renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Kendiyle Konuşmalar (III)

Copyright © 2005 by  Kadir Barcin Kendi oluşturduğunuz gerçeklere dayanarak ulvi hakikatlerin kirletilmesine şahit oldukça içim kıyılıyor artık.. ve git gide agresifleşiyorum. Her şeyin üstüne bir de hafife alınıyor oluşu yok mu! o zaman derinlerden gelen kesif bir cız sesi duyuyorum içimden. Bu durum için yüzlerce sebep sayıp, örnekler sunabilirim size. İşte bu!.. yani örneklerin çokluğu dilimi bağlıyor lakin. Temel’in fıkrasındaki geçtiği gibi “ hangi birisi demek” istiyorum o zaman.

Hani bir dostunuz size çok büyük bir kazık atar da, ona dağlar kadar gücendiğiniz için susarsınız.. her baktığınız yerde birçok tezat ve kusurla karşılaştığınız halde, birisi ne olduğunu sorduğunda içinizden bir şey söylemek gelmez ya.. benim durumumda buna yakın işte. İhtiyar bir babanın hayırsız evladına küsmesi gibi bir şey. Her şey ortadayken, ağır geliyor açıklama yapmak zorunda hissetmek zoruma gidiyor! Olup bitenleri görecek gözü, anlayacak yüreği yoksa; neyi, kime işittirebilirim diye düşünüyor ve susuyor insan. Konuşmak istediğinde ise sadece haykırmak.

Hal bu denli vahim olmasına rağmen, bilimsel gerçeklerden, serbest piyasa ekonomisinden, kişisel gelişimden, bireycilikten, humanizmden, hukuktan ve benzeri afili sözlerden dem vurulup; sayılar ve istatistikî veriler sunulduğunda; siz neden bahsediyorsunuz! iki kere iki bire varır diye haykırmak geliyor içimden. Banka şubelerine gidip taptığınız ayaklarımın altında demek. Büyük şirketlerin, siyasi partilerin, beynelmilel kurumların toplantılarına katılıp maskeslerinizi çıkarın baylar diye haykırmak geliyor. İnsanlık gün be gün yüzler ve binlerle ifade edilen rakamlarla katledilirken, ifade edilen tüm ağzı pipolu teorilerin, küstah kuramların ve müfsit planların gözlerinin içine bakıp; kaşlarımı çatarak, hesaplarının yanlış olduğunu ve Sevr usulü ile bir artı birin asla iki etmeyeceğini, en azından üç ettiğini haykırdıktan sonra ironik bir tebessüm atmak istiyorum. Sonra ‘yaşananların hepsinin birer imtihan olduğunu.. dua ve itaat etmem’ gerektiğini söyleyerek teselli etmeye çalışanlar için ağlamak.. yüzlerini döndükleri yerdeki buzağıyı görünür kılarak, akıllarına bu fikirleri sokanların kravatlarından tutup yüzlerine acıyarak bakmak.. ve taptıkları ilmihallerin mızraklarının nerelerine battığını sormak istiyorum.

Adını ister bilim, ister taassup koyun; hakikatlerin karşısında konuşlanmış her eğilime karşı olmak gerek. Bu anlayışların yaygınlaşma nedeninin ister politik, isterseniz ekonomik olduğunu söyleyin! Ne ise ne!? Hayatın beş para etmez ve sonradan icat edilerek dayatılmış gerçeklerinin her daim üstünde tutulması gereken hakikatlere karşı kullanılıyor olmasından yanadır tasam. İster istikbara sebebiyet versin, ister maymunlaşmaya. Ve tüm bunların, insan olsun için yaratılmış beşerin fıtratını bozup, sömürü ve aldatma aracı olarak kullanılmasından yana tedirgin ve bir hayli de asabiyim. Bu gerçekler insanlığın hayrı için kullanılıyor olsa niçin ızdırap çekeyim!

