birdenbiredir deprem
ölüm de birdenbire
yer, yerinden oynuyor
şimdi başkadır her şey
yaralı, gözü yaşlı dört çocuk
gün batımına yakın
bir şiiri okuyorlar sesli sesli
birinci çocuğun söylediği:
yıkıldık yine yıkıldık gecede
uzakta yakınlarımız
neredesin, nicedir halin
senden habersiz günler
adressiz yaşamak zor
bir türlü dinmiyor acılarımız
bir türlü iyi olamıyoruz
ne oldu bize, böyle mi olacaktı
sorular düğümleniyor
cevap veremiyoruz
yaralı, gözü yaşlı dört çocuk
gün batımına yakın
bir şiiri okuyorlar sesli sesli
ikinci çocuğun söylediği:
düşlerimiz vardı
nazlı uçurtmamız
şimdi üşüyorsunuz
gülmek haram oldu bize
kar yağıyor kar yağıyor
dayanılır hal değil bu
kar, yaraya tuz gibi
yaralı, gözü yaşlı dört çocuk
gün batımına yakın
bir şiiri okuyorlar sesli sesli
üçüncü çocuğun söylediği:
benim dediğim oyuncaklar kırık
kimsesiz kaç gün oldu ?
kara kışta ateş oluyor gözlerimiz
böylelikle ısınıyor yüreklerimiz
yıkımlardan geçe geçe
yaralı, gözü yaşlı dört çocuk
gün batımına yakın
bir şiiri okuyorlar sesli sesli
dördüncü çocuğun söylediği:
bir gün bizim de yüzümüz güler
güneşlenir içimiz
Murat Soyak
Yorumlar
Karlı Bir Gece Vakti…
Pzt, 12/12/2005 - 20:35 — Kâni ÇınarTeşekkürler dostum... Bu sene kar'ın ilk yağdığı gün yazdıklarımı sen ve cemaat dostları ile paylaşmak istedim. Şiirine uygun düşeceğini sanıyorum.
Karlı Bir Gece Vakti…
Cuma değişti hava. Yine cuma, yine öğleden sonra. Hafif hafif sallanan ağaçların yapraklı dalları kaylule uykusuna yatan erenlerin sağ yanlarına yaslanmaları edasıyla eğilmeye başladı. Yarı yapraklı idi ağaçlar. Saçını başını rüzgarla yolmadan, vakitsiz gelen ecel ayazıyla kavrulup kamıştı dallar üzerinde. Rüzgar, hüzünlü bir öfke eşliğinde çoğaldı. Salkımsöğütlerin ince – uzun yaprakları Baki Efendi’ye telmihen çimenler üstünde bir o tarafa bir bu tarafa salındılar uzun süre. Ceviz, kocaman yapraklarını dökeli hayli zaman olmuştu da kayısı, elma, ayva anlamsız bir inat içerisindeydi. Ağaçlar ve rüzgar, çöken akşamın karanlığında koyu bir muhabbete tutuştu.
Ertesi gün gözlerini dünyaya açan güneş, iğreti duran yaprakları da savrulup bilinmez hangi ücraya gitmiş, mahşerin endişesi içerisinde bir insan gibi, yüreği paramparça, titreyen, kâh korkuya bürünüp kâh pürtelaş libaslar giyen ağaçları gördü. Dünden bugüne, kuytulara tıkılmış yapraklarından azade kuru dallar kaldı. İşte yine dal ile yaprağın hasret sürgünü başlamıştı.
Kış ikindilerinin hükmü ve aydınlığı kadar kısa bir sürede, bir çay içimlik kerahat vaktinde rüzgar durdu. Önce, hızlı adımlarla akşam namazına giden “eskiler” aldı kar kokusunu. Tespihlerini çekip hamd ederek ellerini semaya açanlar, meleklerle beraber kızaran göğü, susan rüzgar ve teşrif eden kar’ı gördüler.
Erkeklerini bekleyen kadınlar, karanlık pencerelerinin tül perdeleri çekik loşluğunda, elleri yanaklarında ve gözleri daim uzak iklimlerde seyr ü sefer ederken sokak lambalarının huzmelerinden süzülen kar taneciklerini görünce kederlerini attılar, muştu mutluluğu ve teslimiyeti içerisinde, bir günün bitmez tükenmez haylazlığı ile dizleri dibine uyuyup kalan yavrularını uyandırarak tane tane, hızlı hızlı, berrak ve latif kar’ı gösterdiler.
Akşamla yatsı arasında bir şehrin çehresi bu kadar mı değişirdi?
Evet. Şehirler böyle beyaz, pak, sessiz ve mesrur olmalıydı daim. Heyulasından sıyrılıp tek ü tenha ve kar esareti altında, bir çocuğun masumluğunda susmalıydı.
Önce. Odasının laciverd aydınlığında malihülyalara dalmışken penceresine kelimelerini bırakan kar’ı görmeden hisseden bir genç, birden sokaklara fırlamalıydı ve şehri kutsaması için kar, onun şair yüreğine de yağmalıydı.
Sonra.
İlkin ve sonra, dilde, her karla vird edilen “elhan-ı şita” kimsesiz kaldırımlarda bir başına, sokak lambalarından akan kar’ın anlattığı hikayelerle hemhal şair yürekler efkarlanmalıydı. Kendini dinleyen şehirde, şehrin nabzını dinlemeliydi şair. Akrostişler serpe serpe gelinen sevgilinin penceresi altında, el ayak değmemiş pırıl pırıl ve şair yüreği kadar berrak kar üzerine O’nun ismi yazılmalıydı bir kardelen yalnızlığı ve sabrı tesellisi içinde, çekip gidilmeliydi sonra.
Sonra. Işıkları kapalı, perdeleri tamamen kar’a açık, içerisinde sobadan yükselen çıtırtılar ve çay eşliğinde şiirler yazılmalıydı, “an” durdurulmalıydı.
Uzaklara, çok uzaklara “karlı bir gece vakti” haberler uçurulmalıydı, “işte kar…” nidalarıyla bütün dostlar uyandırılmalıydı. “Hey…”
Kâh lapa lapa kâh tipileyerek yağan kar şaire şahit oldu.
O kar günü
Beyaz tuttu ellerimiz
Billur sesi çıkararak camlarımızda kar
Yârin selamını bıraktı hüzne
Belki kar o kadar güzel yağmıyordu
Belki karla yağan yârdi
Beyaz beyaz ellerimize
Sayha
Kendi halinde, kendince