renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Kaplumbağalar da Uçar

Kaplumbağalar da Uçar

Sarhoş Atlar Zamanı filmi ile birçok festivalden ödülle dönen ve tüm dünyadaki sinema eleştirmenlerince hayli olumlu notlar alan İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi'nin üçüncü uzun metraj denemesiydi Kaplumbağalarda Uçar. Yıllarca yanında asistan olarak çalıştığı dahi yönetmen Abbas Kiorastami'den aldığı eşsiz sinema diliyle, kendisi gibi İranlı olan dünyaca ünlü müzisyen Hussein Alizadeh'in mistik müziklerini harmanlayan Bahman Ghobadi, tüm dünyanın dikkatini çekecek bir filme imza atmıştı. Ülkemizde filmin ses getirmemesinin sebebi, birtakım ırkçı /yönetmenin Kürt olması sebebiyle/ ve kozmopolit yaklaşımlardan ötürüydü. İzmir ve Antalya gibi şehirlerde hiçbir sinemanın bu muhteşem filmi vizyona sokmaması, sinemaya bakış açımızı gösteren küçük bir dipnottu sadece. Halbuki bu film dünyanın birçok yerinde ilgiyle izlendi ve en iyi yabancı film dalında aday olmasına rağmen birtakım bürokratik sebeplerden ötürü Oscar'ı kazanamasa da birçok ödül aldı*. Çünkü Bahman Ghobadi, kimsenin beklemediği birşeyi yaptı. Yıllarca şahit olduğu ve acısını çektiği unutulmuş dünyaların trajik hikayesini tarafsız, realist ve duygulara yer vermeyen bir dille anlattı. Nitekim filmin en çarpıcı özelliği de buydu. Bastırmadan, dramatize etmeden, öfkeye yenilmeden, aşırıya kaçmadan, olabildiğince yalın ve olabildiğince dik bir duruşla gerçekleri bir tokat gibi vurdu tüm dünyanın yüzüne.

Filmi güçlü kılan unsurlardan en ön plana çıkanı, Türkiye-İran sınırındaki mülteci kamplarında yıllarca sömürülmüş, yıllarca ezilmiş, umutları elinden alınmış, oyuncak diye mayınlarla oynamış çocuklara, acılarını anlatabilmek için bu imkanı veren yönetmenin dâhi düşüncesi. Filmdeki tüm oyuncular, birkaç sahnede gözüken yetişkin ahalinin dışında, 15 yaşına dahi gelmemiş çocuklardan seçilmiş. Filmi izleyen kişi bunu farkedince sadece tek bir şey düşünüyor. Sanki Bahman Ghobadi, eline bir kamera alıp bu ezilmiş çocuklara "siz rutin hayatınızı devam ettirin ben çekeyim" demiş. Çünkü sinema tarihinde Alan Parker şaheseri olan Angela'nın Külleri de dahil olmak üzere, bugüne dek eşine rastlanmayan bir çocuk performansı var filmde. Hayatını, uydu anteni kurup uydudaki yabancı kanallardan savaş haberlerini yarım yamalak ingilizcesiyle köy halkına ulaştırarak idame ettiren, filmin kendisinin hikayesi gibi kurgulandığı ama aslında arka planda bir halkın dramının anlatıldığı Saran, filmin en önemli oyuncusu konumunda duruyor. Amerikan Rüyası denen olguya kanıp adını Satellite yapsa da, kendi yandaşlarını kayırıp mülteci çocukları sömürüyor gibi olsa da, filmin en dramatik karakteri olan Agrin'e duyduğu tertemiz aşkıyla, Agrin'in hayatındaki değerleri kurtarmak pahasına kaybettiği bacağıyla, bir türlü bulamadığı kutsal kırmızı balığıyla, zihinlerde hep bir kahraman olarak yaşayacak. Ve Agrin. 15 yaşındaki küçük anne Agrin. Halepçe'de tüm ailesini yitiren, kazandığı sadece kolları kopmuş bir ağabey olan Agrin. Filmde hiç bahsedilmese de, Agrin'in yaklaşımları, yüz ifadeleri ve bakışlarına sızan o büyük utançtan anlıyoruz ki, Agrin de dünyanın diğer unutulmuş diyarlarında, mülteci kamplarında, mayın suratlı askerlerin tecavüz ettiği zavallı çocuklardan sadece bir tanesi. Kör çocuğunu prangaya vuruşu, kimsesiz yerlerde bırakışı, ona karşı takındığı kaba tavır ve onu gördüğü her zaman bir utancı hatırlatması sebebiyle suratının asılması, bunun en açık göstergesi. Ve filmin diğer çocukları. Kör olanlar, organları kopmuş olanlar, sakatlar, gözlerinde umudun zerresine bile rastlanmayan, hayat ışığı sönmüş, oyuncakları mayınlaşmış zavallılar. Hepsi bir vahşetin, bir trajedenin kameraya el sallayan çaresiz yarınları.

Filmin öne çıkan diğer unsurlarından biriyse, Bahman Ghobadi'nin metaforik bir anlatımla göndermek istediği yere hayli güçlü mesajlar göndermesi. Dünyanın pembe yerlerinde, hayatlarını bilgisayar, teknoloji ve fast-food'la idame ettiren hormonlu çocuklara lanet okurcasına çocukluklarını mayınlar içerisinde geçiren zavallılara bahşedilen imgeler hayli trajik. Saran'ın önderliğinde ABD mayınlarını bulup satarak geçinmek zorunda kalan çocukların dramı, aşağılık kapitalizmi olanca gerçekliği ve vahşetiyle gözler önüne seriyor. Kırmızı balık metaforu daha bir vurucu özellik taşıyor bünyesinde. Saran'ın, umutsuz aşkı olan Agrin'in çok sevdiği kırmızı balığı bulamayışı, filmin sonunda arkadaşının "bir amerikan askerinden aldım" diyerek bir poşete koyduğu birkaç kırmızı balığı ona hediye etmesi ve poşeti sallayınca suyun kırmızıya bulanması kapitalizm ve amerikan düzenbazlığı adına oldukça vurucu bir ironi. Saddam Hüseyin rejimine yönelik eleştiriler de filmin arasına serpiştirilmiş. Saran'a hediye olarak, yıkılan Saddam Hüseyin heykelinin kolunu hediye eden çocuğun yaklaşımından anlıyoruz bunu. Ayrıca Saran'ın mayınları satarak karşılığında satın aldığı randımanlı silahların Rus silahları olması yine bir gönderme olarak duruyor karşımızda. Saran'ın, Amerikalıların saldırı düzenleyeceği söylentilerini dikkate alarak çocukça bir direnişle, iki silah alarak dağa mevzi kurması ve çocuklara savaşmayı öğretmesine karşı çıkan öğretmene verdiği "Öğretmenim! Onlar feni ve matematiği biliyorlar. Artık savaşmayı öğrenmeliler!" cevabı oldukça sert bir mesaj yine.

Özetlemek gerekirse; bir film değil de sanki projeksiyondan gerçek bir trajediyi izliyorsunuz. Bombaların yağmasıyla havalara uçak küçük çocuğun kaplumbağaları. Yerle bir olan umutları. Kendisinden başkasını kabul etmeyip onu öteki gibi gören vahşi adamların yağdırdıkları bombalar ve kahrolası silahlarıyla parçalanan hayalleri. Agrin'in uçurumun üstündeki kaya parçasında kalan mavi naylon ayakkabıları. Saran'ın kopan bacağıyla birlikte öteki dünyada geri alacağı tertemiz aşkı. Agrin'in kör bebeğinin, suda yüzdürmeye fırsat bulamadan bombardımanla birlikte havaya uçan küçük kaplumbağaları. Halepçe'de zehirli gaz ile kaybettiği ailesi ve abisinin kopan kolları. Unutulmuş diyarlarda, mülteci kamplarında, kendi kaderine terkedilmiş insanların birkaç ton petrol ve haritada fazladan birkaç ölçek toprak uğruna hiçe sayılan tertemiz hayatları.

Ayrı bir noktaya değinecek olursak; New York Times'ın ve The Guardian'ın ikiyüzlü bir şekilde filme getirdiği "çok üzücü" mahiyetindeki yorumlarına da lanet etmekten başka çare bulamıyorsunuz. Çünkü bu çocukların yaşadığı dramı petrol kaynaklarının artacağını duyuran manşetlere kurban eden de aynı ikiyüzlü kişilerdi.

Son söz olarak, filme getirilen hiçbir yorum dramatik olmaktan kaçamıyor. Ama Bahman Ghobadi, nasıl yapıyorsa hiçbir dramatik öğeye başvurmuyor. Ve elleri öpülecek mübarek insanlar kategorisine gururla ve tereddütsüz giriyor. Hayatımda beğendiğim her film için izlemeleri telkininde bulundum sevdiklerime. Ama bu kez öyle demeyeceğim. İzlemeyin. Yaşayın. Neden mi? Nedenini filmin sonunda yumruk atarcasına bağırıyor Bahman Ghobadi : " Filmimi diktatörlerin ve faşistlerin politikalarına kurban gitmiş tüm dünya çocuklarına ithaf ediyorum."

Not: Bu bir tanıtım yazısından ziyade yorum yazısı gayesiyle kaleme alındığı için "spoiler" konusunda hassas davranmadım. Anlaşılacağımı ve bunun bir sorun teşkil etmeyeceğini umuyorum. Saygılarımla.

*San Sebastian Film Festivali “Altın İstiridye” Ödülü
San Sebastian Film Festivali En İyi Senaryo Jüri Özel Ödülü
Berlin Uluslararası Film Festivali Barış Ödülü
Chicago Film Festivali Gümüş Hugo (Jüri Özel Ödülü)
Tokyo Filmex Film Festivali Jüri Özel Ödülü
Tokyo Filmex Film Festivali “Agnès B. Ödülü”
Sao Paulo Uluslararası Film Festivali Seyirci Özel Ödülü
Mexico City Uluslararası Çağdaş Film Festivali “La Pieze” Ödülü (2005)
Mexico City Uluslararası Çağdaş Film Festivali Seyirci Ödülü (2005)
Fribourg Uluslararası Film Festivali Seyirci Ödülü
Fribourg Uluslararası Film Festivali “E-Changer” Ödülü

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Turtles can fly

Es selam, bu filmle ilgili MSN üzerinden bir arkadaşım ile konuşmuş "Kaplumbağalarda Uçar" adlı filimi çok begendiğini söylemiş filmi seryretmem için bana da tavsiyede bulunmuştu... İş çıkışı mahalleye gelip Cd, DVD, satan tezgahın önünde durup tezgahın sahibi genç kardeşe sordum.