Bir avuç zümre bir takım verileri, kendi uydurdukları geleneksel ve çağdaş kaideleri kullanarak, gözülerimizin içine baka baka bizi zelil etmek için kullanırken; hakikati haykırarak dışlanmaktan ya da sonumuzun Hallac gibi olmasından dolayı mı tasalanmalıyız. Deli denme ihtimalini de göz önüne alarak, Sevr rivayetinden çıkardığım hesapla iki kere ikinin üç ettiğini, içinde en ufak bir sıkıntı duymadan her zaman haykırabilmeli değil miyiz. Kızgın olduğum ve şu an tahammülün sınırlarında seyrettiğim doğru. Ne dediğimin son derece farkındayım ama! Nereye ve neye teslim olunması gerektiğini anca aklım başımdan gittikten sonra pekiştirebildim çünkü. Bu cüretkar ifadelerimin bir tepki olduğunu düşünmenizi istemem yine de. Böyle şeyler söylemediğim için size göre akıllı kabul edildiğim zamanlar da inanıyordum bunlara ben. Şimdi daha cesurum sadece. Ancak reel bir gerçek değil de hakikat olduğu için ifade etmiyordum. Kabullenilmesi güç olan şeylerden bahsederek, sizleri sinirlendirip hakikatlere karşı tepki oluşturmaktan yana endişeliydim sadece. Tâ ki; sizler baştan masummuş gibi görünen gerçeklerinizle, hakikatlerle birlikte çevrenizdekileri ve hatta kendi gerçeklerinizi çiğnemeye başladığınızda daha fazla tahammül edemedim ve koptum.

En humanist söylemlere sahip olanların, en vahşi ve diğerlerini en çok sömüren olduğunu müşahede etmek çıldırtıyor insanı bazen. İnsan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünden en en ziyade dem vuranlar değil mi! kendi değerlerini en çok ihlal edenler ve dünyayı fesada verenler. İşte bu duruma da tahammül etmem güç. Hırsızın, dolandırıcının, katilin bile bir kıymeti var böylelerinin yanında. En azından icraatlarından dolayı hürmet ve iltifat beklemiyorlar. Yaptıkları kötü eylemlerine uygun düşen bir sıfatla anılarak cezalandırılıyor onlar. Ve bunun bedelini ‘hırsız, dolandırıcı, katil vs gibi sıfatla hitap olunarak kısmen dahi olsa ödüyorlar. Peki diğerleri öyle mi ya! Tüm düzenbazlıklarına rağmen bir de itibar görmeyi ve iltifat edilmeyi bekliyor. Tahammül edemediğim de bu zaten. Güçsüz gördüğünü ez.. dünyanın en zelil mahluğu ol.. namussuzluğun bini bir para olsun; bunun üzerine bir de iltifat edilmeyi bekle. Aklı başından gitmiş ve teslim olacağı yeri bulmuşların nezdinde akıl alacak bir durum değil bu, bilesiniz. İsterseniz onlara deli de diyebilirsiniz. Akıllıların yaptıklarını gördükten sonra, böyle hitap edilmeyi iltifat addedebilirler.

Bir de sizleri Allah ile kandıranlar var. “Tek taptığım Hak.. inandığım hakikat” diyen sonra da ucube yollar vazedip farklı itaat mercileri ihdas edenler. Hak etmeseydiniz tüm bunlar olmazdı! Peh! Böyle söyleyip, sıyrılmak kolay! Hak edenler var muhakkak. İşte tam da bu sebepledir ortaya koyduğum tavır. Hak edenlerden olmamak için yani. Tüm gerçeklerinize karşı savaş açtım baylar. Gösterdiğiniz parçacı yollara itibar etmiyorum. Ne bilime, ne asri öngörülere, ne tespihe, ne de silaha tapıyorum. Bu yol öyle bir yoldur ki ne anarşistler, ne pozitivistler ne de Budist’ler bulunur. Ve bu yolun yolcuları her tür uç cihetin sınırlarını aşarak, durması gereken yerden uzaklaşıp zelil olmaktansa, tahrife uğramış gerçeklerinizin dışına itilerek sürgün edilmiş bir mazlum olmaya razı olur. Arada ne fark var demeyin sakın! Mesafe çok büyük. Hem de gözün göremeyeceği kadar. Ve o yerden bakmaya devam edildiği müddetçe bu sapmayı fark etmek mümkün de değil. Mesafeyi görmek için oradan kalkmanız ve buraya gelmeniz gerekir. Burayı beğenmiyor musunuz yoksa. Burası en azından benim kendi tercihim. Tutup da birisi koymadı. Birilerini dolmuşuna binerek de gelmedim. Yalnız oluşum ve etrafımın sakinliği bunun delilidir. Herkese kulak verdikten, dinledikten ve durup düşündükten sonra kendim tercih ettim. Tüm tutunamayışlarıma rağmen hiç de pişman değilim. Ve yine tekrar ediyorum.. kurallarını onların belirlediği bir oyuncu olarak pohpohlanmaktansa., kendi oyunumun içinde garip kalmaktan dolayı alabildiğine mağrurum.

