renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Kimi Hatırlatıyoruz?

Öyle yaşayın ki sizi gören Resulullah’ı hatırlasın” (İ.H.)

“Dur bi dakka.. Hatırlayacağım..Ya birine benziyorsun ama…Kimdi ya çıkaramıyorum..”

Ben söyleyeyim; hiç kimse. Artık hiçbirimiz hiçbir şeyi andırmıyoruz, çağrıştırmıyoruz zihinlerde. Hiçbirimizin yaşantısı yaşamın varlığıyla, varoluşuyla örtüşmüyor. Ne deveye benziyor, ne de kuş gibi uçabiliyoruz. Renklerimiz çoğaldı cıvıl cıvılız şimdi bukalemun misali. Suyun, şahsiyetlerden daha katı olduğu dönemlerden geçiyoruz.

Benzemiyoruz. Benzememekle övünüyoruz. Çünkü “ben farklıyım” deyince farklılaştığımızı, çağ atladığımızı, bireysel özgürlük falan kazandığımızı sanıyoruz. “Ben” diye başlayan cümleler, “bence” diye başlayan fikirler koparıyor insanlıkla aramızda kalan ince bağları.

Reddediyoruz. Aslımızın inkârı süslüyor düşüncelerimizi ve muasır medeniyetler seviyesine ulaşıyoruz oturduğumuz yerden. Tu-kaka söylemlerle kötülerken kimliğimizi, utancı asıl çizgisinden uzaklaştırıp, utanmaktan utanıyoruz habire ve açılıp saçılıyoruz geleceğe doğru geride bırakarak doğruları.

Bilmiyoruz. Bilmediğimizi de bilmiyoruz. Ve birçok bilen küsüyor nadanlara anlatamayınca derdini. Körleştiren cehalet eğitiyor bizi. Bilmediklerimiz belirliyor bildiklerimizi ve yönetiyor düşüncelerimizi. Farkındalıktan uzak hisler diyarında yaşıyoruz ömrümüzü, mutlu, mutmain olarak. Alemden bahsederken alemlere dalacak kadar tanıyoruz alemi. Elaleme kulak vermeyi de vermemeyi de üstün tutuyoruz Alemleri Yaratan’a kulak vermekten.

Konuşuyoruz. Çokça ve hem boşça konuşuyoruz, hoşça konuşmuşçasına. İncir çekirdekleri heba oluyor dolmadan atıldıkları için, dolma yapılacak kadar içi boş sözlerimizden ötürü. Ahkâm kesmenin adam kesmekten bin defa beter olduğunu bilmeden kesiyoruz sözlerini, bildiğini bilenlerin. Suçlamanın dayanılmaz hafifliğinin verdiği hafi meşrep ruh halimizle dolduruyoruz yeryüzünü boşu boşuna.

Yiyiyoruz, içiyoruz. “Aksırıncaya tıksırıncaya kadar” “hiç ölmeyecekmişiz gibi” demir attığımız bu dünyada. Ah-u vah edip Hüseyinlere devam ediyoruz Muaviye sofralarına düşkünlüğümüze. Sadece yemekler tükenmiyor, tükeniyor ömrümüzde umarsızca onu kemirdiğimizde, anlamıyoruz.

Anlamıyoruz anlatılanları, masal değillerse eğer. İçinde Kaf dağı olmayan cümleler ağır geliyor zihinlerimize. Düşman oluyoruz anlatanlara bir anda. “dur” diyoruz. “bunların hakikatle ne alakası var” diyecek kadar şaşalı, hakikatten haberdarmışçasına cümlelerle korumaya çalışıyoruz kişisel statükomuzu ve dağlar kadar yüce(!) cehaletimizi.

Özgürleşiyoruz. Cehaletin sınırsızlığının tadına varınca doyamıyoruz. Başkaldırıyoruz nefsimiz hariç her şeye. Ki nefsimizi şekillendiren her şey aslında köleleştiriyor bizi her şeye. Başkaldırıyoruz, başkaldırının anlamını kavramadan başımızı verene, ruhumuza galip gelip yeniyoruz fıtratımızı.

Ve birey oluyoruz bireyselciliğin tapınılası bir hal aldığı zulümler dünyasında. Dertsiz yaşamı kutsayan cehalet deryasında “canımız sağolsun” nidaları sloganlaşıyor. Hep canımız sağolsun diye çabalıyoruz. canlar can çekişirken.

Velhasıl tüm bunlardan dolayı da aynılaşıyoruz. Hepimiz birbirimizin farklı renklerdeki kopyaları haline geliyoruz. Başkalarını çağrıştırmıyor, birbirimizi çağrıştırıyoruz zihinlerde. Görünen hiç kimse artık yabancı gelmiyor görmeyi bilen gözlere.