Bakarmısınız! "Turtles can flay" filmi var mı!
– Var abi! Ama veremem
Neden?
– Çünkü bu filim dublajlanmış hiç bir zevkini alamazsın!
Yani?
–Sana alt yazılı getirim orjinal halini seyredersen filmin de konusunu anlarsın abi...
Şaşırmıştım... Ama arkadaş gerçekten bilinçli bir satıcıydı. Güven vermişti söyleminde! O yüzden zorlayıp dublajlı halini almadım! Velhasıl filim henüz elime geçmedi yani ugrayamadım daha. Ama ilk fırsatta ugrayıp alacağım.

Not: Taha o kadar detaylı anlatmışsın ki! Seyrettim adeta! Azıcıkta bize birşey bıraksaydın a güzel insan...

Dostlarda pazarda SATILIR oldu...

Fragman

Youtube'dan izleyebilirsiniz:

http://www.youtube.com/watch?v=X2jgaUvxqm8

Sağolasın Taha Mansur...

Eyvallah Taha Mansur.
Sağolasın.
Filmden mi kaynaklanıyor, isabetli yorumundan mıdır bilmiyorum okuduğum en güzel film tanıtım yazılarından birini kaleme almışsın…
Ben de filmle ilgili bir hatıramı paylaşmak istiyorum.
Evet İranlı büyük müzisyen Hüseyin Alizade’nin müziklerinin eşlik ettiği Behmen Gobadi filmi şehrin insanı için adeta bir şok etkisi yapıyor.
Birkaç yıl önce, kültür – sanat yönetmeni olarak görev yaptığım bir İstanbul ilçe belediyesinde, Kaplumbağalar da Uçar’ı aylık film gösterimlerine dahil etmeyi başarabilmiştim. Hani İran denince, Kürt denince zıplama refleksine şahit olunan topraklardayız ya… San Sebastian, Berlin, Chicago, Tokyo demiştim, uluslararası festivaller demiştim, ödüller demiştim, film yapımcısı ülkelerden biri Fransa demiştim…Ve bu yüce(!) referanslarla kabul edilmişti film… (Bir de itiraf: Film dilinin Kürtçe olduğunu saklamış ve filmin Farsça olduğunu söylemiştim.) Çarem yoktu ne yapayım? O film izlenmeliydi! 400 kişilik salon bu kez ayakta da seyirci almıştı. İlgili, meraklı bir izleyici kitlesi vardı salonda. Ve film, orijinalde Kürtçe dili ve Türkçe alt yazılı olarak sahneye yansımaya başladı.
Hani film sonlarında sahnede jenerik akmaya başlar ve salonda bulunanlar çıkış için hareketlenir ya… Bu kez öyle olmadı. Film bitmişti fakat herkes oturduğu yerde çakılıp kalmıştı. Salonda kaskatı bir sessizlik… Bazı hıçkırık sesleri… Salondakiler adeta büyük bir türbülans sonrasını yaşıyordu.
Öfkemizi bileyen Bahman Gobadi’yi selamlıyorum.

Taha Mansur’a teşekkür ediyorum…

Yusa Irmak kardeşe: Film satıcısı arkadaş gerçekten bu işi biliyormuş ve çok haklı. Onu dinlemekle iyi etmişsin. Filmin dublajlı hali Kanal D prodüksiyondan çıktı… Bazı büyük marketlerde satılıyor. Merak edip almıştım. Kesinlikle tavsiye etmiyorum. Orijinal kaydını bulup izlemenizi salık veriyorum. Arayan bulur…Ben tüm versiyonlarını buldum…Allah’a emanet olun…

kaplumbağalar ispanyolca konuşursa

ne yazık ki uçamaz.
filmi bulduğuma sevinmiştim.
izlemeye başladığımda baktım ki herkes ispanyolca konuşuyor.
ne komikti aman allah'ım.
dublajsız olsun alacağınız film.
yoksa uçamazsınız.

kaplumbağalar da uçar mı?

kaplumbağalar da uçar mı?

sahiden bi gün bu yara dinerde çocuklar
bu filmdeki oyunculuklarının yerine hayatı
yaşar mı?

filmi bi kez izlediğinizde gerçekten de
arkadaşın söylediği gibi tavsiye için
değil/ empati kurmak bi süre
orda yaşamak
filmin
içinde olmak
kastıyla
izleyin

göreceksiniz ki
düşler nasıl daha gerçekse
bu filmde öyle sahici

teşekkür taha
mansur

ilk

ilk defa bir tanıtım yazısından sonra bir filmi görmek istedim.
empati açısından denmiş ya evt hak veriyorum. şu kısa filmi de izlemeyen varsa mutlaka izlesin empati için birebirdir. selam ile.

10 dakika

"eddai"

10dakika

kaplumbağalar da uçar'ı izleyemedim ne yazık ki... sanırım biraz aramam gerekecek veya yûşa'ya söyleyeceğim bana bir kopyasını çıkartacak artık:) .... 10 dakika çok güzeldi, adresi not bıraktığınız için teşekkürler ayşegül hanım. bazen bir kısa film gibi, kısa hayat... .................

Başka ne denir ki?

Helal olsun Bahman Ghobadi 'ye!

" Filmimi diktatörlerin ve faşistlerin politikalarına kurban gitmiş tüm dünya çocuklarına ithaf ediyorum."

İçimde duran öfke bu cümleyle ruhumu sarstı.

Her hal ve şartta birşeyler yapılabildiğini görüyoruz bir kez daha.

Allah razı olsun Taha Mansur.

Perde kaldırılsaydı yakinim artmazdı.Hz.Ali

filmi geçen sene bu

filmi geçen sene bu zamanlar izlemiş ve o sıralar ilgilendiğim birkaç yere de mutlaka izlenmeli diye yazmıştım. şimdi burda da görünce , bir kez daha gündeme geldiği için sevindim . film hakkındaki eski notlarıma yeniden göz attım. kısmen buraya da almak istedim:

Filmin orjinal dili Kürtçe. bu açıdan da önem taşıyor, Hollywood üretimi ihraç malı kirlilikler içermiyor. "Bağımsız Sinema"..

savaşın görülmeyen yüzünü, bu kadar vurucu bir şekilde anlatan bir film daha hatırlamıyorum doğrusu.. İran sinemasının bütün özelliklerini içeriyor, alabildiğince yalın ama kanatan, burkan bir gerçeklik ve bunun üstüne senaryoya serpiştirilmiş, zaman akışını bozan, izleyicide bazen bir zamansızlık algısına neden olan sahneler.. ya da zalimin ve mazlumun tarihi tekerrürü..

kuzey ırak'ta kürtlerin toplandığı bir mülteci kampı; patlamamış mayınları toplayarak para kazanmaya çalışan çocuklar...iki kolunu ve bütün ailesini da savaşta kaybetmiş bir çocuk.. öyle ki, filmin her karesinde, bu çocuğun buruk ifadeleri ve duruşu adeta yüzümüze çarpıyor, içimizden bir şeyler koparıp götürüyor.. ve hikayenin orta yerinde küçük bir kız.. çocuksu ve masum bir sevgi belki de aşk.. ( kız ile ilgili ayrıntılara girmeyeceğim çünkü senaryonun orjinalliğini bozmak istemiyorum. ama izleyenleri en çok burda vuracaktır film )

filmi izlerken aklımdan Ferman Karaçam'ın "Acı" şiiri gelip geçiyordu.. en çok da şu satır :

"Bunca telefon direğine rağmen, kimse kimseyi duymuyor..."

el hasıl, bu film beni derinden yaraladı.. izleyin, ve unuttuklarımızı, unutturulanları hatırlatacak yaralar alın siz de..

her şey bir tutam mavi uğrunaydı, biraz gökyüzünden, biraz denizden , biraz da kalbimizden bir tutam mavi içindi her şey...

Toplu-Yorum

Yusa Irmak

Azizim aslında hem vizyon filmi olmaması nedeniyle hem de böyle bir filme karşı yansız olamam düşüncesiyle tanıtımdan ziyade yorum yazısı olarak kaleme almak istedim. Detaylar bu haseble hoş görüle. Ayrıca satıcı arkadaş bilinçli biri gerçekten. Dublajlı hali maalesef içler acısı. Böylece senin filmden alacağız manayı ve zevki de gemlememiş oldu. Eyvallah değerli insan.

Seyyid Mizraki

Filmden kaynaklanıyordur yazının letafeti azizim. Ayrıca salonda yaşamış olduğunuz o sahneyi bende yaşadım. İnsanların anlamsızca birbirine baktığı, suspus olduğu, kimilerinin ağladığını ve kimilerinin koltukları yumrukladığına şahit oldum. Ben teşekkür ederim üstadım yorumunuz için.

Muhsine Arzu

Radikal Gazetesi yazarlarından Olkan Özyurt, film ve çocuklar hakkında şu çarpıcı bilgilere yer veriyor. Kaplumbağalar da Uçar filminde Satellite lakaplı çocuğu oynayan Soran İbrahim, yönetmen olmak istiyormuş. Bahman Ghobadi'de ona gerekli desteği veriyormuş. Agrin adlı zavallı kız çocuğunu canlandıran Avaz Latif'e bir televizyon kanalında iş bulunmuş. Ayrıca görme özürlü olan küçük çocuk, çekimlerden sonra İran'da ameliyat ettirilmiş ve gözleri görmeye başlamış. Hatta filmi bile izlemiş. Bahman Ghobadi böyle mübarek bir insan işte. Ben teşekkür ederim efendim.

Ayşegül Genç

Aslında tanıtım yazısından ziyade dediğim gibi yorum yazısıydı. Çünkü tanıtmaktan öte kanıksatmaya gitmişiz Yusa Irmak'ın yorumuna bakacak olursak:) Göndermiş olduğunuz kısa film tam da bahsettiğimiz şey. Sağolunuz efendim paralel paylaşımınız için.

Sevde Ateşyürek

Filmden çıkarken bir yaşlı amca şöyle demişti: "ilk kez bir cümle ağlattı beni". Sanırım Bahman Ghobadi insana kendini sorgulaması gerektiğini, şükretmesini, kirlenen dünyaya karşı inatla temiz durabilmesi gerektiğini en iyi beceren adamlardan biri. Allah sizden de razı olsun Sevde Hanım.