Evet, sizlerden epeyce kopmuş ve aranızdan uzaklaşmış olabilirim. Ve bu yüzden beni kınıyor da olabilirsiniz. Bu elimde değil.. aranızda olmayı denemediğimi kim iddia edebilir. Daha bu gün, bir ümitle kendi âlemimde aldığım soluğu sizlerin dünyasında salgıladım. Aradığım herkes o kadar meşguldü ki, çoğunun nasılsın demeye dahi fırsatı olmadı. Sorun olan da bu ya işte. Birbirinin nasıl olduğu ile ilgilenmeyenler, dünyalarını alıp başlarına çalsın. Meşgulsunüz baylar, son derece meşgul! Ve bu yüzden hem diğerlerini hem de kendinizin ne halde olduğunuzu göremiyorsunuz. Birbirinizi umursadığınız yok. Gerçekleri hakikat edindiğinizin farkında değil çoğunuz. Durduğunuz yerin neresi olduğunu biliyor musunuz? Bilseniz durmazdınız bana kalırsa. Ben dışarıda kaldıysam eğer, ortama ayak uydurmak istemediğim için oldu bu. Pekala siz neden orada olduğunuzun farkında mısınız. ya da nasıl durduğunuzun. Fabrikanın nasıl işlediğini ve tahılı nasıl öğüttüğünü görmek için ambardan çıkmanız gerekiyor ve sizin bunu yapmaya vaktiniz yok. Neden yok pekala? Buna mecbur musunuz?

İşte bu eli gördüğüm içindir pas deyişim.. ve bu oyundan çekilişim. Varın bir paranoyak yada şizofren olduğumu düşünün, umurumda bile değil. Siz benim için üzülürken, benim de sizler için endişe ettiğimi bilesiniz. Ya da bana kızıyor oluşunuzu umursamadığımı! Evet bu doğru, umursamıyorum. Neyi? Pek çok şeyi. Değişime ayak uyduramıyorum öyle mi! Hangi değişim? Değişim, nasıl bir gelişime sebep oldu ki bana bunu söylüyorsunuz. Çalıştığı kadar da tefekkür edip muhasebe yapmaya zaman ayırdığı icin tembel olmakla itham ettiklerininiz yerine selam etmeye ve düşünmeye dahi fırsatı olmayanların peyda olmasından dolayı memnuniyet duymamı mı bekliyorsunuz benden. Bir avuç büyük şirketin kölesi olmaya doğru yürüdüğümüz için küçük firmalarda sürünmekten kurtulduğumuzu mu ifade etmeliyim. Serbest piyasa ekonomisinin faziletlerinden, hukukun üstünlüğünden mi dem vurmalıyım yani. Hangi serbest piyasa. Hepsi yalan. Yüzüme tebessümle bakan mahalle bakkalımı istiyorum ben. Bozuk olanın yerine daha güzelini sunmadınız bayım. Yamalı olmasına rağmen daha temiz bir libasın yerine kirli bir simokin giymekten dolayı size teşekkür edemem.

Sadece bağırıp çağırdığımı söyleyebilirsiniz bana. Evet, bugün ispata yönelmekten çok böyle yapıyorum. Daha en başta söylemiştim.. hangi birisi demiştim.. Temel’in fıkrasından söz etmiştim. Açacağım yeri geldiğinde ama bugün sadece bağırıyorum işte.

Ey asri zamanların medeni insanları! durduk yerde böyle olmadım ben. İnsan ve toplumları gözlemliyor olmam ve onlar hakkında düşünmeye başlamamın üzerinden hayli bir zaman geçti. Bu süre zarfında birçok davranışı ve topluluğu irdeleme imkânı buldum.. ve gördüm ki; hayat ve düşünceleri çelişkilerle dolu. Ezilen teba iktidara öykünüp duruyor. İktidarı her eline her geçirense diğerlerine adaletle hükmetmek yerine yine zulüm ediyor. Fakirler, zenginlerin mallarında hakları olduğunu düşünüyorlar. Ancak, kendilerine zenginlik nasip olduğunda eski düşüncelerinden vaz gçiyorlar. Yolunda gitmeyen işler hususunda hep birbirlerini suçlamalarına karşın, kendilerine dönüp bakmak akıllarına bile gelmiyor. En güzel becerdikleri şeyler; entrika, ifsat, savaşmak ve fuzuli yere birbirlerini katletmek. İtidali yakalayamamak, muhteris olmak, yetinmeyi bilememek, hep daha fazlasını kazanmak için şeytani yollar aramak, bu günlerini düşünmek, yanlışlarına mazeret üretmek ve hataları için başkalarını suçlamak. Ellerinde bulunana sevinmek yerine, elde edemedikleri için hayıflanmak, nankörlük etmek. Düşman kazanmak, merhametsizlik, aç gözlülük, israf ve saymakla bitmeyecek niceleri.

