İsmet Özel: “Buradaki” Adam

“... Çünkü bize sorular sorduran kudret
cevapların nerede bulunduğunu da
gösterecek demektir.” İ. ÖZEL

İnsanı kendi kendisine cepheden bakmaya zorlayan bir adam İsmet Özel, tıpkı karşımızda durduğu gibi, hem kendisine hem kendimize...
Sürekli kendisine cepheden baktırdığı gibi, bakanlara da cepheden bakıyor, karşımda durun ve bana bakın ki, karşınızda durup size bakayım diyor sanki.
Dolu ,dopdolu bir cesaretin dışavurumu bu, ve aynı ölçüdeki bir cesaretle karşılaşmayınca da yalnızlığın çerçevelediği bir portre gibi öylece tek başına kalakalıyor...

Önüne bırakılan “ karmakarışık bir yığın” halindeki harcıalem gerçekten kendi çözümleriyle “hakikat” olanı çıkarabilen becerikli bir insanın cesaretinden söz ediyoruz.
Bu yüzden karşısında oturabilmek hele hele onunla aynı “kaygı”ları paylaşma iddiasıyla bunu yapabilmek içinde aynı kumaştan kesilmiş bir cesareti kuşanmak gerekiyor.

Hemde bir yere sipariş edilmiş ya da bir yerlerden emanet alınmış bir kumaşın ürünü değil bu cesaret, öyle kolayca elde edilmiyor. Bütün iplikleri tek tek dizilmiş, her ilmeği kendince dokunmuş ve öylece tam adamına kispet olmuş...

Böylesi bir kispetle kuşanarak, aynı kispeti kuşandığını varsaydığı insanlara konuşuyor İsmet Özel...Onlara yazdığı mektuplarla sütunlara sığmayan sözlerini tam ortasından ikiye açılarak büyütülmüş sayfalara ancak sığdırabiliyor… İşte onlara,o kispetle kuşananlara, hele hele o kispetle dolaşabilenlere yazıyorum diyor içten içe.
Var mı yok mu pek dert etmiyor (gibi görünüyor) ama o kispetle kuşananlar ve dolaşanlar varmış gibi davranmadan da edemiyor sanki...
Ya var olduklarına gerçekten inanıyor o adamların ya da var olmadıklarına dair bir başka inancını örtmek istercesine “... Gelen her gecenin kadir gecesi, karşılaşılan her insanında Hızır” olabileceğine inanmak isteyen bir derviş gibi yanılmak için dualar ederek onların varlıklarına dair varsayımlarda bulunuyor...

Öyküsünün tamamına anlam kazandıran bu varsayım alışkanlığı ki bazen de onu, harcı alem gerçeğin arenasında hiçte kabule yanaşmadığı hayal kırıklarıylala baş başa bırakıyor.
Hakikat olanın öteye beriye çekilemez birliğiyle yakından tanışık bir derin adamdan, tanışını tanıştırmak ve bildirmek isteyen bir öğretmene dönüşünün tarihi ise belirsiz.
Bayrağı gözalan gavur bandıralı geminin güvertesinde duranlara seslenirken de, o gemiyi terk edip kaptan köşkünden giriş yaptığı ‘piyadeler sefinesindeki mahir süvarilere’ denizcilik dersleri verirken de hep o öğretmen tavrıyla görünüyor.
Ama bağlandığından başkasına bağlanmayan bağımsız bir öğretmen olma özelliğini de sürekli koruyor. İşini ve öğrettiğini bilen bir öğretmenin tavrı bu, bileceğini biliyor ki, bu da ona bildireceğini bilmek gibi ayırıcı bir başka misyon yüklüyor...

