Yoldayız ve adını koyamadığımız bir heyecanı da götürüyoruz yanımızda. Bilinmeyene dair zihinlerimizde taşıdığımız naif tedirginlik, yumuşak parmaklarıyla uzandığı bedenlerimizi yolculuğumuz sıra yoklamaya devam ediyor. Bizi oraya.. o bilmediğimiz egzotik yerlere götüren uçağın hava boşluğuna düşüp her sarsılışında uykulu zihnimizde dolaşan siyah yüzler ve yoksul beldelere ait silüetler birbirine karışıveriyor. Sonra yeniden toparlanıp, bu yüzleri birbirinden ayırarak sırayla bağrımıza basıyoruz. Ben geldim.. biz geldik der gibi muhabbetle bakıyoruz yüzlerine. Göreceğimiz karşılığı merak ettiğimiz simalardaki duygusal ifadeyi okuyabilmek için başka başka yerlere, başka başka kimselere koşuyoruz sonra. Bayramınız mubarek olsun dediğimiz dedelerin ellerinden öperken Emirates’in ucuz olsun diye üçüncü dünya ülkelerinden devşirdiği hosteslerden biri yanıbaşında durduğu hayallerimizin içine düşüp tekrar dağılmalarına neden oluyor. Kahrolsun nefis! Bu duruma içerlememe rağmen, çaya duyduğum ihtiyaç nedeniyle kendisini affetmeye hazırım ama. Ve şükür ki üniversite son sınıfa değin süren eğitimim sırasında İngiliz lisanında ‘çay’ demeyi öğrenmiş bulunuyorum. ‘Bir çay getirir misiniz lütfen’ in nasıl terkip edileceğini deruhte etmeye çalışırken geçen zaman nedeniyle hostesi kaçıracağımı fark ederek geleneklerimiz üzere kısa bir sufle atıyorum.
‘Ti’
Hostesin gülümsemesinin, engin İngilizce tecrübelerime dayanan bu kısa pratiğin ti’ye alındığını aklıma getirmesinin ve dolayısıyla alınganlık göstermenin bir anlamı olmasa gerek. Yapacak önemli bir işimiz.. üzerimize yüklenmiş ağır ve ulvi bir vazife var ne de olsa. Şimdi biz gidiyoruz… Uzaklara. Ancak televizyon denen nesnenin soğuk ekranlarından ayıklanarak steril vaziyette bize aktarıldığı kadarıyla bilebildiğimiz yerlere. Ve artık Dubai’deyiz işte. Aktarmalı yolculuk nedeniyle uzun bir vakti burada geçirmek zorunda olan ve pek çoğu bulduğu ya da oluşturduğu kuytuda uyuklayan insanlar arasında yaklaşık sekiz saat geçiriyoruz. Aralarında dolaşırken yüzlerine bakıp hayat hikayelerini çıkarmaya çalışmak, zamanı kulplarından tutarak alıp götürüyor. Artık vakit geliyor ve bizi Nijerya’ya götürecek uçağa ulaştıracak salona doğru yöneliyoruz. Nijerya vatandaşlarıyla bir araya gelmemizle, bedenlerimizi yoklayan yumuşak parmakların dokunuşlarının etlerimizi çimdiklemesi senkronik bir durum arz ediyor. Cüsseleri bedenlerimizin takriben iki katına tekabül eden bu insanların, sert ses tonları ve her an tartışmaya hazır halet-i ruhiyeleri farklı bir dünya, bambaşka bir kültür atmosferiyle buluşacağımızın işaretlerini taşıyor bize. Yöreye özgü esvap ve başlığıyla Müslüman olduğunu ünleyen birinin antreden Amerikanvarî çoğunluğun arasına dalışı, üzerimize çöreklenen gri bulutları dağıtmaya yetiyor. Uçakta kendilerinden ilk duyduğum söz ‘What’s up man’ ve şükür ki bu kavram İngilizce’min engin yamaçlarına ulaşamayacak kadar argo. Sevgili dostum ve biricik tercümanımız Fatih Ketanci’ye, cüssesi iri yarı olmanın ötesine geçmiş bu nobran tavırlı adamın ne dediğini sormam üzerine aldığım yanıt hiç birimizi şaşırtmaya yetmiyor;
‘Ne yapıyorsun be adam’
Yedi buçuk saatlik uçak yolculuğunun ardından, sömürgecilik ve sonrası dikta rejimin kalıntılarına, rüşvet almak için fırsat kollayan Jakoben memurların çoğu fuzuli sorgularına muhatap ve maruz kalarak, bizi karşılamaya gelen Mustafa ile uçağın inmesinden birkaç saat sonra buluşabiliyoruz ancak. Mustafa’nın arkasına gizlenen Hristiyan dilencinin, işaret diliyle onun bizi keseceğini anlatmaya çalışması, yörede vaki olduğu söylenen dini kökenli gerginlik hususunda daha önce aldığımız yanlış malumatın pekişmesine neden oluyor. Nijerya’da bulunduğumuz süre boyunca, yurt dışındaki ilk izlenimler sonucunda oluşan kanaatlerin yanlış olabileceğini öğretecek olan ilk veriye de ulaşmış oluyoruz böylece.