Enes Yıldız

Notlarınız için teşekkür ederim azizim. Hemfikiriz söylediklerinizde.

Not : İşte o güzel insan :

Cinayete tarafsız kalmak katilin tarafını tutmaktır.
/No Man's Land/

bir amerikan filmi olarak turtles can fly

Sorun biraz şurada yatıyor: İran, nicedir, Avrupa ve Amerika pazarına şirin görünecek, festivallere oynayan filmler üretiyor. Sanatsal üretimini, "ticaret"e terketti. Son 7-8 yıldır İran sinemasında "yeni" bir şey çıkmamasının yegane nedeni de bu "kompleks" halidir.

İran'lı yönetmen Bahman Ghobadi'nin iki filmi de bu söylediğim hatayla malul. Hem Sarhoş Atlar Zamanı, hem de Kaplumbağalar da Uçabilir, "İran filmlerinin ana arteri"nin oldukça dışında, modern epik sinemanın imkanlarını kullanarak çekilmiş iki film. Tıpkı Mohsen Makhmalbaf imzalı "Sefer e Gandehar" filminde olduğu gibi. Diğer yandan, bu üç filmi de birleştiren ortak payda; sanılanın aksine gayetle "Amerikancı" filmler olması. Şimdi diyebilirsiniz ki "yahu bir sürü Amerikan eleştirisi var bu filmlerde, ne yaptın sen birader?" Ben de buna sadece "ha ha ha" derim.

Amerikan karşıtı film, "Denizin Çağrısı" ya da "Kirazın Tadı" ya da "Cennet Şimdi" ya da "Tarkovski filmleri"dir. (İsmen zikrettiğim ilk iki film İran, üçüncüsü Filistin filmidir.) Buralarda çünkü "batı dışılık" acayip belirgindir. Taş gibidir. Amerika ya da savaş ya da silah sanayi ya da emperyalizm eleştirisi bütünüyle "batı dışı" bir yerden yapılırsa o filme muhalif denir.

Şimdi, Sarhoş Atlar Zamanı'nı, Sefer e Gandehar'ı ve Turtles Can Fly'ı bu noktada düşünelim. Düzlemleri bütünüyle "batının bulduğu, ürettiği, dolaşıma soktuğu" kavramlardan hareket eden filmler değil mi bunlar?

Neticede bu filmlerdeki Saddam ya da Taliban karşıtlığı ya da savaş düşmanlığı falan bütünüyle "batının geliştirdiği argümanlara" dayanmıyor mu? "İnsanca yaşam" önermeleri bütünüyle "batı içi" algıdan hareket etmiyor mu?

Yo yo. Savaşı lanetleyen, Bush'u iğneleyen, emperyalizme küfür eden sahneleri, çocukların eşsiz oyunculuğunu, bu filmlerdeki epik dramatizmin başarısını görmezden gelmiyorum. Sadece, "Katil Doğanlar ne kadar muhalifse, Turtles Can Fly da o kadar muhaliftir" diyorum. "Müfreze ne kadar muhalifse Sefer e Gandehar da o kadar muhaliftir" diyorum. Ve nihayet "eleştirdiğiniz şeyin verilerinden hareketle geliştirdiğiniz muhalefet, eleştirdiğiniz şeyin bayrağını yükseltmeye yarar" diyorum.

11 yönetmenin çektiği 11 Eylül filmlerini izleyenler varsa hatırlayacaklardır. Orada Sean Penn'in filmi "batı dışı"dır. Ama şimdi ismini hatırlayamadığım Japon yönetmenin filmi "bir adet vızıklamadır."

Sakın ha. Senaryo, oyunculuklar, görsel atmosfer falan çok iyi filmde. Bir yanlış anlaşılma olsun istemem.

Bence Ghobadi, varoluşsal olarak da dibine kadar Amerikancı bir yönetmendir. Aksi halde en başta önüne konulan "Kürt asıllı" ibaresine itiraz etmesi, "ben İranlıyım pislik Amerika, bizi bölmeye çalışma" demesi gerekir. Burada Kürt karşıtlığı falan yapmıyorum. Tebrizli bit Türk'ün "Türk asıllı İranlı yönetmen" olarak Ghobadi'nin pazarlandığı gibi dünyaya pazarlanmasına da dibine kadar karşı çıkarım mesela. Çünkü "ben Kürdüm ya da ben Türküm" diyenin arkasında Amerika olduğunu düşünenlerdenim.

Diğer yandan, filmin "politik" dilini çok beğenen arkadaşların, "filmin dramatik havasını", "filmin söylediği şey" zannetmek gibi bir hataya düştüklerini düşünüyorum. "Taxi Driver" mesela "Amerika'nın yerleşik düzenini eleştiren" değil, "sağlayan" bir filmdir. Kürt asıllı Ghobadi'nin filmleri ya da Sefer e Gandehar da "Amerika'nın bölgedeki varlığını eleştiren" değil "onaylayan" filmlerdir.

MERAKLISINA NOT: Arkadaşlar, bütün bunları "aman da aman hadi başlatayım tartışmayı" diye yazmadım. Sadece, "politik sinema - sinemanın politikası" meselesine fazlasıyla kafa yormuş bir adam olarak düşüncelerimi yazdım. Taha Mansur, emek vermiş, kendi algı düzeyine göre çok beğendiği bir filmi gayet sağlam bir yazıyla taçlandırmış. Emeğe sadece saygı duyarım.

Keyfiyet ve Zaruret

Sayın İsa Marangoz.

İran Sineması'nın 79 İslam Devrimi'ne kadar kendini tanıma ve tanımlama eğilimi gösterdiği ama bunda başarılı olamayarak kısır bir döngüde deveran ettiği su götürmez bir gerçek. Bu süreç içerisinde cinselliğe yer veren, şiddete meyili olan, sanatsal boyutu olmayan, Hint usulü melodramik anlayışa ağırlık veren ucuz bir sinema dili kullanıldı. Ama devrimden sonra herşey değişti. Humeyni'nin verdiği destek, çeşitli sinema kurumlarının kurulması, sinemaya yeni bir anlayışın gelmesi, evrensel sorunların ele alınması, şiddet ve cinsellikten kaçınılması, dünyaya yeni bir sinema dilinin, İran Sineması'nın tanıtılmasında başrolü oynamıştır. Ki o günden bugüne dek yapılan filmlerin birçoğu uluslararası festivallerde epey ilgiye mazhar olmuştur.

Festivallere yönelik filmler yapıldığını söylüyorsunuz. Yani filmin festivallerde ödül alması ya da ilgi görmesi, o filmin maksadının sinemayı kullanarak dünyaya bir başkaldırıyı, bir itirazı bağırabilen amaçtan ziyade bir yaranma, bir şirin görünme, bir kabullenme aracı olarak yapıldığını söylüyorsunuz. Nitekim az önce batı karşıtı yada taş misali muhalifliğini övdüğünüz Kiarostami'nin Kirazın Tadı filmi de Cannes film festivalinde Altın Palmiye ödülü almıştır. Bir filmin karşı durduğu dünyadan ödül alması yada ilgi görmesi, o filmin mevcut karşı dünyaya olan karşıtlığına bir halel getirmez.

Farklı bir düzlemden yaklaştığınız için, eleştirilerinizin yönü de o düzlemden ayrılamıyor sevgili İsa Marangoz. Taxi Driver ile Turtles Can Fly'ı aynı düzlemde eleştirdiğiniz son paragrafa bakalım mesela. Amerika'nın bölgedeki varlığını eleştiren değil onaylayan bir film olduğunu söylüyorsunuz Turtles Can Fly'ın. Bu bence pek te sağlam bir dayanağa oturtulmuş yorum değil. Çünkü bu filmde sebebi yada başlangıcı değil, sonucu ele alıyor Ghobadi. Nitekim eğer dediğinizi yapsaydı filmin adı "Kaplumbağalarda Uçar" yerine "Kaplumbağalar Neden Uçamadı-Uçamaz?" olurdu. Siz istiyorsunuz ki, Amerika'nın oradaki varlığını ve neticelerini değil, Amerika'nın orada olmaması gerektiğini ve bunun sebeplerini sıralasın yönetmen. Filmin döngüsü ve dili bunu yapmıyor. Ama, teması ve Lars Von Trier deyimiyle seyirci öznesiyle seyredilen nesne arasındaki hipnozun ortaya ne gibi bir sonuç çıkardığı önemli burada. Sanırım çocukların mayın çıkarma çabaları, dağlarda ovalarda dolaşırken tankların yanlarından geçmesi, bu minvalde yeterli birkaç sahne olacaktır. Kesintisiz bir düzlemde yol almak değil de farklı noktalardan yola varmak sinemanın farklılığı sanırım.

Elbette Amerika'nın oradaki varlığını onaylıyor Ghobadi. Ki onaylamayan sadece Patagonyalılardır. Ama sadece varlığı onaylıyor Ghobadi. Varlığı onaylaması varlığın sempatizanı olması manasına gelmiyor tabiki. Şarabın varlığını onaylamakla şarap içmeyi onaylamanın arasındaki ince çizgi sanırım gözden kaçırılıyor. O halde Mustafa Akhad'ın, müşriklerin boykotuna yada Ammar ve ailesine yaptıklarına yer vermemeliydi The Messega'da. Ya da Haneke, Cache eleştirisinde Daniel Auetil ve Julliette Binoche kavga ederken televizyondaki ırak karmaşasını göstermemeliydi. Bu konuda söylenmesi gereken şudur ki; sinemanın nereye ait olduğu bizim ona nereden baktığımızla alakalı bir durum olsa gerek.

Ki ayrıca "amerika'nın varlığını eleştiren değil onaylayan bir filmdir" ibaresi de kendi içinde mantıksız bir döngüye sahip. Nitekim Amerika'nın varlığını eleştirebilmek Amerika'nın varlığını onaylamaktan geçer. Onaylamak kelimesi varolanı desteklemek değil, varolanı kabullenmektir. Mesela Kuran'da içki onaylanmıştır. Çünkü varolan bir şeydir. Ama çeşitli mesajlar ile onun varlığının kabul edilmeyişi de izah edilmiştir. Daha ne yapsın Bahman Ghobadi? Amerika yok mu desin? Topraklarımıza girip bize tecavüz etti mi desin? Sizin beklentinizi karşılayacak olan sinemanın dolaylı dünyası değil, kitapların direkt dünyasıdır efendim.

