renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Keskin Taraf

Ah keskin tarafım, hangi dizginlerin terbiyesinde kabullensem seni.
Geçtiğin bahçeleri biçtin de geçtin, ne kadar çağırsan yetişir mi şimdi âh-u vahına hızır. Kendini kendine musallat kılman son bulmadı, ne de sonun oldu düşmelerin.

Derviş dinginliğinde aradın kör bir bıçak umudunu, ayaklarına güç verdi. Kaç rahleye sığındın, diz çürüttün, göz ağrıttın. Gözlerin neminde ummanı sağdın da yeşermedi işte.

Nicedir boşlukta gözlerin, bilmez misin bekleyiş bitmez, bitirir. Bilmez misin her biten gün uzaklıktır. Vakt'e bağladığın pusudaki gözyaşların; vuslatsa da, firakse de gözyaşların. Yine de bakış kırmazsın semadan, yine de tuz taşır aş pişirirsin.

Vakt'ı mı beklersin cân?

İnce boynunu eğmiş su içen ceylana bakarsın susuzluğun geçer, kem niyetlere zırh olur diye muska yaparsın hasretlerden.

Yığınlar yürür sen idamlıklarını giyinip bakarmışsın, seni bir Züleyha'ya vurulup düşmüş cengaverler tanırmış. Var mıydın, hâyal miydin?

Ben anlamadım seni cân, ben anlamadım.

Yunus'un isyanı gerek sana, Yunus'un terki gerek; bulunmak için kaybolmayı istersin belli ki. Kaybettiğini sandığınla sınanırsın, umudun bir anda rüyaya dönmesi zamanın, vuslatın olması sana, hikmetinden sual olunmaz Mevla nelere kadirdir görmüşsün. Vuslat cânânın isteği olmalı, vuslatı isterse cânân yollar bulurum dedin, cânân vuslatı ister mi? Cânân vuslat desin bir.

Hem, akşamın adı olmayan renklerine boyadın âh-u zarını. Kimliğini kızılderililerin adanmışlık renklerine sardın. Ad ne gerek artık sana, ad nedir ki, cân nedir ki?

Çöl kasidelerinde Mecnun'a imge yaparlarmış seni , yıldırımlar ekinleri kül edince
seni konuşurlarmış cân.

Bir tutamlık hayatsın, bir nefeslik misafir; nedir bu figan etmeler âleme.

Her tuz kokulu meltem özlem, her harf bir çağrı sana. Yüreğinin aldığı kadarsın, vazgeçmenin zorluğunca varsın.

Defterlerden ateşler kaldı, ateşlerden ne kaldı?

Derd iken sevilmiş cân,
Derd idin sevilmiş cân.
Derd işmiş sevilmiş cân
Derd imiş sevilmiş cân.

Ateş-i suzan-ı firkat midir?

Gezdiğin şehirler babilin asma bahçelerinin ihtişamı ve sonu, ellerin Midas'ın elleri, yürüdüğün ıssız yollar eşkiyalara mekan.

Yine de gölgeni serip ardına, geçersin şehirlerden, düşünde ait olduğun tütsü kokulu ev.

Ben seni anlamadım cân, ben seni çözemedim. Kınını kesen kılıcın keskin tarafı mısın?

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Canın ah-u vah etmesi anlayalım diyedir..

Sanki yükseklerden akan çoşkun bir şelalenin içinde yanan ateşlere değerek, dinginliğe doğru açılan girdabın bağrına doğru çekilir gibi. Çağlarken akan, yanarken serinleten, düşerken yükselten ikirciklik. Hakikat zıtların içindedir. Zıtlara ulaşıp, başladığın yere dönersin. Değişen hiç bir şey yoktur hislerden başka. Tüm sır, zıtların sırrını çözmekten ibaret. Ateşin serinliğini hissetmek, acıdaki lezzeti tatmak gibi.

Cana zor gelen ne? Sabretmek. Çivi çiviyi sökermiş ya. Vur ateşe doğru.

Son derece naif ve etkiyeyici bir anlatım.. edebiyat dergilerine yakışır niteliğe haiz. Paylaştığınız için teşekkürler.

can..

Yorumunuzunda yazı kadar anlamlı olduğunu düşünüyorum. Bazen bazı yazıları yazan yazarlara eğer siz söylemeseydiniz ben söylerdim demek isterim ama fırsat olmazdı. Eğer siz yazmasaydınız ben yazardım.
Bir de şu can meselesi var. Bana öyle geliyor ki sabretmenin yanında bir de canla olmak -yani canlı olmak- zor geliyor can'a. En azından bu cana öyle geliyor..

SIR

"kem niyetlere zırh olur diye muska yaparsın hasretlerden."

Hakikaten cok güzel olmus, kaleminiz kirilmasin...

Lezzet

Degerli yorumlariniz icin tesekkur ederim. Guzellik gorenindir, ayna olmus olmasi dilegiyle.

züleyha'ya vurulanlar.

"Yığınlar yürür sen idamlıklarını giyinip bakarmışsın, seni bir Züleyha'ya vurulup düşmüş cengaverler tanırmış. Var mıydın, hâyal miydin?"