‘ Yazdıklarımı hiçbir zaman sıradan alelade insanların okuyacaklarını düşünerek yazmadım, yazmıyorum. Yazma işini metazori veya lütfen yapsam bile, bunu kendilerine bir diyeceğim olduğunu inandığım insanlar için yaptığımı kesinlikle biliyorum. Okurlarımdan sevgisizlikleri sebebiyle şikayetim olmuştur, ama haklarında hangi kınayıcı sözü etmiş olursam olayım geldiğim güne okurlarımın her zaman benim ne yazdığımı merak edecek, netice itibariyle beni merak edecek kadar yakın akrabalarım olduğu düşüncesiyle geldim. Benim ne yazıya döktüğüm bir kişiyi ilgilendirmişse, o kişiyi ben nasıl olurda alelade insanlar arasına yerleştiririm...’(1)

Yazın hayatının neredeyse tamamını, işte bu yakın akrabalara yazılmış bir mektup ırmağı gibi sürdüren İsmet ÖZEL’in ; bir yıldan fazla bir süre önce dile getirdiği bu sözlerini; yer aldığı yazının bağlamı içerisinde bir okur tipini belirlemek gayesiyle baş vurulan bir giriş olarak görmek mümkünse de, daha geniş bir ifadeyle onun bütün yazınsal serüvenini belirleyen bir ‘önem’i işaret etme ve giderek bu anlamda yazarken gösterilen önemle aynı derecede okura dönük bir önem arama veya hatırlatma girişimi olarak değerlendirmek gerekir.

Öyle ki; belli bir konuda hazırlanmış herhangi bir konuşma ve yazıda bile kolaylıkla görülebileceği gibi, kendisine yöneltilen cevaplanmaya değer herhangi bir soruyu cevaplandırırken de alttan alta hissedilen bu önem’e ilişkin işaret etme, arama ve hatırlatma konusundaki titizlik giderek bütün yakın akrabaları uyanık kalmaya çağıran bir İsmet ÖZEL söylemi oluşturur…

‘Anlamayana davul-zurna...’ kabilinden ve sadece anla(ya)mayanlar için bir yadırgama hakkı tanısa da, hiçte sebepsiz yere serdedilmiş bir titizlik gösterisi değildir bu.
Zira, yine İsmet ÖZEL’e kulak verecek olursak, bu işaret edilen, aranılan ve hatırlatılan önemin hizmete çağrıldığı yer kesin bir hakikatin hanesidir ve ‘... (Bu) Hakikat (ancak) aynı cevheri taşıyan iki insanın ortaklaşa meydana getirdikleri (bir) çevre ve çerçevede tecelli eder. Bilen kişi bilginin neyi kapsadığını sadece bildiklerinden doğan etkiye kendini açmış bir muhatabına kendini gösterebilir. Hakikat ve Bilgi onları soysuzlaşmaktan koruyacak ihtimamı gösterecek insanlara gerek duyar... (ve) ...O insanlar ki, canlarını hakikate can verme vakti geldiğinde uygun bir zemin bulunsun diye sürülmüş bir tarla gibi hazır tutar(lar)...(2)

Bu sözlerle açıktan açığa yapılan soylu yakın akraba korumacılığı, büyük oranda İsmet ÖZEL’in, varlıklarına dair kuvvetli varsayımlara sahip olduğu bir soylu okur/ akraba grubuna yönelik inancını ele veriyor.
Mademki canlansın diye el verilecek bir hakikat beklenilmektedir, öyleyse ilk korunması gereken de o hakikate can vermek üzere sürülmüş bir tarla gibi hazır duran bu soyun asaletidir.
Şimdilerde ‘Türk olmak’ ve ‘Türk kalmak’ la daraltılmış gibi görünen bir alanda yeniden yeşertilmeye ve genişletilmeye çalışılan bu ‘soy’ anlayışının İsmet ÖZEL literatüründe o hiç sonu gelmeyen ve bir başkasınınkine de hiç benzemeyen halk sevgisiyle de yakından ilişkisi var.
Osman ÇUTSAY’ ın kırık dökük bir ifadeyle de olsa bu meyanda söylediği ‘... Halka duyduğu sevginin baskınlığı, onu halkın geleneksel değerlerine yakın bir çizgiye itti. İsmet ÖZEL tarihi ( aynı zamanda) bu basınca direnememenin (de) tarihidir.’(3) şeklindeki sözleri bu çerçevede ÇUTSAY’ ın sınırlı değerlendirmesini aşacak nitelikteki pek çok ipucunu barındırır.
Her şeyden önce halka duyduğu sevginin baskınlığı, onu halkın geleneksel değerlerine yakın bir çizgiye yerleştirmekten öte, halkın da tam anlamıyla sahip olduğun bilincinde ol(a) madığı o geleneksel değerler dizgesinin tam ortasına yerleştirmiş, ve tam ortasında durulan bu dizgenin asaletini renklendirebilecek bir soyun üzeri küllenmeye yüz tutmuş dinamiklerini parlatmaya sevk etmiştir.