Son olarak aynı frekanstan size şunu söyleyeyim. Eleştirinizi yaparken bile eleştirdiğiniz Amerika'nın size sağladığı teknolojik imkanlardan yararlanarak bunu icra ediyorsunuz ve haliyle Amerika'nın global dünyadaki efendiliğini onaylamış oluyorsunuz. Bu minvalde sizin söylediğiniz cümleyi bir kelimesini değiştirerek size arz etmek istiyorum: "eleştirdiğiniz şeyin olanaklarından hareketle geliştirdiğiniz muhalefet, eleştirdiğiniz şeyin bayrağını yükseltmeye yarar". Eğer bunun farklı bir mefhum olduğunu söylerseniz, size şunları söyleyeyim efendim. Nasıl ki buraya yazmak için birtakım portallardan geçmek mecburiyetindeyseniz ve bu mecburiyetin eleştirilemez yani masumane bir eylem olduğunu görüyorsanız, basit bir empati ile Bahman Ghobadi'nin de birtakım portallardan geçme zorunluluğunu ve bu zorunluluğun masumane olduğunu gözardı etmemelisiniz.

Keyfiyet ve zaruret tanımlamalarını daha dikkatli yapmamız, daha yapıcı bir yola sevk eder bizi muhakkak.

Teşekkürler.

Cinayete tarafsız kalmak katilin tarafını tutmaktır.
/No Man's Land/

ah türkçe ah

1-Onaylamak kelimesi, varolanı kabullenmek ve desteklemek anlamına gelir sayın Mansur. TDK sözlüğünden aynen aktarıyorum: "Onaylamak: Yapılan bir işi doğru ve yerinde bularak kabul etmek, tasdik etmek." "Kabul: Bir şeye isteyerek veya istemeyerek razı olma" Aslında sadece bu sözcüklerin Türkçe karşılıklarını bile vermek Taha Mansur'un benimle başlatmaya çalıştığı tartışmayı bitirir. Ancak, ben gene de bir kaç kelam edeyim. "Elbette Amerika'nın oradaki varlığını onaylıyor Ghobadi. Ki onaylamayan sadece Patagonyalılardır" diyor sayın Mansur ve beni "onaylamak" fillini yanlış kullanmak yüzünden hafiften alaya almaya, iğnelemeye çalışıyor. Ama Allahtan ben Türkçe biliyorum ve "Amerika'nın bölgedeki varlığını onaylayan" derken kastımın ne olduğundan eminim. Dolayısıyla "Amerikalıların bölgedeki varlığını kabul etmeyenler sadece Patagonyalılardır; ama insaf sahibi, vicdan sahibi kimse Amerika'nın bölgedeki varlığını onaylamaz" deyince meramımı anlattığımı zannediyorum. Ama siz ne kadar anlatırsanız anlatın, karşınızdaki Türkçe'yi bilmeyince olmuyor.

2.Ben, yorumumda "batı festivallerinde ödül alan filmler muhalif olamaz" desem sayın Mansur'un "Nitekim az önce batı karşıtı yada taş misali muhalifliğini övdüğünüz Kiarostami'nin Kirazın Tadı filmi de Cannes film festivalinde Altın Palmiye ödülü almıştır" cümleleri haklı bir eleştiriyi dillendirecek. Ama ben böyle bir şey söylemedim yorumumda. Dedim ki "İran sineması, sanatsal üretimini ticarete terketti ve artık festivallere oynayan filmler üretiyor." Yani, benim iddiam başka bir iddia, Mansur'un cevabı başka bir cevap. Ola ki anlaşılmamıştır diye, meseleyi biraz genşletmeme müsade edin. Tüm dünyada "mainstream sinema", "bağımsız sinema", "art movie" olarak isimlendiren başat "yapım" türleri vardır. Bu türlerin belirgin dağıtım ve pazarlama yöntemleri, belirgin duruşları, ayrı ayrı festivalleri vardır. Örneğin "bağımsız sinema"nın en önemli festivali Sundance, "mainstream sinema"nın en önemli festivali (daha doğrusu ödül organizasyonu) Oscar'dır. "Art movie"nin kalesi ise (son zamanlarda mainstream ve bağımsızlara göz kırpsa da) Cannes'dır. İran sineması, Kirazın Tadı'ndan bu yana "kendi oluşturduğu özgün ülke sineması dilini", dünyada hükümferma "art movie" diline irca etmiştir ve bu yüzden de kan kaybetmektedir. "Festivale oynamak" budur.

3."Sinemanın nereye ait olduğu bizim ona nereden baktığımızla alakalı bir durum olsa gerek" cümlesi; postmodern, görecelik kavramına sığınan, totolojik bir "saçma"dır. Sinemanın (sanırım 'bir filmin' demek istiyor sayın Mansur, ama Türkçesi biraz sıkıntılı olduğundan 'sinemanın' diyor) nereye ait olduğu görece bir şey değildir. Tüm dünyada bir alt bilim dalı, bir kürsü haline gelen "sinema tarihi", bir filmin nereye ait olduğunu bulur ve sınıflandırır. Seyircinin, bir filmin nereye ait olduğunu "kendi algısı" ile keşfetmesi elbette doğaldır; ancak bu da sinema tarihçilerini bağlamaz. Örneğin "Taxi Driver", "mainstream, düzen yanlısı, görsel açıdan başarılı, senaryosu ve oyunculukları mükemmel" bir film olarak sınıflandırılmıştır bile çoktan. Taxi Driver'ı ilk kez seyredip bu hükümlerin dışında bir hükme ulaşan izleyici ya ciddiye alınmaz ya da fazla ciddiye alınır ve filmin sınıflandırılması değiştirilir. Eleştiri dediğimiz kurum da bu işe yarar zaten.

4.Sayın Mansur'un "eleştirdiğiniz şeyin olanaklarından hareketle geliştirdiğiniz muhalefet, eleştirdiğiniz şeyin bayrağını yükseltmeye yarar" cümlesi de totolojik bir zırvadır. Burada "zırva" kelimesini de tam sözlük karşılığı olan "saçma, saçma sapan, boş, anlamsız" yerine kullandığımı da ilaveten belirtmem gerekiyor sanırım. "Bir şeyin olanaklarını kulanmakla", "bir şeyin verili dilini, kavramlarını" kullanmak arasında Bülent Ersoyla Tarık Akan kadar fark vardır. Ya da "Amerika'nın bulduğu bir bomba ile ikiz kuleleri havaya uçurmak"la, "11 Eylül'ü Amerika'nın dünyaya ihraç ettiği kavramlarla algılamak" kadar. Bu noktada Ghobadi, filmde Saddam'ı eleştirmek için vızıklarken batının olanaklarından, (yani "kamera, ışık, dramatik yapı" falan) yararlanmıştır. Ancak benim kızdığım bu değildir. Benim kızdığım Ghobadi'nin Saddam'ı "Amerikalıların eleştirdiği gibi eleştirmesi"dir. Sanırım "batı-dışı" derken ne kastettiğimi de anlamadınız ki, beni bu "olanak" zırvasına inandırmaya çalışıyorsunuz.

5.Ben sayın Mansur'un yerinde olsaydım, benim yorumumdaki "Diğer yandan, filmin 'politik' dilini çok beğenen arkadaşların, 'filmin dramatik havasını', 'filmin söylediği şey' zannetmek gibi bir hataya düştüklerini düşünüyorum" cümlesine takılırdım en çok. Babam ve Oğlum'da mesela filmin dramatik yapısı hepimizi yakalamış, ağlatmıştır. Ancak filmin "politik" dili, yani "söylemeye çalıştığı şey", "bu darbe denen şey Türk toplumunu helak etti be kardeşim" cümlesidir. Ben bu cümleyi sonuna kadar onaylarım. Ancak örneğin filmi gözleri yaşararak izleyen emekli bir darbecinin bu cümleyi onaylayacağını hiç sanmam. Bilmem anlatabiliyor muyum? Belki anlatamıyorumdur diye, biraz daha açıklayayım. Ghobadi'nin filmindeki "dramatik yapı" hepimizi -insanlık durumu yüzünden- derinden etkileyen, duygulandıran, ağlatan bir yapıdır. Ancak, bu yapı "filmin ne söylediğini" ıskalamamızı gerektirmez. Ghobadi, bu dramatik yapıyı kullanarak "Amerikancı"lık yapmaktadır. Off. Yoruldum, ama bu konuda son bir örnek daha vereyim. Er Ryan'ı Kurtarmak'ta mesela, Spielberg denen iğrenç herif, hepimizi yüreğimizden yakalayan bir hikaye anlatmıştır. Ama Er Ryan'ı Kurtarmak; düpedüz "Amerikan bayrağına, Amerikalı olma durumuna, Amerikan tarzına" destek vermek için çekilmiştir.

6.Ben tabii, bütün bunların dışında sayın Mansur'un "oturup hislendiği, hatta belki de gözyaşları içerisinde seyrettiği" bir filmi değerlendirirken; üstelik de (yazısından ve yorumundan anladığım kadarıyla) sadece "genel geçer" bir sinema bilgisine sahipken; birinin çıkıp "hop, beğendiğin film Amerika'nın ekmeğine yağ süren bir filmdir" yazmasını kolayca hazmedemeyeceğinin farkındayım. Ama, filmi bu gözle bir kez daha seyrederse ne demek istediğimi rahatlıkla anlayabilecek bir zekaya sahip olduğunu da gene yazdıklarından anlıyorum.

7.Cemaatte hiç de alışık olmadığımız şekilde "teşekkürler sayın mansur" mealindeki yorumlardan birini yapabilir ve sayın Mansur'un "toplu-yorum"unda çeşitli övgü dolu cümlelere ben de mazhar olabilirdim. Ancak, gerçeğin yanında yer almayı övgü almaya tercih ettiğim için bu mutlu atmosferi sanırım biraz zedeledim.