Yirmi milyon nüfuslu Lagos’da küçük bir alanı kaplayan merkezden ayrılır ayrılmaz varoşların mâşerinde buluyoruz kendimizi. Burası adeta kalabalık ve kargaşa beldesi. İstanbul’a rahmet okutan trafiğin keşmekeşliği, insan hayatının buradaki değersizliğiyle birlikte, tamponlarına çıkmış insanları önemsemeden hızla giden araçların yayaları teğet geçiyor oluşu kelle koltukta yaşanan hayat algısının en bariz göstergesi. Görüntüleri, bin dokuz yüz ellili modelleri çağrıştıran araçların arasında seyreden tek tük lüks vasıtalar ülkedeki gelir dağılımı hususunda fikir sahibi olmanız için yeterli. Şehrin neredeyse tamamını oluşturan varoşlarda seyrederken sefaletin soğuk nefesi, otomobilimizin camlarından ensemize vuruyor. Çukur olmanın ötesine geçmiş obruklarda her durakladığımızda kulaklarımıza, çok renkli yaşam tarzlarını ifade eden polifonik tınılar dövüyor. Adına ev denilen yerlerin büyük çoğunluğu tahtadan ve saçtan yapılmış tek göz barakalardan ibaret. Ortalama yedi ila dokuz kişi bu tek göz odalarda barınıyor. Bir polis maaşının altmış dolar civarında olduğu ülke ekonomisine mührünü vuran unsurun adı ise işporta. Genç kadınları, kız ve oğlan çocuklarını, gerek evlerinin önündeki tezgahlarda gerek başlarında taşıdıkları nesnelerde bir şeyler satarken görmek, sokak ve caddelerdeki yaya trafiğinin mütemmim cüzleri halini almış. Telefon kartı dahil, hiçbir şeyin belli bir fiyatı yok ve aslı kandırmaya dayalı olduğu için bezirganlarla monolog şeklinde cereyan eden pazarlıklara mecbur oluşunuz her alışverişte yaşamak zorunda kaldığınız büyük bir eziyet. Mazisi doğa ve doğal ortamlara ait olan bu insancıklara yerleşik şehir hayatına geçmek hiç yaramamış. Kendilerine sunulan alabildiğine çarpık modernleşme, içine düştükleri bir bataklık gibi. Öldükten sonra banka hesaplarında yüzlerce milyar dolar çıkan yöneticilerin halkın ve memleketin durumunu önemsemediği ise son derece açık. Petrol rezervleri Dünya’da altıncı sırayı gösterirken, sömürü ve yolsuzluk nedeniyle yaşanan bu keşmekeşin içinde görüştüğümüz hemen hiç kimsenin siyasi mevzulara değinmemesi ve zenginlerini halkın sorunlarına karşı ilgisiz ve hatta bilgisiz bulmamız bizler için üzüntü verici. Sistem herkesin kendi işine bakması gerektiğini en iyi şekilde öğretmiş gibi. Yol kenarında parçalanmış vaziyette duran.. görüntü ve kokusuyla birkaç günlük olduğu belli olan ceset belki de oportunizmle karşılık bulan eğitimin bir parçasını telmih ediyor.
Bu düşünceler içerisindeyken neredeyse aralıksız çalınan korna cümbüşünün neden olduğu kulak çınlamalarıyla birlikte devam ediyoruz yola. Yol gibi, varoşlara ait görüntüler de bitip tükenmek bilmiyor. Yollar sadece varoşları birbirine bağlamaya yarıyor. Hep aynı mezbeleliği temaşa etmek, şirasesizliğin de bir insicamı olduğunu düşündürüyor insana. Mevsim gereği çöl rüzgarlarıyla gelerek ülkenin üzerini kaplamış tozların oluşturduğu kesif pus kümesi, neredeyse çırılçıplak vaziyette yol kenarlarında beliren çocukların ikbalini kuşatmış habis bir ur gibi görünüyor gözümüze. Vaziyet içler acısı. Kimi görüntüler bin dokuz yüz yirmi ilâ elli Türkiye’sini andırırken, kimileri asırlar öncesini çağrıştırıyor. Ve her şeye rağmen ender olarak karşılaştığımız lüks yaşama ait izler bu memleketin konuştuğu ağdalı lisanın istiaresi. Yolculuğumuz süresince hissettiğimiz duyguların ikircilliği gibi sosyolojik ve tarihi izler de burada birer anakroniden ibaret sanki. Evlerin önlerine açılmış oluklar kanalizasyon vazifesiyle birlikte, hastalık üretmeye.. ve dolayısıyla onları yaymaya yarayan sivrisineklere yardım ve yataklık ediyor. Her otuz saniyede Afrika’da yaşayan bir çocuğun üç beş dolarlık malerya ilacını alamamaktan dolayı hayatını kaybetmesi bu yüzden olsa gerek. Susuzluk, pislik ve parasızlık. Hemen her sokakta bir kiliseyle karşılaşmanın misyonerlik çalışmalarının yoğunluğuyla birlikte, bu mekanların eğlenceye perestiş halk için birer müzikhol, din