renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

aşka dair

Sesimin Divânî Yanı...

Aşkın en güzel libası sözdür. Söz eğri büğrü bugün. İri kıyım günahlara bulanıyor renkler. Aşksızlıktan nefesi kokanlar ete tapınmayı aşk sanıyor. Yazıyor kalem, kalemin inlediklerini duymuyor. Su akıyor, ama yol bulamıyor. Suyun sızısı sadece masallarda, mesellerde, Yusuflar kaçmış masallara, sözü söz eden ne varsa tekmili müntehir bir gazele önsöz olmakta …

Aşka uygun kumaş aranmalı…

Aşk, Bıraktığım Yerde misin?

İlk cezasını yirmi üç yaşında almıştı. Ufak tefek yaralamalarla karakolda geçen günlük hapisler sona ermiş, hayatın içinden hayatın dışına bir sürgün kapısı açılmıştı. Savunmasını yaparken kendinden emin, suçunun farkında ama suçsuz bir tavırla hâkimin vereceği hükmü bekliyordu. Kendisini ve arkasında bırakacağı gençliğini, hiç umursamaz bir tavırla ahşap sanık kürsüsünden izliyordu. Söylenenler ne kadar kıymetsizdi onun gözünde. Koca salonda sadece O vardı. Ceza yedi gençliği, sevgisi ve ümitleri… Yine aynı hükümden, daha aradan bir gün dahi geçmeden yargılanacağını nerden bilebilirdi ki? Dışarıda aldığı nefes bir güne ancak sığdı. İçindeki idam sehpasını devireli çok olmamıştı. Söyleyecek son sözü içerde değil, dışarıda hayatın tam içinde söyleyecekti. Olmadı! Söylediği söz değil, cebinden çıkardığı aynı sebepten, aynı hükmü yemiş bıçağı söyledi. Yine bir hâkimin karşısındaydı, bu defa bir cami imamını öldürmekten yargılanıyordu.

Nurun İlk Damlası / Aşkın İlk Tohumu

Ben aşka yürüyorum, ölümsüze. Onlar beni dış şartlarıma hapsetmek istiyorlar. Yüreğimin hasret kaldığı suyun başında set olmuşlar. Bilmiyorlar, sular hep Hüseyin’e doğru akar. Hüseyin ki sudur zaten, suya ne hacet? Sebepler dünyasının ötesini göremeyenler tutuyor beni. İçimde akan ırmaklara kör bakıyorlar. Nil, Fırat, Dicle benim ayrılık ateşiyle döktüğüm yaşlardan beslenmiyor mu? Sakarya ruhuma dökülmüyor mu her gece yarısı? Kün kuvvetini ağyar nerden bilesi?

Aşkı Tanımlayana Aşk Olsun!

anlatımlar değişse de duygu hiç değişmedi

“Aşk kaydında olan kişi
Baş kaydında değildir”

(Mevlana)

Yani aşk; bir kapı, bir koridor, bir yastık kadar basit bir şey değildir. Sadece bir “şey” değildir. Yanmayan kalorifere kızan, radyo kanalı ararken bile sabırlı olamayan, bir market kuyruğunda öne geçme planları yapan kişi, beşinci viteste iki yüz yapıp uzaklaşıyor demektir aşktan.

Koparma Tellerimi Bir Bir Ayırıp Senden...

 Alicia Popp Güz bahçeme yirmi üç yaprak düştü bugece, üç daha düştü. Uç noktalara selâm durdu sabahlar. Ayrılığın derdini bir tek geceler anlar...Fezâmı donatan aşk hanı yıldızlar. Yine göremedim koğuş yüzümü, asılmış şiirlerde aslımı sezemedim. Kan-terindeyim leylim, hicrâna meczup vehbîm. Karartan kırılmalarda ne çok gezindim böyle? Ayağımda diken diken gülüşler. Kasalarda hep çürük meyveler... Gül dökülmüş, hazanmış. Şâir ölmüş, yalanmış.Geçip gidermiş günler; arkasından koşulması, koyulması, oyulması boşunaymış.