Dünya’nın pek çok yerinde, yöneticileri halklarına zulüm ettikleri halde, halkları onlara “ Allah sizleri başımızdan eksik etmesin “ diye dua ederken dahi gördüm..

Bazı insanlar çalışıp çabalamadan elde etmek istediklerini Allah’tan beklerken, diğer kısmı ise kanaat nedir bilmeden hırs ve tamah ile mal peşinde koşuyor ve doymayacakları yemekleri yemekle meşgul oluyorlardı. Ve biri diğerini tembellik etmekle suçlarken, diğerleri onlara “ bu ne aç gözlülük “ diyerek mukabele ediyorlar.

Allah birdir dedikten sonra yanına onlarcasını katanlarla birlikte, inanmadığı halde yaptığı işlere Allah’ı şahit koşanları gördüm sonra.

“ Şu kimseye tabi ol ve kurtul “ diyen kimselerin gözlerindeki perdeyi ve dizginlerini, nefsinin eline verdiği halde “ aklımdan başkasına tabi olmam “ diyenlerin taşıdığı enâniyet ve egoizmi gördüm.

Kendilerinden başkasını beğenmediği ve mahlukata kinle yaklaştığı halde, kendisini Tanrı’ya isnat eden bağnaz insanlara, Tanrı’dan nefret ederek mukabele edenlerin yüreklerinde taşıdıklarının ayniliğini gördüm.

Ağzı ile “ üç günlük “ dediği halde hiç ölmeyecekmiş gibi hareket eden, çalışmakta ibadettir diye dünyanın kulu ve kölesi olan dindar geçinenlerle birlikte, benim kalbim temiz diyen inançsızların tutarsızlığını gördüm.

İnsanların en müraîlerinin, insan hakları, humanizm, demokrasi gibi çağdaş; sevgi, uhuvvet, aşk gibi geleneksel olguları kullananlar olduğunu gördüm.

Dünya dolusu malı olmasına rağmen bir türlü gözü doymayanların dünyayı ifsat edişini gördüm.. ve doyuramayacakları karınları içir birbirlerini katledip sömürenleri.. hatta böylesi haris ve despotları başlarına reis edip kutsayanları.

En adilerin, en başta; en erdemlilerin ayaklar altında olduğunu ve adilerin methedilip, erdemlilerin zemmedildiğini gördüm.

Nükleer silah bulunduruyor gerekçesiyle bir ülkenin işgal edildiğini ve bu işgal sırasında kimyasal silahla binlerce insanın katledildiğini.. paylaşmak nedir bilinmediği için varlık içinde nasıl yokluk çekildiğni gördüm.

Tek bir şirketin servetinin, açlık sınırının altında yaşamaya çalışan milyonlarca insanınkine eşit olduğunu görüp kahroldum. Sevdiklerini söyledikleri halde birbirlerini çekemeyen ve kuyusunu kazanları ve birbirlerinden sakınmaları gerekirken en sevgili edinenleri gördüm.

Binlercesi açlıktan ölürken, sadece güzel top oynadığı için yine binlercesinin karnını doyurabilecek kadar para ödenenleri. Dünyaya nizam vermeye yeltenenlerin, aslında insanları öldürmenin zevkli bir eylem olduğunu itiraf etmelerini . ve saymakla bitiremeyeceğim nelerini görüp, müşahade ettim. Ve bu çelişkilerin içinde kıvrandığım, ve buradan duyduğum rahatsızlığın içinde boğulduğum bir gün;