Sayın Mansur'a ve tüm cemaate saygılarımla.

kaplumbağalar abd'ye değil savaşa karşı...

geçen sene aldığım notlardan sonra bu filmi birkaç kez daha izledim ve ilk izlediğimde fark etmediğim bazı şeyleri fark ettim diyebilirim. evet filmi doğrudan amerikan karşıtı bir film olarak değerlendiremiyoruz, hatta film daha çok saddam karşıtlığıyla ön plana çıkıyor. lakin amerikanın da bunu savunması, yani saddam karşıtlığı filmi amerikancı yapmaz, yapmıyor. kanaatimce film genel anlamda "savaş karşıtı" bir filmdir. saddam ya da amerika ya da bir başkası; savaşın sonuçlarını gösteriyor hem de harikulade bir sinema diliyle. yönetmenin kürt olması, filmin saddam üzerine bina edilmesini dolayısıyla halepçeden, enfal'den beslenmesini anlaşılır kılabilir.

film boyunca amerikanca konuşan ve amerika hayranlığı duyan satelit'in( filmin kahramanı ), film sonunda gelen amerikan ordularına sırtını dönüp ters istikamete gitmesi bence filmin ana mesajıdır. doğrudan politik bir yolla değilse bile, duygusal bir dille her türlü işgale karşıtlık. belki gerçeğin farkına varmanın, çocuk görüşündeki sembolik ifadesi...

isa marangoz'un örnek verdiği filmlerin her biri de kendi içinde ayrıca incelenebilir. Paradise Now örneğin. bu filmi hiç bir filistinliye izlettiniz mi? bir filistinle ile beraber izledim filmi ve arkadaş filmi beğenmedi. gerçekleri yansıtmadığını söyledi. filmin kahramanı, sürekli şuur kaybı yaşayan, bilinci oturmamış, cihad anlayışından ziyade babasının intikamı üzerine bina edilen bir düşmanlıkla hareket ediyor sanki. oysa istişhad eylemcileri kesinlikle böylelerinden seçilmiyor...

ayrıca filmin kahramanı ile fransadan gelen bayan oyuncu arasındaki şu diyalogun, arabadaki konuşmanın da hangi tarafa hizmet ettiği meçhul... en galiz küfürleri eden istişhad eylemcimiz de cabası.. hasılı bu film de tartışılır.

netice itibariyle, ghobadi'nin filmi, taha mansur'un dediği gibi; sadece sonuçlara bakan bir filmdir. abdye ve diğer zevata küfretmek yerine, gerçek sonuçları dramatize ederek bilinç uyandırmayı tercih eden bir film

her şey bir tutam mavi uğrunaydı, biraz gökyüzünden, biraz denizden , biraz da kalbimizden bir tutam mavi içindi her şey...

kategori dışı

Sayın Yıldız,

duygusal, dramatik yapıyı hesaba katan, dolayısıyla kategori dışı bir eleştiri getirdiğinizi söylememe, bilmem gerek var mı?

"En galiz küfürleri eden istişhad eylemcimiz" de mesela, dramatik yapıya dahil. Eylemcimizin "baba takıntısı" da öyle. Ben, filmin netice olarak söylediğine, söylemek istediğine bakıyorum. Ve orada, "batı-dışı"lık görüyorum. Ghobadi'de de tam tersi "batıda içkin" olma durumu. Salt sinemasal açıdan da "Turtles Can Fly"ı ve Ghobadi'yi daha başarılı; "Paradise Now"ı ve Hani Ebu Essad'ı daha başarısız buluyorum. Ama Hani Ebu Essad "benim arkamda Amerika var" demiyor; Ghobadi ise pazarlama stratejisi de dahil olmak üzere "benim arkamda Amerika var" diyor.

Ben bunu tartışıyorum. Sırtını Amerika'ya dönen bir çocuğun oluşturduğu "sembolizm"; Ghobadi'yi "Amerikancı" olmaktan kurtaramıyor.

Makmelbaaf'ın Sefer e Gandehar'ında "gökten yağan protez bacaklar" sembolizmi de mesela bir halta yaramıyor. Umarım anlatabiliyorumdur.

zihindeki perdeler...

ne demek istediğinizi anlıyorum isa bey, film tamamen batı argümanlarından kopmuş değil elbette, bunu iddia etmiyorum zaten, bu argümanları da kullanarak "savaş karşıtı" bir kompozisyon çizdiğini düşünüyorum... Benim Cici Silahım'da Michael Moore'un yaptığı gibi...

sinema algı meselesidir ve herkes aslında kendi zihnindeki filmi izler, bakış açısı diyeyim buna... sizin fikirleriniz farklı bir açıdan bakmamı da sağladı neticede.

Yönetmenle yapılmış bir röportaj, daha çok aydınlatıcı ve objektif olacaktır sanırım:

http://www.verkac.org/serkan/sd/?p=55

her şey bir tutam mavi uğrunaydı, biraz gökyüzünden, biraz denizden , biraz da kalbimizden bir tutam mavi içindi her şey...

eyvallah

Eyvallah Sayın Yıldız;

ancak, küçük bir çıkma daha yapmama izin verin. Ben mesela Michael Moore denen adamın "kontrollü muhalefet" için bizatihi sistem tarafından icat edildiğini düşünüyorum. Bakmamız gereken yeri işaret eden bir herif çünkü Moore. Oysa, Filistinlilerin ürettiği "Filistin" belgesellerinde "bakmamız gereken" değil "düşünmemiz gereken" yer işaret edilir mesela.

Galiba, bu meseleye bakışta, en net burada ayrılıyoruz.

Çok teşekkür değerli katkılarınız için. Selam ile.

Filme Gömülmek

Filmlere gömüldüğüm zamanlar olur. Aslında moda kitaplara gömülmektir ama kitaplardan bazen bıkıyorum "hepinizi üstüste koysam bir kulube bile olmazsınız bana" dediğim zamanlarda oldu. Sonra bu fikirleri yanyana koyup bir kütüphane projesi çıkardım. "Bir kütüphanede film odasının ne işi var?" diyen proje hocama "bir film bir kitaptan çok daha fazla şey öğretebilir" cevabını vermeden önce bu filmi izlemiştim. O yüzden unutmam bu filmi.
Sakat çocukların bulunduğu sahneler yani hemen hemen her sahne benim şükürsüzlüğümü önüme sermişti. O yüzden unutmam bu filmi.
İçimden hep "hayyalelcihad" demek geliyordu. Dedim işte.
İnsanlığın ormanına bir fidan daha dikebilmek için bunca bahar uykusuzlukları...

teşekkür

Sayın İsa Marangoz

Öncelikle şunu ifade etmeliyim yanlış anlamanıza binaen. Ben o toplu yorumda sizin adınızı zikretmedim. Çünkü size yazacağım yorum bir hayli uzun olacaktı. Bu yüzden bağımsız bir başlık altında şahsınıza yorumda bulundum. Ve dikkat ederseniz cümlelerimi bitirdikten sonra teşekkür ettim. Bize teşekkür edene eyvallah eleştiri getirene yallah diyenlerden değiliz elhamdülillah. Bu konuda mütabakata varmamızı umuyorum.

Onaylamak konusunda da sanırım benim normal anlamdan dışa çıkmam ve bunu yansıtmamam başrol oynadı. Siz eleştirinizde onaylamak sözcüğünü kullandığınız için ben de bu sözcük üzerine bina ettim söyleyeceklerimi. Ve tasdik etmek değil de kabul etmek manasında kullandım. Tabi bunu izah etmemem karışıklığa yol açtı. Patagonyalılar ifadesini de sandığınız üzre bir alay, bir taşlama olarak kullanmadım. Onaylamak kelimesini kabul etmek maksadıyla kullanmamla ilişik bir durum bu tabiki. Zira Amerika'nın oradaki varlığını kabul etmeyenler Patagonyalılardır demek istedim. Eğer aksi şekilde düşünmüş olsaydım, bu en azından Amerika'nın varlığını tasdik etmeyen kendime bir hakaret olurdu bu. Bir intihar olurdu yani. Sadece kelimeyi yanlış yerde kullanmak ve kullandığı manayı izah etmemekle alakalı bu durum. Sözün özü, şahsınızı rencide etmek gayesini gütmedim.

Türkçemiz veyahut sinema bilgimiz dediğiniz gibi 'genel-geçer' bir düzeyde. Ki bunun aksini iddia etmedim. Bu filmle ilgili bu yorumu yazarken de sadece insanların izlemesi gerektiğini söyledim. Bir tanıtım yazısına gitmemem belki de bu yüzdendi. Öyle olsaydı vizyonda olan Fatih Akın'ın "Yaşamın Kıyısında" filmini tanıtırdım ya da üzerinde sözler söylerdim.

Ayrıca Michael Moore konusunda sizinle hemfikirim. Fahrenheit'ın arka planı oldukça ilginç. Ama Ghobadi hakkında biraz daha fazla araştırma yapmayı uygun buldum. Geliştirici yorumlarınız için teşekkür ederim.

"Cinayete tarafsız kalmak katilin tarafını tutmaktır."
/No Man's Land/

teşekkür

Bence, zihin açıcı bir tartışma düzlemi oldu.

Bir hata etti isek affola.

Hamiş: Bugün akşam seyrettim Yaşamın Kıyısında'yı. Doğrusu bu ya, bana çok fena hesap yapıyormuş gibi geldi Fatih Akın. Festivale oynuyormuş gibi geldi. "Kısa ve Acısız"ı, "Temmuzda"yı çeken yönetmenin yerinde yeller esiyor.

çizi-yorumculuk

Malum karikatürün mizah kisvesine bürünsede etik bir değer taşımadığını düşünüyorum ve haliyle kınıyorum. Bu ben değil herhangi bir istişare esnasında mağlup(!) düşen bir başka şahıs içinde yapılsa aynı tepkiyi veririm. Parantez içerisindeki ünlemin ne demek istediğini anlayabileceğinizi umuyorum. Keza ben cemaatte bugüne dek hiç kimseyle idrar yarışına girmedim. Bu vesileyle kimin pisuvarı boş yada dolu beni hiç ilgilendirmedi. Amacım bu değil çünkü. Doğruluk ve bilginin şahsıma müşahhas olduğunu da düşünmedim. Bir başkasının doğrusu benim doğrumdan daha makul ise onu kabullenmenin erdem olduğunu da bilirim. İsa Marangoz'un getirmiş olduğu eleştirilerin çoğu kısmına katılmasam da hadisenin başlangıçta yanlış anlaşılmasından ötürü bir idrar yarışına dönmemesi ve kalplerin kırılmaması için çekilmeyi uygun buldum. Ama açılan her konuyu ve istişareyi bir ring, yorumcuları da boksör edasıyla izleyen şahıslar, kendi nazarlarında bir nakavt olsun da alkışlayalım ya da yerelim pozisyonundalar galiba.