İşte burada “öyle yaşayın ki sizi gören Resulullah’ı hatırlasın” sözü deprem yaratıyor anlama çabası inde olanlara. Başkalarına benzememek adına kendinden uzaklaşıp kendi gibi olanların kopyası haline gelenlerin diyarında, bize aslımızı hatırlatan, kimliğimizi, şahsiyetimizi, onurumuzu, fıtratımızı, varlığımızı, varoluş sebebimizi hatırlatana benzemek, O’nun yaşayışını ilke edinip, O’nun yaşadığını yaşamak ve görenlere, görebilenlere O’nu hatırlatmak vazifesini yüklüyor omuzlarımıza.

Çünkü O’nun yaşayışıdır ki aynılaşmış toplumlarda depremler yaratıp yeni nesiller yetiştiren ve çizgisinden ayrılan, ayrıldığına yönelten. O’nun yaşayışıdır ki tek iken bile eğilmemeyi, direnmeyi, başkaldırmayı öğreten çürüyen ruhlara devinim kazandırıp hayat bahşeden. O’nun yaşayışıdır ki reddetmeyi, reddedilmesi gerekenlerin karşısında “la” diyerek ilkeleştiren ve zulmü kabulü hayat düsturu bilenleri dürterek uyandıran. O’nun yaşayışıdır ki bilmeyi, öğrenmeyi aslına çeviren, bilmenin eylem olduğunu, yaşamak demek olduğunu bizlere öğreten. Dert sahibi olmanın izzet sahibi olmayı sırtında taşıdığını, yaşamın, yaşamaya değer, değerler uğrunda yaşandığında değerli olduğunu hali ve kaliyle öğreten O’dur.

O kendi nefsinden hiç konuşmadı. Bunun iin değerliydi sözleri ve değer aşıladı sözlerini dinleyenlere. Bunun için “Allah ve melekleri peygambere salat ederler” diye buyurdu O’nu gönderen bizlere ve salat ve selam etmemizi emretti.

Herkesin birbirine benzer yaşamlar yaşamaya mecbur kaldığı bu dünyada bizler O’nu hatırlatacak yaşamı şiar edindiğimiz ölçüde farklılaşır ve özgürleşiriz. Yine birbirimize benzeriz ama bir farkla, çamurdan olanların benzemesi gibi değil. Ruhullah’a meyledenlerin benzemesi gibi…

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

demir leblebi...

hatırlatmak için hatırlamak lazım galiba... ne kadar çok hatırlarsan o kadar çok hatırlatma iştiyakın olur.

özü anlamadan hâla kabuğun üzerinde yaşama derdindeyiz maalesef. birisi vardı; kuşlara, kedilere...vb.gibi sokakta kalmış bilumum hayvanata çok merhametli... gider özel yem alır, et alır beslerdi. sevabına yapardı bunu... beş vakit namazında idi. gıpta ederdim ben de ona; bekarken sokak hayvanlarına bunları yapan evlenince çocuğuna acaba neler yapar diye! derken evlendi çocuğu oldu. o merhamet sahibi insanın çocuğuna herkesin yanında kaba saba davranması benim yüreğimi yakıyor şimdi...

şunu demek istiyorum; islamın işimize gelen kısmını yaşıyoruz. nefsimize ne kolay geliyorsa onları yapması daha basit oluyor. basit şeyleri yaparken de ayetli hadisli filan konuşuyoruz herkes bizi kamil müslüman sanıyor! halbuki bu yolda çırak bile olamayacak seviyedeyiz ama profesör edası taslıyoruz.

böyle çelişik yaşantımız ise ancak islama zarar veriyor. islamın, hayatın her ânına bir kural koyduğunu unutuveriyoruz. başkalarından önce biz kendimiz oluşturmuşuz kamusal alanlarımızı! her sene umreye gideriz, peygamberimizin dizi dibinde ağlarız ama eşimize karşı ne kadar da gaddarız... ya da işçimizin hakkını vermekte ne kadar da üşengeciz... ya da ana babamıza karşı ne kadar da soğuğuz. örnekler çoğaltılabilir.

kendimizi doğrultmadan, yaşantımızın her salisesine peygamber gölgesini düşürmeden olmuyor kemâlat! bu nasıl olacak peki? hazret-i ömer bile zorlanmıştır gönlünü tamamen peygambere vermeye... o halde ensar-muhacir kardeşliği ile başlamalı nefsi ezmeye! kardeşini kendine tercih edebiliyor musun, o zaman yolun başındasın demektir. sonra peygamberin yaşayan bir varisini bulursun nefsini onunla ezmeye devam edersin. sonrasında bizzat peygamber ile hemhal olmak var. en sonunda da yaşayan Kur'an olup çıkarsın...

e, bu reçete yazarken kolay da kendisi demir leblebi... dişleri çeliklemeli o halde...
_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...

Beden sağa ruh sola

Tersine yaşanan hayatların trajikomik sahnelerini izliyorum kaç zamandır. Fikir ve zikir ile eylemin bu denli kanlı bıçaklı olduğu, birbirine bu denli düşman olduğu hayatları taşıma cesaretine sahip olanlara baktıkça asla özenmiyorum. Cehaletin cesaretinin insanlığın ölümü olduğunu bildiğim için kendisiyle kavgalı fakat kavgasına isim koymamış varlıkları insan olarak adlandıramıyorum.