Rızıklandığı çöp tenekelerinin yanında acıyı ünleyen, üstü başı kir içinde ve hırpani vaziyette olan bir deli ile karşılaştım. Merhametle yanına sokulup, “size şu parayı versem kabul eder misiniz acaba” diye teklifte bulundum. Hiddetlenerek “ sizin paranız lazım değil bana kardeşim “ diye karşılık verdi bana. Müşahede ettiğim çelişkiler sebebiyle zihinsel anaforların tazyiği altında bulunduğum o günlerde, karşılaştığım delinin yardım teklifime mukabil söylediği sözler bir hayli düşündürücü ve ağır gelmişti bana. İster istemez bu mukabeleyi üzerime aldım ve özür dileyerek devam ettim yoluma. Yanından yürüyüp gitmeme rağmen, çıplak olan ayaklarının ve yardıma muhtaç halinin görüntüsü gözlerimin önünden bir türlü gitmemişti ama. Hemen oralardan bir şeyler tedarik edip, cesaretimi toplayarak gerisin geri döndüm. Tedirgin olmama rağmen, her an dağılmaya müsait bir cesaretle tekrar yanına sokulup “ şu giysiyi kabul eder misin acaba “ diye sordum? İyiden iyiye hiddetlenerek, daha sert bir şekilde çıkıştı bu sefer. Sesini yükselterek bağırdı. “ Beni rahat bırakın kardeşim.. sokulmayın yanıma.. hiçbir şey istemiyorum sizden. Benim sizinle işim yok.. rahat bırakın beni “. diye haykırmaya başladığında geç de olsa ne olduğunu ve ne demek istediğini anlamıştım.

“ Beni bu hale siz getirdiniz ve şimdi de acıyorsunuz.. zamanında gelmeyen merhametinize ihtiyacım kalmadı artık. İş işten geçtikten sonra bana üç kuruşluk iyilik ederek vicdan azabından kurtulmanıza izin vermeyeceğim. Timsah göz yaşlarını silin ve yanımdan def olup gidin. Ey İnsansoyu.. sizden gelecek hayır Allah’tan gelsin.. “ .

O bunların hiç birini söylememişti ama okuyabilmek için onun yaşadığı boyuta bir nebze dahi olsa sokulmak yeterli olmuştu. Suskunun dingin ikliminde idrak edilen ve ancak buğulu gözlerle görülebilen hakikate vakıf olabilmek için yine bir deliden yardım almış ve yine bir delinin sözlerine muhtaç kalmıştım. Ve artık acınması gereken kişinin ..artık göz yaşı dökülmeye daha layık olanın.. ve artık zor durumda olanının kim olduğunu çok ama çok iyi anlamıştım.

Ve işte az önce bahsettiğim kimselerin tavırlarında görünen, çelişki ve tenâkuzlarla dolu olmaktı.. ve yine hepsinin ortak noktası, tek bir ağız etmişçesine akıllı olduklarını söylemeleriydi.

İşte ben, bir deli tarafından azarlanırken bu durumun iyice farkına vardığım o gün delilerin safına katılmaya meyledip.. bundan sonra biraz da deli olarak anılmayı arzu ettim.

Sizce ben böyle yapmakla bir hata ya da delilik mi ettim.