Sanırım başlangıçta birtakım demirbaşları fütursuzca yıkayıp yağlamak yerine onlara Müslümanca eleştiriler getirmem fişlenmeme sebep oldu. Aksi halde böylesi rencide edici bir şekilde karikatürize edilmezdi hadise. Teşekkürler cemaat. Kırılamaz olanı kırdınız. Ne yapalım işte insanız, meksika sınırlarımız var bizimde.

Eyvallah!

"Cinayete tarafsız kalmak katilin tarafını tutmaktır."
/No Man's Land/

Çizginin Dili

Cemaatte şiirin dilinden sonra şimdi de çizginin dili konuşulacak sanırım. Bana kalırsa evgili Taha Mansur çizer senin anladığın manada bir mesaj vermemiş. Evet çizerin mesajını anlatmakta zaman zaman zorlandığı mesala ilk karikatürdeki hamit akçay neden anlamayan kişidir anlamadım :) ancak kendi adıma kötü niyet sezinlemedim . Oysa Taha mansur basbayağı anlama çabasındaki Gregor samsa olarak çiziktirilmiş.

Ben bu karitürleri hoş ve başarılı buldum.Mümkünse her hafta güncellensin ve yoruma açık olsun.

"Havada uçan kuşa yolun ne hayrı var
Kendine hayrı olmayanın ele ne hayrı var

gardaş, bu karikatürk olayına ben de ayar oldum la

Beni de ikidir pijamaynan çiziyorlar. Halbuki ben, siyah takım elbiseli, pembe gömlekli, oltu tesbihli, italyan kösele sivri burun ayakkabı giyen bi gardaşınızım.

Haaa. Taha Mansur Forutan gardaş. Bak sana da bir şey diyeyim mi la? Sen bu cemaate öyle "büyükbaşları yıkayıp yağlamadım" diye yaklaşırsan olmaz. Bu cemaatin büyükbaşları, küçükbaşları yok la. "Türk-Kürt kardeştir, ayrım yapan galleştir." Haaa, Türkler biraz daha yeşildir, o da ayrı.

Bi de bişey diyeyim mi sana? Beğenmiyosan kendi blok (blok muydu la, site miydi la, apartman mıydı la) siteni guracan, orda yüksek fikirlerini insanlara şeyedecen. Yayacan. Hem, burda bir sürü yazın yayınlanacak, hem de bi karikatürk için "lolo" yapacan. Olmadı la. Elmayı görünce yutacan, dolmayı görünce kaçacan. Olur mu gardaş?

Ne diyorlardı la senin yaptığına. "Mağdun edebiyatı. Mağdun muydu la, mağdur muydu la. Yusuf neydi la?

Senin sinirlerin yıpranmış. Bi gün bana gel de bi cigara içek gardaş.

Allaha emanat.

Karikatürkü çok beğendim

Karikatürkten! bahsediyorum elbette. Bir defa beni aynen çizmiş çizer. Estetik anlamda diyorum. Fazlası var eksiği yok. Bir de bakmış ki Konya Ankara hattında duruyor bu hatun. Git gel altı saat. Doğrudur halen merhaba ve elveda arasında mekik dokuyorum. Öyle Medine hanım gibi dünyayı kucaklayan bir ufuk nerde...Gençlere hayıflandığım da doğrudur. Bu kalbi açık karikatürkisti tebrik ederim.
Ben bana bakarken şöyle düşündüm. Ya hu yıllardır renk takıntısı yaptın durdun. Uydu mu, uymadı mı diye?
Bak adam seni rengarenk giydirmiş. Mavi ayakkabı giyince Sakine Akça'lığına bir halel mi geldi. Oh dedim kendi kendime. Yaşasın renklerin özgürce giyilebildiği bir dünya...Yaşasın alkım...Yaşasın çizgiler.
Kaplumbağa için de şunlar aklıma gelmişti. Kaplumbağa bencileyin tesettürlü gezer. Bu sebepten de fazla yol katedemez. Erkekler deneyince hepten dengeyi kaybedip ters dönmüş olabilirler diye düşünmüştüm. Yani uçamazlar. Her neyse...
Güzel olmuş, farklı olmuş doğrusu. Allah yar ve yardımcımız olsun.

ben de ayar oldum usta!

selam ve dua ile;
nasıl ayar olmam ki usta.. ben ki iki yıl aşkın süredir azasıyım sitenin (mustafa usta bilmesine bilirsin de hani olur ki unutmuş olabilirsin işte bu sebebe mebni bu açıklama: aza; üye, demek) ve dahi cümle alem, yedi kıta ne nargile müptelası olduğumu bilir, ama sırf patronlara yaranmak için benim otuz küsur yıllık nargilemi başkasına vermiş çizer, şimdi bu adalet mi?
mustafa usta kıskançlığımda en ufacık bir yersizlik görüyor musun? aha bu ihtyar yaşımda bütün sinirlerim tepeme çıktı.. benim çizgili picamam yok deyu sevmiyor musunuz beni? çizer arkadaşa darıldım.. ne yani yaşlılığı ben mi istedim? hem bugünkü aklım olsa yaşlanır mıydım? neyse ben rahlemin başına gidem..

Kimseyle idrar yarıştırmıyorsanız da pisuvarınız doldu artık

Anlamadım gitti.

İnsanlar bildikleri enteresan kelimeleri, cümleleri, tamlamaları birbiri ardınca sıralayarak az buçuk fikirle örülü zihinsel dünyalarını başkalarının huzurlarına çıkarıyorlar. Bu anlaşılabilir bir şey bir yere kadar. Ama bir yere kadar.

İnsan susmayı becerebildiği kadar insanlığını muhafaza ediyor. " Susma sustukça sıra sana gelecek " sloganı ise bu söylemeye çalıştığım babda değerlendirilmesi mümkün olmayan bir slogandır. "Söz gümüşse sükut altındır" sözü ne de özlü bir sözdür.

Susman gereken yerde konuşuyor olurken konuşman gereken yerde susuyorsan eğer burada bir problem var demektir.

Malumunuz olduğu üzere Ahmet Hakan oldukça eleştirlen bir yazardır son tahlilde. Önüne gelen ağız dolusu sayar döker. Ama aynı adamla diyelim ki bir ortamda karşılaştıklarında yanına gidebilmekiçin can atabilirler. Ya da; "geçenki yazınızda üstad... " diye başlayan bir cümlenin eşliğinde Nişantaşı kafelerinde olabilmeyi ne de çok dilerler. Bu böyledir. Tutarlılık nerede? Yok!

Taha Mansur siteye ilk adımını attığında bence yanlış ayakla ve abdestsiz girdi içeriye. Reaksiyoner olmak bu sitenin abdestsizliği ve sol ayakla yola düşmekliğidir. Ondan sebep sanırım Sezai Sönmez'in karikatüründe iki haftadır "abdestsiz girilmez" yazıyor. Zira şöyle bir site gezilecek olursa, bir çok yazar ve yorumcu reaksiyoner olmaktan ziyade aksiyonerdir. Yani başkasının söylediği sözler üzerinden hareket etmek yerine kendi sözlerinden yola çıkmayı tercih etmektedirler. Burası bu site için çok önemlidir.

Evet haklısın Taha Mansur, ötekine berikine çatmak, zihinsel eforlarının bellerini kütürdetmek ne yapalım ki prim yapar bu alemde. Sen de öyle yaptın. Ondan olsa gerek şöhreti de kaptın. Gerçek ismin nedir bilemem ama Taha Mansur'u bir yıldız yaptın sonunda. Öyle ki şunca zamanın üyeleri dururken konu oluverdin karikatürlere:)

Sonradan sonradan aklın biraz başına gelmiş olmalı ki başladın yazılarını icra etmeye. İyi güzel hoş. Mesela ben bu Kaplumbağalar da Uçar'ı izleyeceğim. Bu senin sayendedir. Sen yazmasaydın mesela İsa Bey de değinmeyecekti bu konuya. Biz de yeterince haberdar olmamış olacaktık. Ama neyaparsın ki bu yazının altına getirilen bir takım eleştiriler ve şahsınızın insanların gözünde oluşturduğu imaj neticesinde ortaya çıkan karikatür sizi hayli kızdırdı. Ve başladınız idrar yarışından, pisuvarlardan falan cümleler kurmaya. Yazık çok yazık. Siz bu hale düşecek adam mıydınız oysa? Niçin tahammül edemediniz eleştirilere? Niçin sadece ve sadece yazdıklarınızdan ve üslubunuzdan ötürü, sizi bu şekilde algılayabilmiş insanların sizi tasvir edişine bozuldunuz kuzum? Hemen üslubunuzu değiştirerek işediğiniz pisuvarlar boyunca bağırıp çağırmaya başlıyorsunuz? Ha şunu da söyleyeyim. Ben sizinle aynı kanaatte değilim demirbaşlar yıkayıp yağlamadığınız için bunların başınıza geldiği konusunda. Eğer öyle olsaydı, yani size yapılanlar sizin ifade ettiğiniz gibi site demirbaşları -ne demekse- nı yıkayıp yağlamadığınızdan olsaydı, daha beter çözüm önerileri de olabilirdi. Ne bileyim mesela siteden anında gönderilirdiniz, ne bir yazınız ne de bir yorumunuzu okuma imkanı bulabilirdik. Ama öyle olmadı siz pisuvar ve idrar tahlilcisi olarak hala buradasınız ve yazıyorsunuz. Ha bir de burası ne bir siyasi parti, ne bir STK, ne bir demokratik platform ne de başka birşey. Bir grup insan kurmuş, bir grubu kuranlara yardımcı oluyor, bir grup yazıyor bir grup yorumluyor, bir grup okuyor. Kaldı ki top benim çıkın oyundan ucuzluğunu da kimse göstermiyor burada. Hakları var oysaki. Neticede site onların ve nasıl bir site arzu ediyorlarsa o yönde müdahil olabilirler. Kalıntürk haklı yap blogunu (kalıntürk'e not; blok değil ) yaz, çiz, eğlen. Gak dı guk du demezsin hiç olmadı.

"Teşekkürler cemaat kırılmaz olanı kırdınız." derken de yine yaptığınızı yapıyorsunuz ve tüm cemaati töhmet altında bırakıyorsunuz. Peki Taha Mansur siz kimleri kırarak girdiniz bu siteye hiç düşündünüz mü? Kırdınız evet kırdınız... Yanlıştı yaptığınız!

