Önce ona bir karar verelim.
Çarşıdan aldığı yemek takımının nasıllığını soran arkadaşımıza cevap verir gibi yorum yazmayalım-ki onda bile asgari bi nezaket ölçüsü vardır.-İnsanların da yazma konusundaki hevesini kırmayalım.
Her kötüye iyi mi diyelim?Tabiki hayır.

Kim bilebilir?diyorsanız bilmediğinizi kabul ediyorsunuz demektir.Yeni bi kabule daha ihtiyacınız var;bilmiyorsanız yazmamalısınız.

yazının 'bence'si


aslında gerçekten hikayenin içinde içime sinmeyen bişeyler var... ama bu işin tabii ki 'BENCE' Sİ.. yani subjektif bir değerlendirme.. tabii ki buradaki çoğunluk gibi ben de otorite değilim.. ama önemsediğim şey biraz farklı. okumaktan daha zor birşey yazıyor olmak ve hatta cesaret istiyor. o nedenle arkadaşımı takdir ve tebrik ediyorum...konuya hakimiyet, kurgu ve sürükleyicilik belki de yazarak daha iyi olabilir...
herkes 'ben beğenmedim ' diyebilir.. ama bu kötü olmuş demek kimsenin harcı değil ve olmamalı.. şahsen ben yazıların devamını bekleyeceğim.. saygılar..

elestiri..

Merhaba,insanlar

"Elestiri",gelistirir mi diyorsunuz?
Elestiri gelistirir diyorum ben,lakin elestirirken uslüp cok önemlidir..
Yazi elestirilirse,yaziyi yazan da elestireni elestirir,ve bu böyle devam eder..
Simdi benim bu yorumum sayet elestirilirse,gayet normaldir diyecegim:)
Esma günesin de belirttigi gibi,insanlarin yazma hevesini kirmayalim..
Muhammed hakki tesekkürler,ve basarilar dilerim.

eleştiri üzerine...

eleştiri, insanlara sunulan bir ürünün başına gelebilecek en güzel şeylerden bir tanesidir. ama eleştiri derken ne dediğimizi anlamak gerekiyor, ya da neyi kastettiğimizi...

eleştiri başlı başına bir bilgi birikimi ve bakış açısı gerektiren bir "alan", yani eleştirinin sınırlarını tekrar çizmek ve "sınırı aşmak" doğru bir yaklaşım olamaz. bir ürünü eleştirirken yazana da ufak dahi olsa bir yol göstermek gerekmez mi?

ezcümle, eleştiren kişi bir şeyleri yıkıp, arkasında bir harabe bırakıyorsa onun eleştirilerinde bir art niyet aranmalı mıdır, dahası söz söylediği alanla ilgili bir şeyler bildiğini bize hissettirmiyorsa, sadece söylemek için konuşuyorsa ona ne derece hak vermek gerekir, yada hak vermeyi bırakın ona karşı çıkmak gerekmez mi?

Bize göre...

Merhaba Muhammed Hakkı bey kardeşim.
İsmi güzel kardeşim Cemaat'e hoş geldin. Yazını begenerek okudum. Allah kalemine zeval vermesin. Allah bu yolda yeni fikirlere yelken açılması adına da siz değerli kardeşlerimize yol ve yön göstersin inşallah..

Ancak umumi hakikatleri fani şahısların düşünceleri ile sınırlı tutmak pek doğru bir anlayış değildir diye düşünüyorum. İnsanlara Allah (cc) anlayış, görüş, kavrayış sahasını da aklın at oynatarak eleştirilerini, yergilerini, sevgilerini şu alemde en geniş manası ile bize bırakmıştır. Kur’ân ve Sünnet kaynaklı gerçekler dışında insan konuştuğu her cümlesinin başına “göre” kaydı koymak durumunda ve bu şekilde anlatma hissi içinde bulunmak zorundadır. Bir insan eleştirisini yapmadan önce bizce 9 kere düşünmelidir. Hem bakacağı yüze, konuşacağı kişiye insan, utanılacak söz nasıl söyler?!. Ya da kim söylemek ister? Madem öyle bakılacak yüzün ne önünden ne de arkasından yüz kızartacak, öfkelendirecek, tiksindirecek, kin besletecek, muhatabına halel getirecek, eleştirlerin yapılmaması lazım gelir. Aksi takdirde herkesin bir damarı var ve insan ister istemez bilinçsizce ve fütursuzca kalemi küreği alıp dilediğini yazıp hiç lüzmu yokken iki dakkada kardeşine karşı kindar konumuna düşüyor... Buna dikkat edilmesi gerekli kanaati aczanemce... Buradan hareketle dost ve kardeşlerimizin cemaat içerisinde birbirlerine karşı eleştirileride nefsi olmaksızın takdim edilmeli efendim. Yazılan yazılar realitelere bakılarak kalp kırmadan gönül yıkmadan yazılmalı diye düşünüyorum. Yoksa mevrid-i nassta içtihada mesağ yoktur derler atalar... Umumi gerçeklerden yola çıkılarak yapılan indi yorumlar, ferdi içtihatlar ve kişisel değerlendirmeler ancak, “bence, bana göre, ona göre” gibi kayıtlarla verilmek mecburuyetinde kalacaktır. Takdim tarzında yapılan bir usul hatası yazılardan dolayı, nice büyük gerçekleri kurban ediyoruz; etmemeliyiz efendim, ettirmemeliyiz... bunun kimseye faydası yok... Selam ve muhabbetlerimizle