“ Allah’ım! sen bizi razı olduğun azınlık zümresine dâhil eyle “

- Bu gün seni pek iyi görmüyorum yine
- Evet.. biraz canım sıkkın.. görüyorsun
- Neyi görüyorum! Uyumsuzluğunu deliliğe vurarak gizlemeye çalıştığını mı!
- Olabilir. Söylediklerim yalan mı. Görmedim mi bunları.. peki ya o deliyle olan karşılaşmam
- Bu kadar canını sıkmaya değer mi pekala?
- Bazen usanıyorum işte. Neden?.. hep aynı şeyleri yaşamaktan
- Kaçıyorsun sen
- Olabilir
- Bu gidişle hakikaten delireceksin
- Benim için endişe ettiğini mi düşünmeliyim! Hah hah hah, hiç gülecek durumda değilim. Siz kendi deliliğinizin farkında olsanız eğer benimkini sertac edersiniz
- Senin için endişe ettiğim falan yok. Sadece sözlerinden alındım biraz. Üzerime aldım bazılarını. Ayrıca bir takım çelişkiler gördüm. Başkalarını suçlamakla kendini akladığını düşünüyorum
- Sana da bu yakışırdı zaten. Yanlışlarını düşüneceğine, alınmayı tercih etmişsin. Gururuna dokundu değil mi. Halbuki kendiyle konuşuyordum ben. Üzerine alındın yine de. Yaran olmasa gocunmazdın. Benliğine ağır geldi. Haksız olduğumu dahi söyleyemiyorsun. Sadece çelişkilere telmihen alınıyorsun. Ve gördüğünü zannettiğin çelişkilere sığınıp, sıyrılmayı tercih ediyorsun. İşiniz gücünüz mazeret üretmek ve cevap yetiştirmek. Ne için? Kemale ulaşmak için değil tabi. Sevgili ve biricik nefsinizi temize çıkarmak için.
- Niye sinirlenip saldırıyorsun ki.. sana yakışıyor mu bu.
- Hep sen saldıracaksın değil mi!? Sen alçakça saldırdıkça ben olgunluk göstereceğim. Neden? Çünkü böylesine alışkınsın. Tevazu bana.. tekebbür sana yakışır.
- Bak İmam Gazali diyor ki..
- Onun adı ağzına yakışmaz senin. Olsa olsa müraillik için kullanırsın.
- Ben rahmetli Ali Şeritati’nin…
- O’nunkiler en az iki numara bol gelir
- Pekiî Camus’dan anlatayım
- Olabilir ama Makyevel daha uygun düşer bence. Pragmatizmden bahsedebilirsin mesela. Yaşar Nuri’den anlatsana.. bir nalına, bir mıhına.
- Sen tahammülsüz biri oldun
- Seninle oyalanıp duracağımı mı zannediyordun. Bir oradan, bir buradan yaptıklarına parçacı deliller üreteceksin.. yaklaşımlarını çürüttükçe üzerime gelmeye devam edeceksin ve ben de bu haline ömür boyu tahammül edeceğim. O kadar çok vaktim yok benim.
- Yaklaşımlarımı.. sözlerimi beğenmiyor musun?
- Yaptıkların ve ideallerinle çelişiyorlar, bunun farkında olmayabilirsin. Farkında olman için uzun süre sabır gösterdim ama fayda etmedi. Parçaları toplayarak büyük resmin içine oturtamıyorsun. Bununla birlikte, parçaları iyi tanıdığını söylemem mümkün değil. Bir kere, iyi niyetli olduğunu söylemek bile güç. Diyelim ki öylesin.. bu hasletini ancak haddini aşana kadar göz önünde tutabilirim. Sen haddi çoktan aştın. Oyalanıyor ve oyalıyorsun.
- Seni takip edip gözlemliyorum. İyice kafayı yediğini düşünmeye başladım.. kendin de söylüyorsun zaten
- Beni anlamanı beklemiyorum senden.
- Bana bak.. Sen beni nasıl görüyorsun.. neyim ben?
- Sen politize olmuşluksun. Anominin içinde kıvranansın. Yogisin sen.. ya da komiser. Aç gözlü ve muhteris. Neye öyküneceğini bilmeyensin. Şeriat bilmeyen sofi, özü kavrayamamış dindar.. parçaları bütünün içine oturtamamış eklektik, dünyevileşmiş dindar, aslını unutmuş millet, tarihinden kopmuş bir toplumsun. Hem ifratsın hem tefrit. Ne kadar uç ve bütünden uzaklaşmışlık varsa osun. Onlarsın.
- Peki sen nesin?
- Kaygılı
- Gülerim buna. Hah hah hah. Kendi kendine hikayeler uyduruyorsun. Neymiş insanları gözlemlemiş.. sonra bir deliyle karşılaşmış.. onun sözlerinden ders almış. Deli, meli değilsin sen.. Sadece bize saldırmak için kendini deliliğe vuruyorsun.
- Evet! henüz yeterince değil. Onun da mertebeleri var ve herkese nasip olmaz. Sadece istemek yeterli olmuyor. Hem bunu kim ister ki. Anlattıklarım doğru. Bunları yaşadım ben. Cesaret aldığım da doğru, ancak asla kastettiğin şeyi yapmıyorum. Bak ne anlatacağım sana. Bunu sonra anlatayım ama.. bu gün iyice sinirlendin sen.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Dervişane

Tanrı bizi uyardı..Biz ise dinlemedik..
Ektiğimiz rüzgarın şimdi fırtınasını biçiyoruz…Ne mutlu sana ki akıllılar(!) yörüngesinden kurtulmuş ulvi delilik makamına ulaşmışsın..Ne borsa tapınağı,ne makyavelisit faşizim sancağı,ne stadyum mabedi,ne petrol ilahı,ne tüketim çılgınlığı,ne imaj manyaklığı,ne de makam-mevki,şan söhret,para kadın-kumar tuzağı.. Artık kainatta serbestçe gezebilirsin..Ama unutma sen delisin..Seni sadece deliler anlar..

Ben bir sülüğüm beyin zarında
Çok yaklaşma yakarım seni de anında...

Söyledim ya! delilik

Söyledim ya! delilik makamı nerede ben neredeyim diye (söylemediysem şayet IV'de söyleyeceğim inşallah). Sadece gözlemliyorum ve dikkat ediyorum.. akıllı olduğunu söyleyenleri ve deli olduğu düşünülenleri.