adamları içinse birer rant merkezi halini almış olmasından kaynaklandığını öğreniyoruz. Nüfusu Hristiyanlar ve Müslümanlar yaklaşık olarak yarı yarıya paylaşıyorlar. Ender olarak görünen ve dini simgeleyen, yöreye özgü başlıklar haricinde din mensuplarını ayırt etmek mümkün değil. Tâ ki; bu durum Abdulaziz İslamic Fonduation’a varana dek sürüyor. Bu kurumun önünde durup, aşağıya inmemizle birlikte üzerimizdeki sıkıntı dağılmaya başlıyor. Gülen yüzlere ait bedenler sevgiyle karşılıyor bizi. Kıblesi Londra’ya dönmüş ülke insanlarının imkan bulduğu ilk fırsatta Avrupa’nın yolunu tutuyor olmalarına rağmen, bizlerin ailelerimizden ayrı kalmayı göze alarak bayramda burada olmayı tercih edişimizin takdiri ile taltif edilişimiz bir hayli manidar oluyor. Hoş geldin faslının ardından mahalleye mihmandarlık ve hamilik eden İmam Hasan’ın kısa süreli misafirperverliğiyle ağırlanıyoruz. Buralara pek beyaz gelmiyor ve bu sebeple ‘Hiişşşt’ yerine kullanılan ‘sss’ ünlemleriyle dikkat çekmeye çalışan çocuklardan tüm yaş gruplarına kadar mahallenin ilgi odağı durumundayız. Usulca yanımıza sokulan çocukların tenlerimize dokunmalarına bir süreliğine bir mana veremeyişimiz bu yüzden. Vakit geç ve yapacağımız çok iş olduğu için tarafımıza tahsis edilen otel odalarının yolunu tutuyoruz. İnşaat işçilerinin bakımsız barakalarına benzeyen ve hijyenik koşullardan son derece uzak vaziyette bulunan odalarda bir gece geçirmek zorundayız. Çünkü yorgunuz ve merkezden bir hayli uzaklaşmıştık. Bayram Türkiye’ye göre bir gün evvel burada. Ve yarın arife. Detayları hakkında uzun uzadıya konuşacağımız gece istişaresinden önce oldukça özel bir organizasyon teklifi çıkarılıyor karşımıza. Her bir köşesi yoksulluk kokan bu beldenin en sefil sekiz köşesinde yüz beş hisseyi kesmeye karar veriyoruz evvela. Evlerde buzdolapları olmadığı için etlerin büyük parçalar halinde dağıtılması pek makul görünmüyor ve dağıtım yapacağımız bazı kimselerin hususi durumlarından dolayı bu etleri pişirmeleri de mümkün görünmüyor. Bu nedenle aşçılar tutup, çardaklar kurularak, pişirilen etlerin pilavla birlikte hazır yemek şeklinde dağıtılmasına yönelik teklifi hemen kabul ediyoruz.
Bayram namazını kılmak için gittiğimiz büyük caminin kapısından güvenlik gerekçesiyle içeri alınmamamız soğuk duş etkisi yapmasına rağmen moralimizi diri tutmakta kararlıyız. Bayramın ilk üç günü, sekiz bölgenin yedisinde gerçekleşen kesim ve dağıtım faaliyetlerinin takibiyle geçiyor. Faaliyet merkezlerinde karşılaştığımız her kişiyle, bölge diliyle ‘ıydul mubarek’ diyerek bayramlaşmak tadına doyamadığımız ritüellerden biri. Kurbanlar kesilirken, bir yandan kazanlar kaynatılıyor. Kurulan çardaklarda bekleşenlerin gözlerinde kendilerine düşecek payın merakı. Elden geldiğince her biriyle ayrı ayrı bayramlaşıp, hal hatır etmeye çalışmanın her şeyden daha önemli olduğunun farkındayız. Türkiye’den et değil.. kurban ve kurbiyet taşımak için gönderildik buraya. Türkiye’yi pek fazla tanımayan ve hatta bilmeyen yöre insanı, ötelerde bir yerde isimleri isimlerine benzeyen beyaz tenli ve diğerkam kimselerin varlığını öğrenmekten dolayı hem şaşkın hem de mutlu görünüyor. Kesimleri izlemenin ardından, bölgelere teker teker geri dönerek dağıtımlara refakat etmek epeyce bir vaktimizi alıyor. Her bulduğumuz fırsatta bölge insanıyla sohbet ediyor, sıkıntıları ve yaşadıkları hayata dair aldığımız bilgileri not defterlerimize kayıt ediyoruz. İsmi İbrahim olan bir gencin boynunda gördüğümüz hac, sözden öte gözlemlerimizin kıymetine dair örneklerinden sadece birisi. Yöre insanı kültürel olarak da Hıristiyanlarla kaynaşmış durumda görünüyor. Ancak galip gelenler daha ziyade misyonerler. Yatırımlarının bölgenin zaruri ihtiyaçlarına değil de misyonerlik faaliyetleriyle alakalı inanç ticaretine yönelmiş olması ise oldukça kötü. Mezbeleliklerin arasındaki kilise enflasyonu ve İncil vb. dini kitap satıcılarının bolluğu dikkati celbedecek derecede.