Bu varlıklar bir masal gibi zihinlerinin bir köşesinde üzerine gereksiz binlerce örtü örttükleri mertlik, yiğitlik, sözünün eri olmak, söylediğiyle yaptığı bir olmak melekelerini, geçerliliğini yitirmiş kadim zamanlara ait birer öğüt olarak telakki etmeye başladıklarındandır ki “babana bile güvenme” sözü popüler oldu hayatlarında.

Başkalarından önce kendilerine bakmayı ve kendilerini sorgulamayı bırakalı medeni(!) oldular ve medeniyetin o kendine bile yalan söyleyen mahlûklarına benzediler. Öyle hale geldiler ki savunma mekanizmaları artık gerçeğe yönelik saldırı silahları oldu. Kendileriyle olan savaşlarını, nefislerine kaybedeli, ne yaptığını bilmeyen bir sarhoş misali bedenleri, dilleri, elleri, düşüncelerinin tersine hareket eder oldu artık.

İyinin, doğrunun tanımını ciltler dolusu kitaplar yazacak kadar iyi bilirlerde en iyi öğretim metodunun yaşantı olduğunu unutur, iyiyi, doğruyu bir an dahi yaşayamazlar. Yaşantıları yalanlar düşüncelerini, yaşantıları yalanlar onları.

Ve onlar bunca yalanı kendilerine uydurunca başkalarının yalanlarına da göz yumar olurlar. Göz göre göre, görmemeye başlarlar doğruları hakkı. Sözüyle özü bir olanı görünce gocunurlar ama belli etmezler. Saldırmak ve kötülemek olur ilk tepkileri. Çünkü ikilemler, riyakârlık, yalanlar üzerine kurmuş oldukları hayatlarının dağılmasından korkarlar. Depremler yaşamaya alışkın değildirler, alışamazlar. Oysa o depremlerdir köhnemiş dünyaları yıkan ve o depremlerden sonra uyananlardır yeniden dünya nizamını kuranlar.

Övgüden başka sözlere yer olmayan hoşgörüsüz yaşamlarında, yalanlarıyla kendilerini pohpohlayarak, devirirler geceleri gündüzlerin üstüne. Ve yüzlerine gülenlerin yüreklerine gülmediklerini anlayamazlar. Dildeki samimiyetin kalpteki garezlerle örtüşemeyeceğinin farkına varamazlar. Sözleri köksüz bir ağaç misali koca gövdeli fakat kurumuş halde yer kaplar zihinlerde.

Oysa ne çok ayet, hadis vardır zihinlerinde ve ne çok rivayet vardır dillerinde. Bir tek yürekleri boştur yürekleri azadedir iyiliği emretmekten ve kötülüğü nehyetmekten.

“Yoksa siz başkalarına iyiliği emrederken kendinizi unutuyor musunuz?”

biz hatırlatmazsak kimse hatırlamayacak

O'nu hatırlatmak bize zor geliyor, nefsimize zor geliyor..yazıda belirttiğiniz gibi O, nefsinden konuşmamıştı hiç..bizse O'nun getirdiği din hakkında bile çoğu zaman nefsimize göre yorum yapıyoruz, bize uyanı alıyor, uymayanı da kendimize uydurmaya çalışıyoruz..ve O'nun ve Rabbi'nin farkında olan bizler de hatırlatamazsak, kimse hatırlamayacak artık..biz, O'ndan maalesef çok uzağız ve çoğu zaman da suçu başkalarında arıyoruz.. Allah sonumuzu hayır etsin..

Alemlerin varlık sebebi

Kendi yenilgilerimizi (gerek maddi gerek manevi) İslam'a mal etmeye başladığımızdan beri İslam'ı olduğu gibi değil olması gerektiği(!) gibi algılama çabası içine girdik. ve olması gerekeni belirleme yetkisini nefislerimize verdik. bundandır her kafadan farklı bir ses çıkması ve herkesin bir kafayı her kafadan üstün sayması.
Öz Muhammedi İslamın Hz. Muhammed (S.A.V.) ile İslam'ın bir arada olduğu, köşesinden kıyısından zerre miktar birbirinden ayrılmadığı İslam olduğunu unuttuk ve çağın gerektirdiği(!) eklemeleri yapmaya başladık. haşa! eksik bulduk tamamlama derdine düştük.
Resulullah böyle yaşamamıştı sözüne bazılarımızın tepkisi ya "o devir ile bu devir bir mi?" şeklinde ya da "siz de herşeyde Resulullah'ı öne sürüyorsunuz" şeklinde oldu. Ondan O'nun yaşantısı üzerinden İslam'dan bahsedenler marjinal, çağı anlayamayan tipler(!) halinde algılandı.
oysa O olmasaydı alemler olmayacaktı. "hiç akıl erdirmezmisiniz?"