Anlatılmamış bir hikayem daha var.. Kendiyle Konuşmalar IV'de görüşmek ümidiyle. Şehir dışına çıkıyorum inşallah.. bir süre görüşemeyebiliriz. Selametle..

Aynalarla konuşmuyor,

Aynalarla konuşmuyor, konuşamıyoruz. Belki hakikatten korkuyoruz. Çünkü hakikat kışın sırtıdır. Olduğu gibi gelir; bildiği gibi yapar; geldiği gibi gider. Bütün yüzler bir ayna mıdır? Ensemizden, yüreğimizin derinliklerine kadar yansıtan bir ayna? bakmasını bilen için! Sükut geçtiğimiz bir demde öfkeden kızaran, kabaran, taşan bir insanın yüzü, bizim öfkeli halimizin zaman ve mekan karışımı. Öfke gelir göz kararır; öfke gider yüz kızarır vecizesini en öfkeli anımızda hatırlayabilsek bazı şeyler bizim için temiz, berrak olacak. Ama nafile. Fıtrattan getirdiğimiz bir çok özelliğimizi kaldırıp atabilmemiz, onları değiştirebilmemiz mümkün değil. Adına "bu benim huyum, ne yapayım?" diye yakıştırmalarda bulunduğumuz hasletlerimiz için yine atalar denecek olanı demişler: Can çıkmadan huy çıkmaz. Veya: Huyu ancak teneşir temizler.

Bizden istenen huylarımızı, yaratılıştan hazır donanım olarak getirdiğimiz karakterimizi, davranış biçimimizi değiştirmemiz, yani biz olmaktan soyutlanıp belki melek olmamız değil. Biz bunlarla varız ve bir çoğunu da kalıtım yoluyla nesillerimize aktaracağız. Ama huylarımızla yaşamayı öğrenmek mecburiyetindeyiz. Öfkemizi her sıradan hadisede öne çıkartmamayı, can tezliğimizi olur olmaz yerlerde patlatmamayı, sadakatimizi sadıklarla hemhal etmeyi ve bîvefalara her defasında ısırılmamayı... öğrenmeliyiz. Akıl ve basiretten yoksun Allah düşmanlarına da sevecen ve mülayim davranacağımızı kim söylüyor?

Aynaları kabullenmek zorundayız. Ne gösterirse ayna gördüğünü gösterir. Toplumdaki insanlar da birer aynadır. Onların bize batan davranışları belki başka zaman ve mekanlarda bizzat bizim davranışlarımız olabilir.

Teşekkürler Selim Şevkioğlu... Bir ayna kıldın kendini bize kendimizi hatırlattın. Sağolasın.

Acı söylemek, dostluğun şanındandır.

Dost acı da söyleyendir. Ben bunu yaptım.. ve sen de. Sen iyi bir dostsun.. ve ben seni Allah için seviyorsam.. işte biraz da bu nedenledir. Rabbim eksikliğini göstermesin. Selam ve dua ile..

Ben seni gözünden tanıdım

Aşırı olsa da olmasa da fotoğraf düşkünlerini, "ruhu hastalıklı insan" olarak niteliyor bilimciler(!). Fanatikleri, karşılıksız sevenleri, hayvan besleyenleri, antika meraklılarını, pul koleksiyonu yapanları, kıyafet düşkünlerini, düşkün olmayanları, yazanları, yazmayanları, uçaktan korkanları, tek kişilik dergi çıkaranları vs. siz ilave edin. Aslında hepimiz, 21. Asır insanı olarak hastalıklı insanlarız. Ne zaman ki bu hastalık, kendini normal addeden insanlara göre delilik oldu, belki o gün kurtuluşumuzdur. Delilikte keramet vardır diye boşuna denmediğini anlarız o gün. Katılmamak mümkün mü R. D. Laing'in söylediklerine: "Her olayda biz aklıkarışık ve çıldırmış yaratıklarız. Kendi benliklerimize, birbirimize, manevi ve maddi dünyaya yabancıyız. Hatta gözümüze ilişen ancak benimsemediğimiz bir zâviyeden, deliyiz biz." Ancak deli olduğunu ayrımsayabilenler, akıllanabilir.

Fotografçılık daki amacım ezanı kadrajlayabilmekti.

'Aşırı olsa da olmasa da fotoğraf düşkünlerini, "ruhu hastalıklı insan" olarak niteliyor bilimciler(!).'

Ezanın fotografına ne dersiniz! Bu akşam çektim. İster inanın, ister inanmayın. Yayınlayınca linkini veririm inşallah. Selam ve dua ile..