Hayvanların kesimlerinin ardından pişirilen yemeklerin dağıtımı için gittiğimiz bölgelerde pek çok sürpriz bekliyor bizi. Bu ülkede dolaşırken bazen arkaik dönemlerde yazılmış masalların en orta yerine düşmüş vaziyette buluyoruz kendimizi. Yaklaşık bir dönümlük alanın etrafına çevrilmiş sundurmalarda barınan körler, çolaklar ve sağırların Krallarından alınan iznin ardından Kurban etleriyle pişirilmiş yemekleri dağıtıp fotograf çekiyoruz. Ciddi tavırlar içerisinde özel koltuğuna kurulmuş ve süslü esvabıyla dikkat çeken Çolaklar Kralı’nın fotograf çekilen tebanın önüne gelerek müzip bir edayla çökmesi, bir dönümlük alanda bulunan hemen herkesin yüzünde tebessüm olarak karşılık buluyor.
Düşkünler evinde çaldığımız ikinci kapıdan yemek paketimize uzanan elin sahibinin, ‘kiliseden mi’ diye sorması üzerine ‘Camiden’ karşılığını, Türkiye’deki tüm Müslümanlar’ın onurunu kurtarmak adına veriyoruz. Ve hemen ardına ‘Türkiye’deki büyük camilerden’ diye ekliyoruz.
Kurban etleriyle beraber, sevgiyi ve kardeşliği de dağıttığımızı, özel bir yetimhane olan Bab-esselam’da daha bir iyi kavrıyoruz. Bu kurumun başında bulunan Mısırlı Muhammed Şaban, gelen ikramlardan ziyade ziyaretçilerin kıtalar ötesinden olmasına çok seviniyor. Her halinden acemi bir şaşkınlığın emareleri okunuyor. Gözlerinde buğuyla karşılık bulan bu sevincin neden olduğu yoğun duyguya ilk önce pek bir anlam veremiyoruz. Hepiniz adına sıkı sıkı kucaklayıp yanından ayrıldıktan sonra İmam Hasan’dan, Türkiye’de ‘piçlik’ şeklinde ifade edilen vakıaya karşı yaklaşımın Nijerya’da abartılı bir şekilde yaşandığını öğreniyoruz. Muhammed Şaban’ın yetiştirdiği çocukları, dışarıdakilerden daha terbiyeli ve eğitimli vaziyette görmek ise bizi doyumsuz bir sevince gark ediyor. Nijerya halkının bu suçunu her yolumuz düştüğünde, tam dört kez yetimhaneyi ziyaret ederek telafi etmeye çalışıyoruz. Her orada oluşumuz sırasında gerek çocuklarla gerek yöneticileriyle ihmal edilmiş bir ilginin birikmiş sevincini yaşıyoruz. Sizlerden taşıdığımız hediyelerle mutluluğa gark olan çocukların bakıcılarından, o gün yine gelip gelmeyeceğimizi sual etmelerini öğrenmek yüreğimizden bir parçanın Bab-esselam’da kalmasına neden oluyor.
Gerek bayram sırasında ve gerek onu takip eden süreçte cereyan eden her bir ilişkiyi yine her bir detayı ile anlatmak mümkün değil elbet. Özetle, bazen üzüldük, bazen sevindik.. ve bazen her ikisini bir arada yaşadık. Her bir köşede bizi bekleyen şaşkınlıkları sizin adınıza paylaştık. Ne koyduysanız heybemize onu taşıdık işte. Bitince verdikleriniz çoğalttığımız sevgiyi dağıttık. Biraz bayramı taşıdık. Yorulsak da tebessümü eksik etmedik yüzlerimizden. Gözlerden ırak ve unutulmuş yörelere, hudut tanımayan merhametinizi taşıdık.
Türk Okulu başta olmak üzere yörede faaliyet gösteren pek çok vakıf ve STK yı ziyaret edip, kanaat önderi vasfına haiz şahsiyetlerle görüşmeler yaparak bölge ahvali ve sorunları hakkında gerekli bilgileri ve projeleri alıp rapor ettik..
Dokuz gün süren ve sabah sekizde başlayıp, akşam onlara değin devam eden yoğun bir programın yorgunluğunu, yaptığımız vazife sırasında karşılaştığımız tadına doyum olmayan an ve anıların kucağında dindirmeyi başardık. Sık sık karşılaştığımız ve son günlerde ziyadeleşen Nijerya’nın sabıkasından hissemize düşen büyük paya rağmen, bunların bir kısmını kendimize saklayarak; son kertede, bu faaliyetin her şeye değdiğini en samimi duygularımızla ifade ediyoruz. Ancak, Nijerya’daki pek çok güzel insanın duygularını özetlediği için, İmam Hasan’ın başkanlığındaki Abdulaziz İslamic Fonduation’un kurmaylarınca, gözleri yaşararak ve aslında sizlere hitaben söylenen şu sözleri nakletmeyi yapılan çalışmaların etkilerini ve farklı boyutlarını da ortaya koyması açısından nakletmeyi bir vazife addediyorum;
‘Sizinle tanıştığımız için çok mutluyuz. Ve sizi gitmek üzere hazırlanırken görmekten dolayı çok üzgünüz. Bunu nasıl ifade edeceğimizi dahi bilemiyoruz Bayramı bizimle birlikte geçirdiniz.. Biz uzun süredir sizin gibi insanlarla karşılaşmadık. Türkiye’den gelerek bize unuttuğumuz güzel şeyleri hatırlattınız. Biz de artık sizlerden biriyiz.. ve burada çalışırken ötelerdeki kardeşlerimizin varlığını düşünerek hep birlikte hareket ettiğimizi hissedeceğiz. Bize tahmin edemeyeceğiniz kadar büyük bir moral verdiniz. Sizleri yanımızda görmekten dolayı aldığımız destek duygusunun ne kadar kıymetli olduğunu bilemezsiniz. Türkiye’deki diğer insanların da sizin gibi olduğunu düşünüyor ve onların hepsine selam ve sevgilerimizi iletmenizi istiyoruz’.