Şimdi gidin nerede pisuvar bulursanız oradakini doldurunuz. Zira burada size ayrılan doldu ve de taştı bile!

Bence...

Teşekkür Ederim

Öncelikle teşekkür ediyorum Nurbanu Hanım harcadığınız zaman, sarfettiğiniz emek ve yapıştırdığınız yaftalar için.

Baştan başlayalım. Öteki berikine çatmanın prim yaptığını deklare ediyor ve akabinde benimde bu primi yapmak için onun bunun kanını emen vampirlerin dünyasında kont dracula gibi şöhret peşinde koştuğum etiketini rahatlıkla ve hiç tereddüt etmeden üstüme vurabiliyorsunuz. Eyvallah Nurbanu Hanım. Siteye girdiğimde, Tarık Tufan'ı ve Selahattin Yusuf'u eleştirdim. Ve hiçbir ahlaki kuralları çiğnemeden, kişi hak ve hürriyetlerine tecavüz etmeden. Bu yanlış olabilir, doğru olabilir. Mühim olan burası değil. Nitekim Tarık Tufan bu popülarite eleştirilerinin karşısına yumruk gibi bir açıklama ile değilde kaale almadığını belirtmekle çıktı. Saygı duydum. Ki o vakitler benim adamlığımı sorgulamak adına telefonla görüşmek isteyen Sayın İsmail Kılıçarslan'la telefonda görüşüp idame ettirdim düşüncelerimi. Bunda ne var söyler misiniz? Eleştiri karşısında mızıkçı çocuk tavrı takındığımı söylüyorsunuz ama ahlaki açıdan aynı değer taşıyan eleştirilerimize karşı "sol ayakla ve abdestsiz" girmek tabirini kullanıyorsunuz. O zaman Tarık Tufan'ın popülarite ve beyazlaşma noktasındaki düzeyli eleştirilere verdiği "ciddiye almıyorum" yanıtına ne diyeceksiniz? O zaman neden bunu eleştirmediniz öğrenebilir miyim?

Ve şuna üzüldüm ki; hadiseleri takip etmeden sizin deyiminizle "ötekine berikine çatarak prim yapma" amacını güdüyorsunuz. Ben pisuvar ve idrar kelimelerini neden kullandım bunu anlayamıyorsunuz haliyle. İroni yaptığımı anlayabilirdiniz nitekim. Sol ayakla ve abdestsiz girmek konusunda farklı bir noktadan yaklaşayım o halde. Sağ ayakla ve abdestli girmeyi önkoşul kabul eden cemaat sitesinin, Hyde Park'ta otuzbir çekme hürriyetini yazan birisinin bu ifadelerini makaslamayışı ve gözler önüne sermesi paradoks değil midir peki? Hyde Park'ın otuzbir çekmeye olan elverişliliği, Amerika'nın orospu çocukluğu dikkatinizi celbetmiyorda benim burda hemde ironi ile kullandığım idrar ve pisuvar kavramları ilginize müşerref oluyor öyle mi? Argoyu ve küfrü şartlar ne olursa olsun savunabilen bir zihniyete karşı pisuvar ve idrar kelimelerini kullandım ben. Hiçbir yazımda yahut yorumumda bu tarz ifadeleri göremezsiniz zira. Ama objektifliğinize hayran kaldım. Bu suizanınızdan ötürü vicdanen rahatsızlık duyacağınızı da şartlanmış algınızla kesinlikle beklemiyorum.

Eğer karşı çıktığım konulara, öznesi kim olursa olsun, ahlaki hudutları çiğnemeden yanlış yada doğru yazabilme hürriyetini savunuyorsam, mutaassıp bir şekilde boyun eğmektense mütecessis bir şekilde karşı durmayı göze alabiliyorsam, bunun adını "prim yapma", bunun adını "alkış alma", bunun adını "gündemde kalma güdüsü", bunun adını "yıldız olma kompleksi" koyun; zerre umrumda değil. Bu tarz bir bakış açısına sahip Müslüman'ın ne gülünü isterim ne taşını. Bu kadar şartlanmış, bu kadar önyargılı, bu kadar adaletten yoksun bir yorumu umursamamayı evetliyorum.

Sahi ne yaptım ben siteye girerken? Kimin kalbini kırdım söyler misiniz? Tarık Tufan'a beyazlaşma ve popülerleşme yönündeki sorgulamalarım ve eleştirilerimin hangisi kırıcıydı söyler misiniz? Tarık Abi çıkıpta bunu güzel bir dille anlatsın istedim. Amaçlarını ve koşullarını söylesin istedim. Bu suç mu? Selahattin Yusuf'a yaptığım eleştiriden hangisi ahlakdışı ve hakaret üzreydi? Hangisi kırıcıydı söyler misiniz? Çıkıpta Tarık Tufan'ı Michael Jackson suretinde karikatürize etme edepsizliğini yapmamam mı suçtu? Siz hangi haktan ve hangi hukuktan bahsediyorsunuz? Kaldı ki İsmail Kılıçarslan'a da telefonda belirttim, Tarık Tufan'ı, Selahattin Yusuf'u ve kendisini ne kadar çok sevdiğimi, onları tanıtmak ve okutmak için hangi çabalara girdiğimi, kitaplarını kaç kişiye okuttuğumu, kaç kişiye onları sevdirdiğimi söyledim. Kahrolası dünya işte. Gül para ediyor. Taş, sadece taşlanmanıza yarıyor!

Görüşleriniz kesinlikle objektif değil. Hep bir çifte standart güdüyorsunuz. Ve bu beni fazlasıyla kırdı-umrunuzda olup olmaması umrumda olup olmasada. Bakın diyorsunuzki "Niçin tahammül edemediniz eleştirilere? Niçin sadece yazdıklarınızdan ve üslubunuzdan ötürü, sizi bu şekilde algılayabilmiş insanların sizi tasvir edişine bozuldunuz kuzum?". İyi tamam kabul edelim bunu. Ya peki siz bu karikatüristlere gösterdiğiniz toleransı bana niye göstermiyorsunuz? Tarık Tufan'ı eleştirdim bende siteye girdiğimde. Neden tahammül etmiyorsunuz da siteye birilerini kırarak girdiniz diyerek bunu bir kırıcı eylem gibi empoze ediyorsunuz? İsa Marangoz Bey'le konunun gideceği yeri gördüğümden ötürü istişareye son vermeyi ve çekilmeyi uygun buldum. Bir rekabetimiz söz konusu değildi. Birileri bunu benim yetersizlikten ötürü kaçmam olarak algıladı sanırım. Ve karikatürde böyle yansıttı. Hadi eyvallah diyelim. Peki neden bu toleransı bana göstermiyorsunuz? Bende yazdıklarından ve yaptıklarından ötürü, Tarık Tufan'ı bu şekilde algıladım ve yazınsal olarak tasvir ettim. Ne var bunda? Şimdi düşünüyorumda ben bunun bi ötesini yapsam burada aforoz ederdiniz beni demekki. Tarık Tufan'ın yazdıklarından ve yaptıklarından ötürü beyazlaştığını düşündüğümü varsayalım. Ve onu bir Michael Jackson karikatürüyle tasvir edip speech bubble'a "bende beyazım artık" yazdığımı düşünün. Allah aşkına bana samimi cevap verin. "Yazıklar olsun, amacınız sadece ilgi çekmek, ona buna çamur atarak prim yapmaya çalışmak" diyerek beni kınayacakmıydınız yoksa beni kınayan zevata karikatüristlere yaptığınız gibi "Niçin sadece ve sadece Tarık Tufan'ın yazdıklarından ve yaptıklarından ötürü, Tarık Tufan'ı bu şekilde algılayabilmiş insanların Tarık Tufan'ı tasvir edişine bozuldunuz kuzum?" diyerek beni savunacak mıydınız? Merak ediyorum vereceğiniz cevabı. Hoş cevabınız aşikâr ama merak işte.

Ben bu çifte standartları, ben bu tek taraflı yorumları, ben bu eş güdümlü cellatlığı kabul etmiyorum işte KUZUM! Değil Tarık Tufan'ın ben yada başkalarınca, Hz.Ömer'in dahi yaşlı bir kadınca eleştirilebilmesine olanak sağlayan bir dinin mensubuyum ben Hanımefendi. Eleştirinin ahlaki sınırı zorlamayanına, hakaret barındırmayanına etken ve edilgen manada özne olurum ben. İsa Marangoz'a hakaret etmeyip düzeyli eleştirisini haklı bulmamı neden değerlendirmiyorsunuz peki o meşhur mizanınızda Nurbanu Hanım? O karikatürün şahsınıza yapıldığını düşünün, anlarsınız beni-pek sanmam ya-. İsa Bey ile bir rekabetimiz söz konusu değildi ve sonunda efendice helalleşerek bitirdik hadiseyi. Ne var bunda? Başkaları gibi eleştirene hakaret edip düşmanmı olsaydık? Ama işte böyle anlaşılmıyor hadiseler. Ki zaten hadisenin böyle algılanıp bu şekilde edepsizce karikatürize edilmesinin arkasında siteye girerken yaptığım eleştirilerin tezahürü yatıyor. Tabi siz bana dokunmayan yılan bin yaşasın, kaplumbağa olsun, sürüngen olsun fikriyatında olduğunuz için bunu anlayacağınızı düşünmüyorum. Lütfen empati yapın. Birilerine karşı gösterdiğiniz sempatiden bir nebzede olsa empati üretmeye çalışın. Farz-ı misal düşünün ki bu tartışmamızda benim galip çıktığım algılandı, rekabet gibi bir derdimiz olmasa da. Ve karikatürde sizin mağlup bir kaplumbağa tasvir şeklinde benimse karşınızda kıskıs gülen bir kişi şeklinde karikatürize edildiğimizi düşünün? Susar mıydınız KUZUM?

Bu sitede bir bu karikatüre kırıldım, bir de sizin bu yorumunuza. Çünkü sitede yorumlarını en çok takip ettiğim, en çok beğendiğim kişi sizdiniz. Keşke böyle yapmasaydınız Nurbanı Hanım. Keşke.