İşte bu nedenle de İsmet ÖZEL’in tarihi, daha 1965’te A. BEHRAMOĞLU’na yazdığı bir mektupta söylediği gibi ‘... Benimse çağrıştırmak istediğim başka dünyalar özlemidir... Metafizik olarak değil ama –insanı başka bir yere çağırmak...Burada olduğu yerde durmamasını öğütlemek... çıkışım bu...’(4) diyerek yola çıkan genç bir şairden, bir zamanlar birilerinin ‘halk’ diye ötekileştirmeye çalıştığı Türk insanına yönelme ve bu kökünden habersiz Türk’e, kökünü anlatıp hatırlatarak, sürekli bir şeyler uman, bir şeyler arayan gerçek bir sevgi adamının tarihidir...

Kimi zaman karşısındakilerin algı sınırlarını zorlayan sorular sorarak, kimi zaman cevaplar üreterek, kimi zaman da verdiği cevapların anlaşılmasını sağlayacak daha derin sorulara yol açarak bütün yönlerde işleyen bir zekanın ve her yolda yürüyemeyen bir adamın tarihi diye de okuyabileceğimiz bu tarih, kendisinin de söylediği gibi bazen de gördüğü ‘sevgisizlik’ nedeniyle suratı asılan ve genel seviyenin aşağıya çekildiği zaman ve zeminlerde aynı a(s/ş)ık suratla yerine sahip çıkan bir adamın yukarılarda kalan tarihi olarak da yorumlanabilir.

İlk bakışta tamamen İsmet ÖZEL’in kişisel tarihiyle bağlantılandırılarak kişiye özel bir üst benlik inşası şeklinde gündeme gelebilecek bu durumun İsmet ÖZEL’in tarihindeki en özgün anlamı ise, onun yukarıda kalma arzusundan çok; ona aşağıdan bakanların perspektif anlayışlarıyla şekillenen bir zemin kayması ya da aşağıda olma / kalma bilincinden yoksun bir adamın toplum adına olsa bile içine sindiremediği bir genel iniş sürecindeki yalnızlığının yukarılarda kalmış tarihi olmasıdır…

Bu anlamda İsmet ÖZEL’in bütün mektuplarını yana yakıla aranan bir muhatap bulma ihtiyacıyla, yukardan aşağıya sarkıtılmış birer tırmanma halatı olarak görmek ve ona ulaşacak her muhatapla birlikte halatın ucunu daha yükseklere (özlenen o başka dünyalara) fırlatmak üzere yazılmış bir amansız arayışın belgeleri olarak değerlendirmek gerekiyor…

İsmet ÖZEL’i , kah bulabileceğine dair bir inançla ümitlendirip, kah bulamayacağına dönük bir kursak buruntusuyla başbaşa bırakarak,her iki halde de yaman bir ‘tahrir vazifesi’ ne garkeden bu muhatap bulma/ bulamama endişesi bir anlamda da onun yalnızlığına rengini veren ve adı ‘kul’ ile değişen keskin bir ‘ben’ kaygısının ürünüdür. İşte bu ‘ben’den ‘kul’a dönüş ve ‘kul’dan ‘kul’a arayışın epeyce pahalıya mal olmuş izleğinde İsmet ÖZEL’i ‘ biz’e ulaştıranda aslında hem ‘ben’i hem de ‘biz’i içererek olgunlaşmış kelimelerle kurulan ve yüzümüze karşı söylenen bu muhatap bulma çabasıdır.