Sağolasın Yusuf Armağan
Sağolasın Fatih Ketenci
Sağolasın İHH
Yorumlar
Allah rizasi için kalkıp
Salı, 16/01/2007 - 20:39 — Halid AslanAllah rizasi için kalkıp ta kara derili kardeşlerimizin bayramına kurbanı yakın kılmak için koşanlara selam olsun. Attığınız tohumların filizlendiğini, dal budak sardığını müşahede ederiz inşaallah. Allah sizlerden ve oraya kurbanı ulaştıranlardan razi olsun.
Vesselam.
Tohumu ektik sıra çayla sulamakta :)
Salı, 16/01/2007 - 21:02 — Selim SevkiogluEcmaiyn,
el öpmeyi, düğünlerde damada para takmayı bile öğrettik kardeş. Hasan'a, abi de dedik ayrıca. Elli sekiz yaşında. Hasan demek gücüme gitti tabi. Bir iki dedim ama sonra baktım sinmiyor içime.. direk Hasan abi diye girdim söze. Bir de bizim lavaşlardan yedirdik mubareğe. Artık bu işten geri dönüş yok gibi.
Yalınız Türkiye'de zenciyken, Afrika'da beyaz muamelesi görmeye pek içerledim. Sör mör neyin diyorlar ya Hu.. bozuldum tabi. Sör'lük yok, boksörlük var diyeceğim, yalan olacak. Ben de sizdenim dedim lakin tutmadı. Alabildiğine esmerliğine rağmen sen de gelsen sana da derler. Ya Hu adamları bırak, biraz uzun kalınca bizim Yusuf'la Fatih, benim gözüme bile bi tuhaf görünmeye başladı. Bunlar, şablak şublak bir şeymiş aslında.
Lavaşı yedirdik.. sıra çaya alıştırmakta. Sonrası iplik söküğü gibi gelir inşallah. Bilirsin çayla arası olmayanın takvasından şüphe ederim halihazırda :)
Foto-Cümle
Salı, 16/01/2007 - 23:36 — U.Ali Birkardeşler''Kilise'den mi diye soranlara Cami'den getirdiğimizi söyledik''
Az sözle çok şey anlatmak bu olsa gerek. Fotoğraf gibi bir cümle. Oraların dününü gösterdiği gibi, (Allah'ın izniyle) geleceğini de gösteriyor bize. ''Neler yaptınız?''a verilecek en kısa/kapsamlı cevap.
Cami'den götürenlerin, o mübarek ellerinden öpüyoruz. Allah Razı Olsun.
Ne koyduysanız heybemeze.. onu saldık denize.
Çar, 17/01/2007 - 15:46 — Selim SevkiogluEstağfirullah kardeş.. o nasıl söz öyle.
Ne koyduysanız heybemize
Onu saldık denize.
Allah cc sizlerden razı olsun..
Sağolasın Selim Şevkioğlu
Salı, 16/01/2007 - 23:56 — Osman KocaEsselamü Aleyküm;
Muhacir yürekli, münbit düşünceli, güzel insan.
Enfes yazını okurken, dünün devşirmelerinin bugünkü efendiliklerini (!) tekrar düşünerek kendime esef ettim.
Kalbine, beynine, kalemine sağlık.
Hoşgeldin, safalar getirdin...
Aleykümselam ve
Çar, 17/01/2007 - 15:50 — Selim SevkiogluAleykümselam ve rahmetullahi..
Koca Yusuf yine ezildim. Özellikle senin sözlerin, benim için en az iki üç numara büyük gelen çalışmalarına mukabele edememekten ötürü mahçup ediyor beni.
Selam ve muhabbetle kardeşim.
Evet evet... Biz camideniz
Çar, 17/01/2007 - 00:05 — melike belkısEvet evet... Biz camideniz küçük kız.Yukarı bak, işte gök kubbe.Gülümse. Melekler iki kardeşin fotografını çekiyor.
Yan komşular İsmet Amcayı tartışıyordu okudum okudum ne kadar çok şey biliyorlar maşallah dedim ama yoruldum.Küçük kızın peşine takılıp geldim bu güzel yazının semtine ve okuyunca bir çay içmiş gibi ferahladım; ohh dedim.Teşekkür ederim Selim Sevkioğlu.