Ama herşeye rağmen izanınıza ve birikiminize hayranım hala. Üzüldüm böyle düşünmenize ve beni böyle acımasızca yargılamanıza. Diyecek sözüm yok daha. Hakkınızı helal edin. Benim hakkım olmadığı için birşey demiyorum. Ve sanırım hala görüşlerinize saygı duyduğum için aşağıdaki sözünüze biat edeceğim, ceketimden gayrısını yanıma almadan.

"Şimdi gidin nerede pisuvar bulursanız oradakini doldurunuz. Zira burada size ayrılan doldu ve de taştı bile!"

Eyvallah.

Kırılır
-En çok onlar mı
-En çok onlar
/Cahit Zarifoğlu/

yolun açık olsun kardeşim

Ben bu sitede birilerinin durmadan "ben gidiyorum" demesinden nefret ediyorum. Gideceksen, efendi efendi git kardeşim. İsmail Kılıçarslan böyle yaptı, Emre Uğur da böyle yaptı, başkaları da. "Gidiyorum" diyerek gittiler her seferinde. Gidiyorsanız gidin kardeşim. Eleştiriyi, bir karikatürü, bir yorumu hazmedemiyorsanız gidin tabii. Ama sessiz sedasız, efendi gibi gidin.

Benim nazarımda Taha Mansur, "ortalama algıların, ortalama duyguların, ortalama bilgilerin" gayretli bir kalemiydi. Ne güzel yazılarına yorum yazıyordum. Ama hemen oyunbozanlık yaptı. Tarık'ı, Selahattin'i, İsmail'i, bilmem kimi gönlünce eleştir, birileri seni eleştirince "gidiyorum" de. Gidersen git be kardeşim. Cemaate bir yıldır üyeyim. Taha Mansur yazmıyorken de, yazarken de, yazmayacakken de seviyorum bu siteyi. Kendini vazgeçilmez sanmalar, ağır entel havaları, bilmem neler nedir yahu? Şunu anlamıyor musun KUZUM: Kendini mesela Tarık'la eşdeğer görmen için, eşitlemen için oturup Tarık'a çatman değil; meseleye Tarık kadar emek vermen gerekir.

Benim baktığım yerden nasıl görünüyor bu mesele biliyor musun: "Nurbanu hanım, adam gibi ve tam ortadan söylemiş söylemesi gerekeni. Sen de bozulup gidiyorsun." Mesele bu kadar basit. Sonra da Nurbanu hanım sanki seni argo kullanmakla suçlamış gibi yapıyorsun.

Sayın Taha Mansur;

sizin bu siteden gitmeniz, biliniz ki sadece bir müstear ismin bu siteden gitmesi anlamına gelir. Daha fazlası değil. Alırsınız yarın yeni bir müstear, girersiniz tekrar siteye. Bu kadar basit. Ne yıpranan bir isminiz var, ne bence bu meselede bir izanınız çünkü.

Giderseniz gidin. Ama bunu lütfen sessiz sedasız yapın. Gürültü yapmayın daha fazla.

Aslan Yürekli Nurbanu Hüda'm!!!!!!!!

Aslan yürekli kardeşim benim ya.....
Kalbimin ta derinliklerinde duran ve bir türlü dışarıya çıkamayan bu cümleleri sarfettin ya!! Seninle gurur duyuyorum. NURBANU HUDA!!!!
Bizim haftalardır diyemedilerimizi dillendirdirdin ya sen.. Muhteşemsin kızım ya.. !!!!!
Bizim HAYAL MEYAL dünyamızı ve sevdiklerimizi sabote etmeye çalışanlara karşı müthiş bir taarruzdu bu.
Seni kutlarım. CANI GÖNÜLDEN..
Muhteşem bir girişimle şövalyelerin nasıl ifşa edilmesi gerektiğini bizlere harika bir anlatımla gösterdin ya.
Sevgilerimle

Tükenmek!!!!


Tüketmek en sakındığımız şeydi,adice tüketmekten kaçındık yıllarca
Yıllarca tüketilen ruhların kokuşmuşluğundan bıkkın ve dertli ,bunalım soluklayarak ilerledik sokaklarda.Tarihe bir ideoloji daha öğrettik ,yalnızlığın tütününü hep beraber ;ama yapayalnız içtik.Duvarlardan sesler geliyordu televizyona odaklanmış beyinlerden inilti yayılıyordu… Frekanslar beynimizde adeta slüet olup canlanıyordu ruh dünyamızın en dip noktalarında ;yinede yılmıyorduk tüketmek istemiyorduk .Nefsani tutku ve arzulara gem vurarak, her şeylerin içinde hiçleştiriyorduk kendimizi, bütün kartvizitlerimizi atarak kul olabilmenin hesabını yapıyorduk bir kişiyi kaybetmemek adına yollara mecnun gibi bir kişiyi yermemek için dili lal derviş gibi tüketerek kendimizi hiçlerde hep oluyorduk ve biz birbirimizden habersiz cemaat oluyorduk cemaat oluyorduk…. ESMERİ VE BEYAZIYLA .....

enterasan diyaloglar olmuş burda!!!

aslında diyalog olmamış.
sözün bittiği, aksiyonun başladığı yere gelinmiş...
sevgili taha mansur,
Hakkı tutup kaldıranı, Hakk 'da tutar kaldırır, el-Hak "hak", hak ettiği yeri alacaktır...
burada sana karşı garip bir uslup kullanarak yazı yazan arkadaşları takma kafana.

bir zaman...
aşık olduğum gençlik yıllarım...
uzay mekiği gibi tırmanışa geçtiğimi, ancak düştükten sonra anladığım günlerim...
şöyle bir kelam etmiştim:

anlatılmak istenen anlatılmasını gerekli gördüğün hakikatleri, anlama pozisyonuna gelene kadarki yollarda bulunanlara anlatma!!!
zira' anlamak için gerekli olan duruşta, frekansta değilse muhatab, anlatılanları anlamaktan ziyade, anlatanla uğraşacak, anlatılmışlarla kıyaslayacak ve anlayamayacaktır...

İtidal

Bu karikatür meselesi niye bu kadar abartıldı ben de anlamış değilim.Bence de çok hoş olmuş.Biri beni ne şekilde çizerse çizsin kızmazdım (sanırım:)
Ayrıca karikatürlerde bile kendilerini ironik biçimde görmeye tahammül edemeyen arkadaşlar bir süredir burada yaşanan trajikomik diyaloglara ve görüntü kirliliğine tahammül etmek zorunda kalan biz sıradan okuyucuların "ya sabır"çekmekten başka birşey yapmadıklarını farketmişlerdir umarım.Kısacası bazen cemaatin Uvli Alacakaptanlı günlerini (bilenler bilir) arıyorum bunları gördükçe.Ve hiç olmazsa kendisinin belli bir duruşu vardı diyorum.Bir bardak suda fırtınalar koparmasına rağmen ne zaman ve nerde durulacağını bilirdi.
Bütün bunlara rağmen Sevgili Şadan Abimizin "Farklılıklara rağmen bir arada kalmalıyız" vizyonuna da sahip çıkarak burda olmaya devam etmeliyiz arkadaşlar.Safların ne sebeple olursa olsun eksilmesine izin vermemeliyiz.Selamlar.

Maşallah! Süper bir Posta Koyuş!

İnanın giden kişi kim olursa olsun benim şahsıma hakaret etmiş bile olsa yine de uluorta arkasından bu tarz söylemler söylenmesi taraftarı olmazdım. Cemaat diyoruz ama maalesef işimize gelmeyenin gitmesi için dilimizden geleni hiç esirgemiyoruz. Görünen olgunluğun yansımaları bu olmamalı! Kırıcı olduysa birilerine göre neden kırıcılıkla karşılık veriliyor öyleyse? Kötülüğe iyilikle karşılık vermek bizim özümüz değil mi?

Taha Mansur Cemaat için ayrı bir nefesti.Neden yenilikleri her haliyle bünyemize alamıyoruz acaba?

Lise yıllarında doğru bulduğum ve inandığım her şey için uslubumu bozmadan bazı hocalarımla tartışırdım ve onlar da bu durumu kaldıramayıp beni azarlarlardı ve başarılı olsam da beni sevmezlerdi. Ama ben bundan rahatsız olmazdım. Büyük olmaları yanlış yapmazlar anlamına gelmiyordu.Anlamalarını bekliyordum. Ve yine rahatsız olmuyorum doğru bulduklarımı söylemekten. Sadece bekliyorum.

Buradan birilerini gitmeye zorlamak hiç hoş bir durum değil. Giden kişi alakasız pissstler bile olsa Cemaatte bir yeri vardır. Varlıklarından ötürü saygıyı hakediyorlar.

Herşeyin köreltici sebebi olan HOŞGÖRÜnün olmadığı bir cemaat görüntüsü hiç hoşuma gitmiyor. Yanlış anlamalar olmasın, yine cümleler tartışmayı alevlendirmesin diye söylüyorum kimsenin taraftarlığının peşinde değilim. Sadece yakışmayan sözleri hazmedemedim. Sesimiz çıkmayınca neler olduğunu görüyoruz bu ülkede!

Hürmetler Efendim.

Batı dünyası yanlışlar üzerinde yaşadı.
Doğu dünyası doğrular üzerinde uyudu.

turtles can fly

Ben de izledim. Gercekten de güzel bir film.
Filmin Türkiyenin bazi yerlerinde gösterime dahi girmemesi cok üzücü dogrusu.

Nefis(Nefs Katılmış Yorumlar)Yorum

Sevgili Taha Mansur: Film ile ilgili yorumunuzu okuduktan sonra (altaki yorumlara hiç göz atmamıştım) çok beğendim emeğin ve akıcı uslubun için teşekürler.
İsa beyin yaptığı bazı yorumlarda filmin Batılı olmak gibi bir kaygı taşıdığını belirtmiş.Bahman Ghobadi'nin çektiği bu filmin Batılı olması imkansız. Film mesajını batıya aktarma çabası içindedir. Daha doğrusu savaşın halk ve özellikle çocuklar üzerindeki etkisini aktarma çabası...
Müsebbib olanlara, kayıtsız kalmalarından dolayı kendi kamuoyları nezdinde vicdani bir inkişaf uyandırabilmesi amaçlanmıştır. Sanırım. Filmin batı kamuoyunun algılayabileceği bir dilde aktarılması gerektiğine yönetmen inanmaktadır.Bahman Ghobadi politik sinema dilini iyi kullanan bir yönetmen. Ayrıca Film bir çok zorluklarla çekilmiş.