‘... Ben yazar olmak istemedim... Çünkü yazdıysam sadece çok gerekli olan şeyi, en gerekli olan şeyi ve ondan başkasına gereklilik duyulmayan şeyi yazdım. Üzerime düşen buydu. Muhatap bulamamış olmaktan sorumlu tutulacağıma ihtimal vermiyorum. Sanatın sınai ve suni veçhesiyle aram hiç hoş olmadı. Hiç kimse bana bir konu dayatmadı, dayatamadı. Davet edildiğim herhangi bir basın organına bana yer verilsin diye başvuruda bulunmadım. Nabza göre şerbet vermek gayesiyle tavanın yahut tabanın ağzını kulaklarına vardıracak bir üslubun esiri olmadım. Veya kendi keyfimce bir seçmede bulunarak, yazabileceklerim arasından yazılması daha güzel olanı yazmadım. Yazmak benzetme uygun düşerse bir tür ‘farz-ı kifaye’ idi benim için. O kadar ki nesre verdiğim emek herhangi bir kimsenin fark etmediği bir ölünün, fark edildiği zaman ise herhangi bir kimsenin eda etmeye yanaşmadığı cenaze namazına denk düşüyordu...(5)

Bütün akrabalık bağlarının, hele hele yakın olanlarının mecbur edilmiş bir separatizm’le kurulduğu bir zamanda, zeminini kendine has bir inatla belirleyip, hiçbir separatif yakınlığa pirim vermeyen bu yalnız adamın kendi deyimiyle muhatap bulamamış olmaktan ne kadar sorumlu tutulabileceğini de akılda tutarak söylemek gerekirse bir yönüyle hiç istenmemiş ama kesinlikle hesap edilmiş bir yalnızlığın muhasebesini yaparken söylemiş olduğu bu sözlerde onun yalnızlığına bir başka boyut kazandırır.

‘Bir Yusuf Masalı’ nın yeni yayınlandığı günlerde ‘E’ dergisinin 12. sayısında ‘…İsmet ÖZEL şiirini kulak verilmesi gereken bir kişisel itiraf…’olarak yorumlayan Nilüfer KUYAŞ’ın da bütün iyi niyetine rağmen anlayamadığı bu yalnızlık boyutunda sırasıyla‘haz’, ‘eylem’ ve ‘ödev’ olarak belirlediği üç önemli unsurun aslında ‘ödev’ le başlayan ‘eylem’ le canlı tutulan ve ‘haz’la sonlandırılması şiddetle arzulanan bir serüven çizgisinin gizlendiği açıktır. Bu nedenle son çeyrek asırdan bu yana İsmet ÖZEL’ le ilişkilendirilebilecek bir hayal kırıklığına atıfta bulunabilse bile, bunu ne bir itiraf nede bir pişmanlık olarak yorumlayabilmek mümkün değildir.

Zira yüklenilen eylem ‘farz-ı kifaye’ olarak belirlendiği zaman ufukta yer alan bir ‘farz’ zaten baştan kendini gösterecek ve böylece o ufka ulaşmak üzere yerine getirilmiş her ‘kifaye’ nin ‘hazzı’ da peşin peşin elde edilmiş demektir. Bu nokta da olsa olsa elde edilen hazzın yaygınlaş(ama)ması yönünde bir hayal kırıklığı söz konusu edilebilir ki, başta da söylediğimiz gibi böyle bir hayal kırıklığı da ancak toplum adına duyulan bir hayal kırıklığı olarak anlam kazanabilir.

Çünkü ihtida ettiği alanda sımsıkı sarıldığı bir hazla rahata ermiş olsa bile, tek başına gidilemeyen ve ceman talip olunması gereken bir noktaya gözünü dikmiştir İsmet ÖZEL ve bu noktayı kuşatmak içinde bakanları görmeye, bilmeyenleri öğrenmeye ve yoksun olanları da almaya çağırmaktadır. İçinden kaçının o kispetle kuşandığını bilmediğimiz bir halktır bu ve halka yapılan çağrıda aynı zaman da, ekseninde verilen , emeğin, verilmeye yanaşılmamış karşılığını dillendiren bir ‘hak’ arayışını da barındırarak, hem hayal kırıklığından hem de bununla birlikte gelen acıdan gına geldiğini beyan eden bir ilen(eme)me bileşkesidir.