Misafir gelir diye çayı
Çar, 17/01/2007 - 15:53 — Selim SevkiogluMisafir gelir diye çayı çokça yaptıydık. Afiyet olsun kardeşim. Umarım demini iyi ayarlamışızdır.
nijerya nijerya
Çar, 17/01/2007 - 09:21 — Mümine SenaYusuf Beyin nijerya notlarını okuduktan sonra, sizden de bu notları okumak ve sizlerin karşılaştığı manzaraların hayali bir garip yaptı yüreğimi. yani ki kara yüzlü çocukların nasıl açlık ve sefalet içerisinde olduğunu sadece ve sadece düşünmek bile içimi ürküttü diyebilirim.
bir de her insanın yüzünden "hayat hikayesi çıkarma çabası"...ne kadar çok hikaye var değil mi?ne kadar çok hayat var...gezindikçe çağlayan,çağladıkça çoğalan...
küçük bir not: güzel anlar yakalamak demişsiniz, ben şahsım adına yazıya döktüğünüz ve hafızama bir fotoğraf gibi yerleştirdiğiniz resimlerin asıllarını görmek isterdim.
"Otuzuncuharf"
Nijerya her bayram bize gelir
Çar, 17/01/2007 - 12:19 — Sakine AkçaYazınızı okurken işte hakikat bunlar diğerleri hilesi diye düşündüm. Ne güzel kim Rabbinden yana rotasını çevirirse en güzel menzile ulaşır şüphesiz. Ben bu fedakarlığı bir karz-ı hasen yolculuğu olarak görüyorum. Sakın bu sadece dağıtılanlar manasında anlaşılmasın.Oraya bambaşka şeyler götürdüğünüz anlaşılıyor. Zira yanında o bambaşka şeylerden olmayan yola çıkmaya niyet bile etmez. Belki de azami fedakarlık çağı olmalıydı bu çağ...Evet öyle olmalıydı.Ancak saymaya kalksak üç kalem adam çıkıyor ne yazık. Belki de hiç beslenmeyen ve zamanla kısır kalan bu verme ameliyesi gelişmek için çok bekledi.
Bu fotoğraf bizim evde her bayram canlı olarak yaşanıyor. Nijerya'dan okumak için Türkiye'ye beş altı yıl önce gelen Sekinet Aseküm sayesinde...Kızımın arkadaşı. Ona Sakine diyorlar. Adaşım bu tatlı çocuk. İlahiyat okuyor bu genç kız.Bayramda memleketine gitme imkanı olmuyor. Zaten babası Amerika'da...Annesi ve kardeşleri Nijerya'da yaşıyor. Onun bize her bayram getirdiği ve durmadan yenilenen albümünden Nijerya'yı tanımaya çalışıyorum.
Nijeryaya taşınacağım bıktım buradan diyorum bazen ona .Ne yapacaksın sen orada diye hayretle gözlerini açıyor. Ondan öğrendiğimi ona satıyorum. O sizdeki kırmızı yağ ile muz kızartacağım.
Ona çok eskiden babamın dokutturduğu üstünde adımın yazılı olduğu battaniyemi örtüyorum.Hoşuna gidiyor. Armalı bir yatakta yattığı için. Diğer zamanlarda fırsat buldukça taa Nijeryadan getirdiği başını omuzuma yaslayarak oturuyor yanımda...Bu durum herkesin dikkatini çekiyor.Bu İslam kardeşliği nerelerden çıkıp geliyor omuzuma...Ne değerli bir yüküm var diye seviniyorum.
Cumhurbaşkanı adayım kesinleşti..
Çar, 17/01/2007 - 15:45 — Selim SevkiogluSakine hanım, Nijerya'dan da mı tanıdık var. Pes doğrusu. Cumhurbaşkanı adayım artık iyice kesinleşti. Çekimlerim çalınmasaydı yağda muzların nasıl kızartıldığını hayal etmekten de kurtaracaktım sizi.
Sekinet adına sevindim. Bayramda yaslayacağı güzel bir omuz bulmuş.
İHH'nın web çalışmasını duyurmuş olalım..
Çar, 17/01/2007 - 15:37 — Selim SevkiogluResimlerin asıllarından kastınız fotograflarsa şayet onları İHH'nın hazırlığını yaptığı web sitesinde görme şansınız olacak inşallah. Tabi ki çalınmadığı için tek bir güne dair olanlarını. Bir de sevgili Fatih Ketenci'nin çekimleri var tabi. Sanırım onların hazırlanması biraz vakit alacak. Onları muhafaza etmeyi başardık şükür.
Gönlünüze sağlık
Çar, 17/01/2007 - 21:05 — Elif MaveraGünün yorgunluğunu atmak kafamı ve gönlümü yoran onca şeyden uzaklaşmak için bilgisayarın başına oturuyorum. cemaat.com.u açıyorum. Birbirinden güzel yazılar ve altına girilen dedim ki, demiş ki, niye demiş nasıl demiş yorumlar. Bir kasvet çöküyor gönlüme. Diyorum ki içimden nedir bu düşmanlık, tahammülsüzlük diye bir sor kardeşlerine, abilerine, ablalarına. Sonra vazgeçiyorum, ne de olsa bir musibet bin nasihatten iyidir. Bende polemiklerin yanından geçmemek ve kendi nefsim dururken başkaca nefisleri terbiye etmeye kalkmamak konusunda akıllandım sayılır. "Ruhunu daraltıyorsa okuma sen de yazılanları, kimse silah dayamıyor cemaat.com.u takip etmen için sana" diyebilirsiniz. Bende öyle diyorum.. Sonra orada bir yazı görüyorum gel beni oku diyen. "orda bir köy var uzakta o köy bizim köyümüzdür, gitmesekte kalmasakta o köy bizim köyümüzdür" misali Nijerya'ya derviş gönüllü bir avuç güzel insanın gittiği haberini ve orada yaşadıklarını okuyunca, birden içimdeki tüm kasvet dağılıyor. Allah razı olsun duası dilimden dökülürken elimdeki çaydan bir yudumda bu güzel gönüllerin sahipleri için alıyorum belki yorgunluklarını alır diye...