Züleyha'yı bilmeyen, yangını ne bilir! uğurda vurulup düşmeyi( ölmeyi) ne bilir! cenk etmesini bilmeyen cengaverliği ne bilir! cengaveri ne bilir!. Bunlara sorma Şeyhgalibim, bunlar hayali yok bilenlerdir, varlığı tanımsız kılanlardır.

Gel sen! hayali hülyalardan aşırıp, hayatın orta yerine dikmeye çalışan aşka memur cengaverlere sor. Yokluk dahi varlıkla nasıl tanımlanırmış bir bir desinler.

yüreğine sağlık şeyhgalip kardeş

Allah yar ve yardımcımız olsun inşaallah

dualarla kalalım

bir dilara düştü yola

insana en çok zararı dokunan yine kendisi ve aşk gerçekten de bir bela...kurgulanmamış bir hikayenin akışıyla yaşıyoruz, neyin ne zaman olacağını bilmeden ama içimizde yüreklice bir itaat. oysa bu misafirlikte ne büyük işlere kalkışıyoruz... ya beklemek heleki...
aşkın kıdemli yada basitliğine bir sınav,
bekle beni güzeller güzeli...
sende gönlümün sabrını bekle.
ne kadar cana dokunan bir yazı, öyle içten ve öyle güçlü ifadeler
yürek sığınacak bir yer buldu sayenizde.
sizde hep rahmetin gölgesinde yaşayasınız.
vesselam.

Beyrutlu Bir Kadının Şarkısı Anlatmalı Aşkımı, Gitmeli

Bazı kelimelerle aram bozuk bu ara, cümleler boğazımı sıkıyor. Heceler çaresiz parçalanıyor. Kelimeler susuyor artık ve ben özensiz cümlelerimin noktası oluyorum. Hayat yoruldu. Cümleler felçli. Toprak bile öldü sanki. Gözyaşlarımı veriyorum toprağa, yılgınlık olsada omuzlarımda, yeşermek için, yine de bir umut diyorum. Gitmek hevesi bırakmıyor peşimi. Gitmeliyim. Yine de gitmeliyim ve bu yürüyüş hiç bitmemeli.

Mecnunun anlayamadığı Leyla oluyorum yavaş yavaş, aşkını çöllere anlatmaktansa, sırla karıştırıp içinde büyütmeyi seçen,
ve artık sahte mecnunların yanından gözlerim kapalı, kalbimin ortasındaki acıya basıp gitmeliyim.

Bir Ortadoğu şarkısı anlatmalı aşkımı.

Kumar oynamadıkları için kendini oyunsuz zanneden sahte aşıkların yanılgısında, puslu sabah endişelerini yanıma alıp,
anlamayanlara anlatmaktansa derdimi, gri bulutları ağlatmaya gitmeliyim.
Gece yarıları aklıma düşen, sonra hatırlayamadığım cümlelerin hepsini bırakıp kurşunlara, şaşkın bakışlı bir çocuğun gözlerinden kayıp gitmeliyim.
Zerre kadar ilgimi çekmeyen büyülü dünya yalanlarını silkeleyip üzreimden, sevdiğim ara sokakların rüzgarına takılıp,
bu gürültülere inat sessizliğimi haykırmaya gitmeliyim.

Gün ağarmadan erkenden gitmeliyim.
Ayaklarıma dolanan utancım olsada, komik tesellileri, anlamsız bakışlarımı, cehennemi unutturan hayatı,
dikenli telleri ağlatan engelleri aşıp, şu lanet putları bir bir yıkıp gitmeliyim.

Beyrutlu bir kadının şarkısı anlatmalı aşkımı.
Sesinin kıvrılıp büküldüğü yerde acımalı yüreğim. Çoktan ölmüş savaşçıların gözyaşını silerken, sürükleyerekte olsa bedenimi,
dizlerimi çürütene kadar, kalabalık şehirlerin sensizlik yoksulluğunda kaybolup gitmeliyim.
Yağmur yağmalı yollarımda, asfaltları eritip avuçlarımda, yarım kalmış bir şiire ağlamaya gitmeliyim.

Toprakta ölümlerimden yer kalmayana kadar ölmeliyim. Sahici dertlerim olmalı. Emanet nefesler olmalı beni ayakta tutan ve bir gün tükenirsem son damlama kadar, acıtmaz olursa yüreğimi turnaların intiharı ve kalbim bu kadar kararmışsa,
o dağlara rüzgar gibi esip gitmeliyim.

İyi giyimli şehir eşkiyalarına dalaşırken, yollarına dökülen dikenlerin sabrını hatırlayıp, duayı unutmuş şehirlerde, ellerim uyuşana kadar, avuçlarım karıncalanıncaya dek dua etmeliyim. Akıntıda sürüklenen yaprakların çaresizliğine gizli gizli ağlamalıyım belki...

Bildiğim en uzak yürüyüşlere usul usul gitmeliyim.
..ve bu yürüyüş hiç bitmemeli, yine de gitmeliyim..

Yazınızı okuduktan sonra yazdım bunları biraz tereddüt ettim yazınızın altına doğru düzgün bir şeyler yazabilirmiyim diye. Neyse. Yazınız son günlerde okuduğum en güzel yazıydı.