renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Kimlik Kayması

Yüzyıla yakın bir süredir kurulmuş bulunan Cumhuriyetin, ilk yıllarından beri, ortaya çıkan sorunlar, küçük farklarla halen varlığını sürdürmektedir. Ulus-devlet öncesi Osmanlı yönetiminde varolmayan bu sorunların, yeni devletle birlikte ortaya çıkması, bu dönemin doğru anlaşılması ve sağlıklı bir tahlile tabi kılınması zorunluluğunu beraberinde getirmektedir. Geçmiş anlaşılmadan bugünü anlamanın zorluğunu ve hatta imkansızlığını tarih bize öğretmektedir. Öyleyse, baştan başlayarak Milli mücadele ve sonrası dönemin gerçeklerini irdeleyerek işe başlamalıyız.

İlk olarak; 1919 ile 1923 arası süren Milli Mücadele’nin başlatılması ve kazanılmasında itici güç, motivasyon kaynağı, birleştirici, bütünleştirici, her durum ve koşulda korunması gereken değerlerin rafa kaldırıldığı, onların yerine, toplumun günümüze kadar uyum sağlayamadığı yabancı değerlerin ikame edildiği gerçeği ile karşılaşmaktayız.

Şöyle ki:
Milli Mücadele’nin başlatılması ve geliştirilmesine yönelik bütün faaliyetlerde, toplantılarda, özellikle Erzurum ve Sivas Kongreleri ile Büyük Millet Meclisi’nin gaye ve hedeflerini ortaya koyan belgelerle, başta Mustafa Kemal olmak üzere lider ve temsil görevini üstlenenlerin konuşma ve beyanlarında; din, şer’i- şerif, mukaddesat, hilafet, saltanat, memalik-i Osmaniye ve benzeri unsurların belirleyici olduğuna vurgu yapılmıştır. Misak-ı milli sınırları içinde yaşayan bütün Müslüman unsurların yüzyıllar boyu bağlı oldukları ve sembol haline gelmiş olan bu değerler etrafında hareket şekillenmiştir. Bu değerler; zihinlerde önünde durulmaz itici bir güç olurken, yeni Anadolu devletinin kuruluş manifestosu niteliğindeki ilk resmi belgelerine de damgasını vurmuştur:

Büyük Millet Meclisi’nin açılmasından bir gün sonra 24 Nisan 1920’de Mustafa Kemal’in Meclis’teki konuşmasından: “Anadolu’ya mülki ve askeri hususatla muvazzaf olmak üzere ordu müfettişliğine tayin edildim, bu teveccühü DİN ve MİLLET’e hizmet etmek için en büyük bir mazhariyeti ilahiye( ilahi bir onur) addeyledim(saydım).”(1)

23 Nisan 1920’de Birinci Meclis’in açılmasından altı gün sonra 29 Nisan 1920 birleşiminde kabul edilen “ Hiyaneti Vataniye Kanunu”nun birinci maddesi (Bugünkü Türkçeyle): “Yüce halifelik ve sultanlık-padişahlık- makamı ve Osmanlı Devleti’ni yabancıların elinden kurtarma ve saldırıları savmak amacına yönelik olarak oluşturulan Büyük Millet Meclisi’nin meşruiyetine isyanı içeren sözle veya eylemle veya yayın yoluyla muhalefet veya bozgunculukta bulunan kimseler vatan haini sayılır.”(2)

5 Eylül 1920’de kabul edilen “Nisabı Müzakere Kanunu”(Yeterlik Sayısı Kanunu)nun birinci maddesi: “Büyük Millet Meclisi, hilafet ve saltantın, vatan ve milletin istihlas(kurtuluş) ve istiklalinden ibaret olan gayesinin husulüne(gerçekleşmesine) kadar şeraiti atiye(aşağıdaki şartlar) dairesinde müstemirren(sürekli) inikat eder(toplanır).”(3)

Osmanlı mirası üzerine, “Milli Mücadele” ile kurulan “Yeni Devlet”in, cephedeyken sahip olduğu, ancak, masa başına geçince, değişen paradigması ile“çağdaş uygarlık” hedefinin gerçekleştirilmesi için seçilen yöntem ve mekanizmalar; bütün toplum kesimlerinin bilinç altında farklı ve onarılması güç izler bırakmıştır. Zihin kalıplarının teşekkülünde bu dönemin baskıcı-otoriter uygulamalarının günümüze kadar süren yansımaları, her düşünce çizgisinin doğal gelişme seyrinin sapmasında travmatik etkiler ve sonuçlar bırakmıştır.