selim abiye özel not:abicim yüreğine gönlüne kalemine, fotoğraf makinene sağlık:) Abicim gibi samimi bir hitap kullanmamı hoş görün. cematte söyledikleri gönlümde akis bulan bu nedenle söylediklerine ayrı bir önem verdiğim bir kaç kişiden birisiniz. Sizi şahsen tanımıyorum. Önce yazılarınızla sonra fotoğraflarınızla tanışmak nasip oldu. ve bu tanışıklık size muhabbet duymama yetti. Rabbim yüreğinize ve kaleminize güç versin, her daim O'nun yolunda olursunuz inş.
Yine gevezeliğime yenik düşüp bir dolu laf ettim.anlaşılan akıllanmayacağım kolay kolay. Lakin hiç olmazsa bir sünneti yerine getirmiş olmanın rahatlığı var bu sefer üstümde:
Mikdam Ibnu Madikerb (radiyallahu anh) anlatiyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Biriniz kardesini (Allah icin) seviyorsa ona sevdigini soylesin."
Ebu Davud, Edeb 122, (5124); Tirmizi, Zuhd 54, (2393).
"Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimiz bağışla. Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyici ve çok merhametlisin."
I love you Hasan..
Per, 18/01/2007 - 14:38 — Selim SevkiogluŞef İmam, Hasan İbrahim aradı geçen gün. Bizim İngilizce’nin hali malum.. ‘how are you’ dan ötesi Atlas Okyanusu’na çıkıyor. Hem tüm anlatmak istediklerimi özetlemem hem de bunu kısa ve öz bir şekilde yapmam lazım. O halde birlikte geçirdiğimiz zaman içinde, gerek kendisine gerek yaşadıklarımıza karşılık gelen şeyi bulup söylemek gerek;
‘I love you Hasan.. for Allah’
Bazen ne çok fuzuli cümle kuruyoruz değil mi!
Cemaat.com’a gelecek olursak. Bazen bize ters düşen hususlardır burayı Cemaat.com yapanlar. Çıta çok fazla zorlandığında ben de üzülüyor bazen ancak burası tasavvuf ve din değil; kültür sanat, düşünce ve edebiyat sitesi. Herkesin farklı bir algısı, farklı bir eğilimi var. Güzel denen şey görece. En doğrusu sizin karar kıldığınız son tercih olsa gerek. Bir dergiyi elimize aldığımızda tüm yazıları okumak zorunda hissetmeyiz kendimizi. Seçeriz ve kimini beğenir kimini geçiştiririz. Ancak vazgeçilmez kıstasımız saygı, edep ve itidal olmalı elbet. Sizi rahatsız eden umdeler de bunlar olsa gerek.
Afrikaya gidelim arkadaslar....
Çar, 17/01/2007 - 21:24 — medine dogan"Afrikya gidelim arkadaslar,gelinlik kizlarin basina menekse takmaya"
Belki cok seyleri unutacagim ama fotogradaki guzel kizi nasil unutacagim?....Ona felek ve naslari gonderiyorum...
Bana en carpici gelen cumle ise yazinin basliginda ki cumle....demek ki, yardim ederken kilisenin etkisini nasil kullanmislar....Buna ragmen beyaz adamlari sevmemisler. Cunku; gonle dokunan erdemli bir davranis hissetmemisler ki, her beyaz adami onlar gibi sanmislar...
Bosna yuz yil kadar osmanlidan ayrilip bask irejimi altinda kalmasina ragmen, Osmanliyi gonullerinde silmemisler..Hala gonullerini sonuna kadar aciyorlar...
Boylece kimin somurdugu belli oluyor.....
Tesekkur ediyoruz ......
İşgal ile fethi ayıran kalın çizgide Ayvaz Dede oturur..
Per, 18/01/2007 - 14:40 — Selim SevkiogluEcnebiler işgal ederken Osmanlı’nın feth ediyor oluşu işte tam da bu yüzden. Nijerya’yı temaşa ederken aklıma gelen hususlardan birisi de buydu işte. Afrika’nın buna ihtiyacı var hakikaten. Bilmediklerini öğretirken, aldığından fazlasını vermek gerek. Susuz kalmış bir medeniyete su taşıyarak Ayvaz Dede’nin Bosna’da yaptığını yapmak lazım. İşgal ile fethu ayıran kalın çizgide Ayvaz Dede’ler oturuyor sadece. Bir yere girer de mahkeme peruğundan başka bir şeyini bırakmaz mı insan. Portekiz mimarisini andırsa da, Osmanlı ricasıyla kotarılmış Şita bey Camii müstesna. Haydi biz de Şef ‘cheff’ Hasan’a efendi diyerek başlayalım imara. Sonra su kuyuları açmak için teşebbüs edelim İHH’ya. İngilizce bilen muhlisler de olsun yanımızda.