‘... Gazete yazılarım elbette birer sanat eseri değildi ve ben onları sanatçı kimliğime katkıda bulunmalarını gözeterek yazmadım. Giderek onlar birer seçkin metin görüntüsüne sahip olmasın diye dikkat sarfettiğim de doğrudur. Gazete yazılarımın sanatçı kimliğime gölge düşürmesini sineye çektim. Ne yapmış olursam olayım, yinede onlar bir sanatçıyı meşgul eden, o sanatçının hayatını işgal eden ürünlerdir. Ben gönül ferahlığıyla Türkiye olmaya çabaladım. Türkiye’yi benim kılmaya çabaladım. Bu saatten sonra bütün çabalarım sırasında yükümü hafifletenler çıktıysa onlardan helallik dilemiyorum. Onlarında yürekleri çabanın bir kısmını üstlenmiş olmaktan ötürü ferahlıyorsa bunun onlara yetmiyor olması lazım. Yazdıklarımdan dolayı herhangi bir hasara uğradığını iddia eden varsa hakkını helal etmesin. Çünkü ben Türkiye olma, benimi Türkiye kılma çabası içindeyken birilerine hakkım geçtiyse, onlara da hakkımı asla helal etmiyorum. Mahşerde hesaplaşırız.’(6)
Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere her halükarda kendinden ve eyleminden emin bir adamdır İsmet ÖZEL ve bu öyle bir emin olma halidir ki, şiirini yazarken güdülen düşüncenin üstün düzeyde kalması endişesiyle sarsılmadığı gibi; her Cuma beynimizi ve yüreğimizi yoklayan mektuplarındaki yalın haliyle de her kişinin karı olmayacak bir eminliktir…

İşte bu noktada en doğrusu İsmet ÖZEL’ in şiirini belirlediği öne sürülen düşüncenin üstün düzeyi ile, yazıları için söz konusu edilen yalın kalma arayışını da, masalını şiirle siyasetin tekinlediğini söyleyen bir adamın masalındaki bu iki büyük tekinliği ayırırken her ikisini de ayrı ve anlamlı bir hayata yakıştırma çabası olarak bileşkenin merkezine yerleştirmek olacaktır. Bu merkezde ise ister şair, ister yazar olsun kesinlikle yalnız ama hiçte kimsesiz olmayan ‘buradaki adam’ın en saf eylemi durmaktadır…
Kendisinin de rağmına söylemek gerekirse, gerçekte şiirinin doğurmak istemediği yalın olma hali yazıya aksetmiş, yazıya sürülmek istenmeyen üstün olma hali de şiire yönelmiştir.

Bu çarpıcı noktada ise ne hangisinin önce hangisinin sonra geldiği sıralamasının ne de şiirinin de, yazısının da kimlere yazıldığı ayrımının fazlaca bir önemi kalmamaktadır. Çünkü sonuçta ‘Bir Yusuf Masalı’ nı da ‘ Waldo......’ yu da işte bu merkezde duran İsmet ÖZEL yazmıştır ve ona hem şiir hem de yazı yazma yeteneğini bahşeden kudret ‘Biz’ i de düşünmekle mesul kılmıştır.

Kaynaklar

1.Neyin Neresindeyiz. Gerçek Hayat. 12-18 Ekim 2001
2.Aç Ağzını Kassandra... Gerçek Hayat. 15-21 Şubat 2002
3.60’lı yıllarda şairin.... YGS yay. Mart 1997
4.Genç bir şairden genç bir şaire.... Oğlak yay.
5.Kenelerin ve At sineklerinin.... Gerçek Hayat. 22-28 Şubat 2002
6.Türk olsaydı Türkiye’ye bunu.... Gerçek Hayat. 18-24 Ocak 2002

Kitaphaber Dergisi / İsmet Özel Sayısı / Haziran-Temmuz 2003
http://www.ismetozel.org sitesinde yayındadır…

Kategori:

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Ya İsmet Özel Olmasaydı..!

Akşam akşam ıkına ıkına yazınızı okudum. Bir çok kısmına katıldığımı da söyleyebilirim. Ama bizim kuşak için çok fazla aşındırılmış, tartışılmış bir şair olarak, dahası gözü hep yeni şeyler ve yeni sesler arayan bendeniz anlatımınızdaki hafif abartıya da karşıyım...

Hep sormuşumdur "neden İsmet Özel? Ya olmasaydı..?"