"olması gerekenlerden" olmamak

Ne mutlu size ki "gerçeklerin hakikat" olmadığının farkındasınız ve bu farkındalık -farklılık- akıllılar(!) içinde deli olma ayrıcalığını beraberinde getiriyor.
"Var olan"ları "olması gereken"lerine yakın olan, kimilerinde , bu ikisinin eşleştiği bile olan kimseler ne aşağılıktır!Bu "oluş"ları olanlar , hayvanlar ve bitkilerdir.İnsan canlılık kazandıkça, "var olan"dan uzaklaştıkça, "olması gereken"den uzaklaşır.İşte bu yüzden kim daha yükseklerde olursa , alçaklıktan daha çok korkmuş olur., kendi varoluşundan da daha çok usangaç olur.İnsan ile hayvan (akıllı-deli) arası ayırım da budur işte...(Şeriati-Kevir)
Selam ile...

Delilik Değil, Sihirbazlık !

Öteki:- gece, sen gözünde nedir Emre?

Emre:- kendime yakınlaşmam, kendime baktıkça; sanki görüntü piksellerinin büyüyüp, görüntümün bulanıklaşması. Bulanıklaşan görüntüm içinde karmaşıklaşmam. Gece nekadar çökerse üstüme , o kadar düşüyorum içime.

Öteki:- çekilmek mi bu, yoksa itilmek mi içine ?

Emre:- Çelişki bu. Kendimi en iyi kendim anlarım noktasında bir çekilmek kendi içime doğru. Lakin, karmaşık halimle karşılaşınca korkuyorum kendimden, korku çekici değilse, itilmişim diye düşünüyorum buraya. Anlaşılmak huzurunu yaşarken içimde, bir yandan savaş verip kendimle telef oluyorum aynı anda. Çelişki bu !

Öteki:- Delilik te bir nevi çelişki midir?

Emre:- Delilik; sözlerin özü olmaktır. Deli; Sözleri yitirir ortalıktan, alır içine onları, içinde toplar hepsini, harman eder, hamur eder, ezer, yoğurur o sözleri. Ve "tek" te toplar da, koyuverir "tek bir söz" halinde ulu ortaya.

Öteki:- sen deli misin Emre?

Emre:- değilim. Çünkü benim, hep söyleyecek çok sözüm oldu. Delinin tek sözü olur oysa.

Öteki:- peki, sen nesin o zaman? çok sözün varsa söyleyecek, sihirbazı mısın sözlerin?

Emre:- Yalnızlığımın farkındayım sadece. Ve belki de sen haklısın, bilmiyorum; sihirbazı mıyım acaba sözlerin!

Acaba, bu yüzden mi, hiç söyleyemedim "sevdiğimi". En karmaşık cümleyi kurmaktayken, kaybettim sevdiğimi.

evet!
sihirbazım belki,
ama sözlerin değil.
sihirbazım ki,
kaybediyorum sevdiklerimi.
Bosna'da, Türkmenistan'da, Filistin'de, Çeçenya'da, yerini haritada dahi bilmediğim Nijerde, Azerbaycan'da ve aha şurda; Güneydoğu'da ana ciğeri Mehmet.

Sihirbazım evet ! ama, sözlerin değil.

..................................................

"Ben deli miyim, bilmem mi neler ettiğimi!
Bir han köşesinde yatmaynan, namıma "Kerem" diyorlar.
Ne tuhaf şu insanlar, derdimi döktüm diye,
Çaresiz derde, bulunmaz merhem diyorlar."

dualarla kalalım

Anlıyorum ama anlatamıyorum.....

Bir defa niçin ile başlayan bir soru cümlesiyle başlamışsa
sorgulamalar..Tefekkür girdabında rabbe gidişle haz bulmuşsa kalp..
Her bulunan cevapla hayranlığı artmışsa aklın Rabbe..Nice büyüleyici bir halet-i ruhiyedir yaşanan..Ve fakat maliyetlidir bilgelik...
Mücadelesi zordur cehaletin..
Kendisi ağırdır irşadın..
Anlatması zordur bu halin..

Tek başına olmamak ama yalnız olmak bazen..
Kirlenen bir dünyada kirlenmemek için çaba sarfemek...
Edilen mücadelede alaya alınmak,safdillikle damgalanmak,ağır hakaretlere maruz kalmak..ve daha anlatılması güç
birçok hal..
Anlıyorum ama anlatamıyorum.....

''yapmacıklarla değil gerçeklerle olmalı her şey''