Afrika’ya gidelim elbet. Bedenimizle ya da katkılarımızla.
Bizim miniğin portresine gelecek olursak. Filistin ve Lübnan’daki kardeşlerine o güzel suretiyle destek olmak için Kocaeli sergisinde görücüye çıkacak nasipse. Unutulmamak için, dileyenin duvarlarına poster şeklinde basılabilecek formatta hazırlayıp gönderirim nasip olursa..
Eyvallah...
Per, 18/01/2007 - 02:24 — yusa ırmakCömertlik, Allah’ın “Cevâd” ismiyle rezonansa geçmenin adıdır. İnsan, yaptığı işlerde ne ölçüde esma-i ilâhî ile münasebet halinde ise, neticesinde elde ettiği faydalar aynı nisbette olacaktır. Bir hadîslerinde Allah Rasûlü (sav), şöyle buyurmaktadır: “Allah “Cevad”dır; cömertliği sever ve güzel ahlâkı sevmesine mukabil çirkin huyları kerih görür.”
Vermek Allah ahlâkıdır. Allah ahlâkıyla ahlâklanmak ise, her zaman ve her yerde, ayağın sağlam bir zemine basması demektir.
Demek ki zekât, fakiri zenginin yanına yaklaştırdığı gibi, zengini de Ganiy-yi Mutlak olan Allah’a yaklaştırmakta ve kul ile Rabb arasında ciddi münasebet temin etmektedir. “Kiliseden mi?” diyen kullara “Camiden!” dedirttiren cömert, cevad, kullara, zenginlere, elinde olmadığı, bir şeyini veremeyen ve nihayetinde samimi duygular ile dua eden fakirlere selam olsun. Selam olsun hayır ve hasenatta yarışan civanmertlere… Kıymetli Şevkioğlu'na gezisini kaleme aldığı için teşekkür etmek isterim. Çok doyurucu bir yazı olmuş Allah razı olsun. Vesselam.
. . .
Per, 18/01/2007 - 16:32 — S.Setenay ÖzekYazıyı okurken kütüphaneme baktım ve Senegalli yazar Şeyh Hamidu Kan'ın kitaplarıyla gözgöze geldim nedense.Aslında bu harika cümleyle herşeyi özetlemişsiniz:
"Türkiyede zenci iken Afrika'da beyaz muamelesi görmeye içerledim."Bunu odamın duvarına yazmak isterdim ama,annemin izin vereceğini sanmıyorum.
"Türkiye'deki büyük camilerden" götürdükleriniz,Türkiye'deki tüm müslümanların onurunu kurtarmaya kafi gelmiştir inşallah.Ve doğdukları andan itibaren misyonerlerin gözlerindeki parıltıyla,ekmek arası incille tanışan cenzi kardeşlerimize,dünyanın bir yerinde hâlâ onları düşünen,merhamet fakiri olmayan Türkiyeli müslümanlar olduğunu hatırlatmaya yetmiştir.
Bu bayram dualarımızla-ama oturduğumuz yerden- sizlere eşlik etmeye çalıştık.Fotoğraf karelerine sığmayacak kadar büyük ve güzel hayırlarınızın devamını dilerim.Selam ve dua ile.
Yine götürürüz kardeşim.
Per, 18/01/2007 - 20:26 — Selim SevkiogluYine götürürüz arkadaşım.. öyle selamun aleyküm-aleykümselam demek için uğramadık. Bu ziyaretlere daha yeni yeni başladı Türkiyeli kardeşlerimiz. Devamının geleceğine inanıyorum. İlgi görür ve İHH vb kuruluşların kasaları bu amaçla dolarsa şayet gidecek gönüllü bulunur. Bu işler için tahsis ettikleri elemanları da var zaten. Aslına bakarsanız çalışmaların devam ettiğine şahidiz. Geçenlerde İHH'nın internet sitesinde gördüm. İhsan kardeşimiz var mesela. Ciddi bir projeyi gerçekleştirimek için Nijer'de bulunuyorr. Sonra, devam eden ve hazırlık aşamasında olan su kuyusu projeleri var. Genel merkezinde anca birkaç saat bulunmamıza rağmen İHH'nın telefonlarının, dikili bir ağacı olmasını isteyenler tarafından çaldırıldığına şahitlik ettim. Az sayıda tabi. Ama olacak inşallah. Hep birlikte ilgileneceğiz Allah'ın izniyle. Kiminin parası kiminin duası derler ya hani. İşte öyle..
Koca bir poster olması için hazır hale getirdiğimde size şu miniğin fotografını gönderirim onu asarsınız siz de odanıza.
Selam ve dua ile..
nijerya'ya selam olsun :))
Paz, 21/01/2007 - 22:30 — Havva Işıkçok etkileyici,afrikaya gitmiş kadar oldum.
nijerya ya sadece yardımlarımızı ulaştırmadı ihh sevgimizi ve varlığımızıda götürdü hissettirdi.teşekkürler : ))
bu yazıyı okudum ya orada olmayı isterdim,insanların şaşkın bakışlarını meraklı gözlerini ve mutlu tebessümlerini görmeyi isterdim..