En şiddetli “travma” ve bunun yol açtığı “şok hali”ni yüzyıllardır sürüp gelen, geleneksel İslami anlayışa sahip ve “Devlet-i Ebed Müddet” psikolojisi içinde, yıkılmasını hayal etmeyi bile kabullenemeyen kesim, devletin yıkılışını görünce yaşamıştır. Hiç beklemediği bir durumla karşılaşan insanın ruh halini yansıtan yeni durum, büyük şaşkınlığa ve savrulmalara yol açmıştır.

Hemen ardından, “yeni bir toplum yaratma ülküsü”nü gerçekleştirmek için harekete geçen “irade”nin, “kısa zamanda büyük işler başarma” adına, toplumu tepeden, hem de zecri yöntemlerle, dönüştürmeye kalkması, bu kesimin şaşkınlığını büsbütün arttırmıştır. Sersemletici travmatik gelişmeler karşısında, duruşunu olması gereken doğal çizgide tutma imkanını kaybetmiştir.

Davranışlarında, “kararsızlık” ve “savunmaya çekilme hali”, belirleyici olmuştur. Uzun tarihi birikimin oluşturduğu refleksler ve değerler kullanılamaz olmuş, bunların yerine yenilerini geçirme baskısıyla yüz yüze kalmıştır.

Cumhuriyet’in “din”i, gerilemenin yegane nedeni olarak gören kadroları; dinin, bireylerin özel yaşam alanı dahil sivil ve devlete ait bütün alanları şekillendiren ve etkileyen gücünü ortadan kaldırmaya yönelmişlerdir. Toplumsal yaşamı bütünüyle kuşatmış ve derinden etkilemiş, zihinsel ve toplumsal kodların şekillenmesinde birincil rol oynamış olan “din”in etkileri sıfırlanarak, yeni bir toplum oluşturmanın adımları atılmıştır. Toplumların değişim dinamikleri dikkate alınmaksızın uygulamaya konulan yeni proje; kırıp dökerek, baskı ve zora dayalı yöntemler kullanarak varolmayı hedeflemiştir.

Türk Milliyetçiliği temeli üzerine bir ulus-devlet inşa eden Cumhuriyet ideolojisi; din konusunda, 19. yüzyıl pozitivizmi ve Marksist İdeolojinin tezini aratmayacak katılıkta bir tutum sergilemiştir. Farklı coğrafyalarda yaşayan Müslüman toplumların kurdukları ulus-devletlerin, hiçbirinde rastlanmayan ölçüde, dini, tarihi ve kültürel izlerin silinmesine yönelik uygulamalara başvurulmuştur. Sözgelimi: Geçmişle bağların kesilmesini sağlayan alfabe değişikliğine başvuran başka bir ülke yoktur. Dini değerlerin yaşatılmasına yönelik çabalar ve Dine bağlılık; kamu haklarından yararlanma ve bireysel özgürlükleri kullanmaya engel olmanın gerekçesi haline getirilmiştir. Dini vecibelerini yerine getirmek, dışlanmak ve horlanmak için yeter neden sayılmıştır. Başta Kuran olmak üzere, dini yayın bulundurmak, okumak, okutmak veya yayınlamak cezalandırılmak için açık kanıt olarak değerlendirilmiştir. Dini kisve ve sembolleri taşımak suç telakki edilmiş, pek çok insan bu nedenle cezalandırılmıştır.

Bu şekilde baskı altına alınan ve kendi kimliğiyle yaşamasına izin verilmeyen kitle:

1- Çatışma yolunu seçebilir.
2- Kendini kısmen ifade edecek bir kanal içinde uzlaşmacı bir karakter edinmeye yönelebilir.
3- Varlığını hissettirmeyen bir suskunluğu seçebilir. Bu üç yoldan birini tercih etmekten başka bir çare bulması mümkün değildir.

Etnik kökeni ne olursa olsun İslami iddialarından vazgeçmeyen bütün kesimler ile, genel olarak Kürtler bu gerçeklerle yüz yüze kalmışlardır. İki kesimin bütün mensupları bu üç durumdan birini bütün kahrediciliğine rağmen seçmek zorunda bırakılmışlardır.