Bozbulanık Akan Nehrimi Arıt Aşkınla Allahım...

Zamana yenik düşen hatıralarım var, zamana yemin düşen an'larım. Hayâlhânesinde sükûtu içen derviş kılığım, tüm pejmürdeliğiyle toz alan bir köprüde. Yıkık evler artığıyım, kabul görmedi dilimdeki lâl tadım. Çöle kuyu bulduran gözyaşlarım, gecelere taşıdı yorgun yamaçlarımı. Düşkünlüğüm düşümde üşüdü, açıldı döşümde kocaman bir yara...
Söyle Ey Aşk Ustam; kaç vakti öldürür ölmüşlüğüm, kaç vakti diriltir nevbahar edâsıyla? Hem baharlar değil miydi, hep sona çıkan? Yapraklar değil miydi, döküldükçe içimde yaşlanan?

Aşk "Benim"

Aşklarına demet demet çiçekler alan erkeklerden değilim. Nezaket denen şeyi öğreten okulları da okumadım. Okusam da, okuduğum okullarda bunları kimse konu etmedi. Her sıraya diziliş ve parmak kaldırışlar gerilerde olduğumu izlediğim kaderler oldu. Okul piyeslerindeki güzel çocuklardan olmadığımı anamın örtüsüne yordum. Babamın ellerindeki nasırlar, bulgur pilavını önemseyen sözlerini her gün dinlerken, ekmeğin insandan daha kıymetli olduğunu yediğim dayaklarla anladım. Sevmek mi? Kavruk tenime yakışmayan siyah önlük gibiydi...

Leylâ’daki Sır


“Ve sen, çöl kızı Leylâ!... Seni yüreğimden koparmak isteyenlere karşı Nevfel’in ordularınca savaşmaya hazırım. Bu şehir ki bu kadar güzeldir, sen buraya yakışırsın!
Ah izini bir bulabilsem!”

Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk / İskender Pala

Dünyada olmanın ardında gizlenen bir gerçek var ki çoğumuz bunun farkında değiliz. Farkında olmamak da bir nevi ruhumuza giydirilen elbiselerden. O yüzdendir ki adına gaflet denmiş. Bu elbiseyi giyince gözümüzün hiçbir şey görmemesi bir yana, kirlenince yıkanması gerektiğini bile kavramak gaflete kurban gidiyor. “Gardıropta başka elbise mi yok? Onları giymek dururken niye ‘gaflet’ markayı giyelim ki?” diyenler çıkacaktır elbet. Haklısınız. Hırs, şöhret, ümit, ümitsizlik, aşk, entrika, dedikodu... gibi onlarcası varken, niye sadece bir tanesiyle yetinelim?

Aynı Karede Ben, Ölüm, Yol...

Bütün teşkilatı dört eş kareden oluşuyordu. Etrafına muazzam bir ilginin belirtileri olarak çiçekler serpilmişti, yamacına yamacına oturulsun diye telli duvaklı örülmüştü saçları. Güneş arada bir uğrayıp ani kararlarına boyun eğdirse de eskimeyen gözleri ile hayatı dikte ediyordu. Karşı konulamaz bir edası vardı, taki caddeye karışıp seyrinden uzaklaşana değin.

Dört eş zamanlı bombaydı, beni hayata bağlayan gözlerinden aldığım kuş sesleri kadar bağlama sesleri de kuşatırdı bedenimizi.

Yalnızlık Gelir Bulur Seni

İstanbul’da gördüğünüz ilk andan itibaren size yalnızlığı, sadece yalnızlığı hatırlatan şey neydi hatırlıyor musunuz? Vapurda giderken size yarenlik eden o martı, bir kez gidip bir daha gitmediğiniz o semt, bir ağaç ya da o uzak tren istasyonu mu? Ya da kaybolduğunuz siyah beyaz bir sokakta camları kırık bir pencereden sızıp gelen bir keman sesi mi mesela? Ne?

Onunla karşılaşıncaya kadar bana yalnızlığı hatırlatan o kadar çok şey vardı ki…

İçeriği paylaş