Bir kuşağın dramatik varoluş çabası içinde kendini başka kesimlere de kabul ettirmiş bir adamın eteklerinden tutunarak kendimizi mi tanımlamaya çalışıyorduk..Ya da kendisinin ne olduğunu değil ne olmadığını anlatmak zorunda kalan bizlerin metodolojisini kullandığımız bir imge tüccarı mıydı.. Bu soruların bende de tam olarak cevabı yok..Kendi şiirimi onun etkisinden arındırmak için çok uğraştım..Hatta ona "dilimin ucunda höyküren hayvan "dedim..Ama inkar etmemeliyim ki..şiirle didiştiğim her yerde o vardı..

Ya İsmet özel Olmasaydı...20 yıl önce Şaban Abak'la tartıştıklarımı yıllar sonra hala buraya yazabilecek miydim?
saygılarımla

Şahan Çoker | Cts, 03/03/2007 - 20:47

Belki de haklısınız;"neden İsmet Özel? Ya olmasaydı..?"

Şahan Bey; müsaadenizle '...Hep sormuşumdur "neden İsmet Özel? Ya olmasaydı..?" sorunuzun tıpkı sormuş olduğunuz gibi sadece sizi bağlayan bir soru olmakla kaldığını söylemek istiyorum...
Çünkü; mesela en azından kendi adıma, benim böyle bir derdim yok ve hiç bir zaman da neden yada olmasaydı diye bir sormadım...
Benim nedenim öncelikle kendimle ve yazınsal çabamla alakalı bir neden, ve benim anlayışıma göre de ortada olan ve durduğu yerde duran bir İsmet Özel var ve bu İsmet Özel'de öncelikle durduğu yer açısından benim ilgime, yorumuma ve kalemime değer...

Öte yandan eteğe tutunmak, kendini tanımlamak, tüccar v.s gibi yine sizde başlayıp sizde bitmesi gereken kafa karıştırıcı soru türündeki vurgularınızın da hem estetik hem de etik anlamda öyle her yerde serdedilebilecek sözler olmadığını belirtmek isterim. En azından benim çalışmamı vesile kılarak...

Siz bu çalışmayı nasıl okudunuz ve nasıl anladınız buna fazlaca karışamam ancak; sormuş olduğunuz neden ve olmasaydı sorularının kendi bağlamlarında aslında daha çok sizin yorumunuz karşısında sorulması gereken sorular olduğunu düşünmeden de edemedim...

Belki de haklısınız;

"neden İsmet Özel? Ya olmasaydı..?"

Şahin Torun | Cum, 30/03/2007 - 12:04

olmayış sorusu olmayan bir şeye sorulur mu?

"Ya ismet özel olmasaydı?" aslında ismet özelden ayrılamayış, aynileşememeyi başaramamışlığın son raddesinde sorulabilecek bir sorudur bence. "Kendi şiirlerini bile onun etkisinden arındıramama"nın afişidir bu soru. Bir şeyin olmaması ihtimalini sorgulamak; onun fazlasıyla olduğunu gösterir ve yazıda değil aslında, sizin sorduğunuz soruda İsmet ÖZEL'e itafen büyük bir abartı seziliyor.

Bunca laftan sonra cevabım da şu şekilde olur bu soruya; İsmet özel olmasaydı Türkiye'de şiirin yöneldiği yol "biraz" farklılık gösterebilirdi evet ama asıl, İsmet özel olmasaydı; Türkiye'deki İslami kesimin entellektüel olgunlaşması ve/veya Entellektüel kesimin islami olgunlaşması "çok" daha farklı olurdu...

ve bence İsmet ÖZEL iyi ki var...

Murat SÖZER | Salı, 03/04/2007 - 14:35

Niye kızdınız ki?

ben sizin yazınızdan çok benim de içinde bulunduğum kuşağın ismet özel üzerinden kendi kendine bir sorgulamasıydı.Ayrıca yazdığım notta da yazınızın bir çok kısmına katıldığımı ifade ediyorum.
sizin değerli yazınızın altına düşüncelerimi koymayı yazınız üzerinden bir polemik çabası olarak görmeniz ilginç doğrusu..Hem belki ben sizin kadar derinliği ve entellektüel birikimi olmayan sıradan bir vatandaşım.. Zaten öyle kaliteli eserler yazabilsem cemaat com reddetmez yayınlardı..yani kızmaya değmez bir adamım

Şahan Çoker | Cts, 26/05/2007 - 03:00