Yakın tarihimizin, içinde rol aldığımız bu trajik oyununun, bunca zaman rağmen, toplumun tüm kesimlerinin baş edilmez sorunlarla boğuşmasına kaynaklık ettiğine kuşku yoktur.

Hem İslami kesimin, hem de Kürtler’in (Aslında Cumhuriyetin ilk yıllarında Kürtler İslami kesimin dışında sayılmaz.) birinci şıkkı tercih edenleri, devlet gücünü elinde bulunduranlar tarafından ortadan kaldırıldılar.

İslami kesimin,Türk milliyetçiliğinin kimi tezlerini savunur olması ve ”sağcılaşma” sı ise; ikinci şıkta ifade ettiğimiz uzlaşmacı tercihin tezahüründen başka bir şey değildir. Benzer şekilde, etnik kimliği red ve inkara tabi tutulan ve özünde dine bağlı bir halk olan Kürtler’in, özellikle laik eğitim görmüş aydınlarının Marksist ideolojiyi benimseyerek “solculaşma”sı ve bu ideolojiye dayalı bir milliyetçilik akımı oluşturmaları da büyük ölçüde aynı zorlayıcı gerekçeye dayanmaktadır.

İslam’ın resmi ve kurumsal anlamda toplum hayatından bütünüyle çıkarılması ile, yerine seküler karaktere sahip, kısmen Türk milliyetçiliği, kısmen de sol tezlere dayalı bir “karma ideoloji” ihdas edilmiştir. Bu ideolojiye dayanak teşkil eden ve özünde ikisi de seküler olan; Türk milliyetçiliği ve sol düşüncenin kurumlaşmasına, örgütlenmesine izin verildiği gibi, özellikle “Anadolu Milliyetçiliği”nin gelişmesi teşvik ve himaye görmüştür. Kısacası,Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan insanların Türk milliyetçisi veya sol görüşlü(pozitivist-materyalist) olarak kendilerini ifade etmekten başka bir şansları bulunmamaktaydı. Bu durumda, İslam düşüncesine bağlı kesim ile Kürtler’in varolmak için bu iki çizgiden birinin saçakları altında saklanmaktan başka bir seçme hakkına sahip olmadıkları açıkça görülür.

Sol ideoloji, Allah inancını ve dini düşünceyi kökten reddettiği için bir müslümanın burada kendini ifade etme şansı bulması düşünülemez. Milliyetçi ideolojinin dini, tali de olsa milleti belirleyen bir unsur olarak kabul etmesinden ötürü, çaresizlik içinde bulunan bir kısım Müslümanın bu akımın içinde, uzlaşmacı bir zeminde, kendini kısmen ifade etmesinin kerhen de olsa mümkün olduğu varsayılmıştır. İşte bu yüzden, müslümanların önemli bir kesimi, baskı ve sindirmenin -demokrasinin kısmen uygulanmasıyla- azaldığı son yıllara kadar, milliyetçi-sağcı bir çizgi izlemişlerdir. Günümüzde, İslami kesimin içindeki kimi kişi ve çevrelerin hala, milliyetçi-sağcı söylemlerle paralellik içinde olmalarının arka planında aynı gerekçelerin yattığı söylenebilir.

Öte yandan, Kürtlerin etnik varlığını ve kimliğini reddeden ve “Türkiye sınırları içinde yaşayan herkes Türk’tür” sloganını rehber edinen Türk Milliyetçiliği içinde, Kürt kimliği ile birilerinin kendine hayat hakkı bulması düşünülemezdi. Oysa sol ideoloji, kısmen de olsa, etnik kimliğin yaşamasına ve “toplumların kendi kaderlerini belirleme hakkı”na, teorisinde yer verdiğinden, seküler bir dünya görüşüne sahip Kürtlerin bu ideoloji içinde kendilerini ifade etmelerinin mümkün olabileceği varsayılmıştır. Halen, Kürt ulusal hareketinin öncülerinin sosyalist temelde çözümlemeler üretmelerinin altında, bu zorunlu yönlendirmenin kaynaklık ettiği söylenebilir.

Dine inançla ve bilinçli bir seçimle bağlı olan, aynı zamanda etnik olarak Kürt kimliğine sahip kesimin içinde bulunduğu zorluk ve baskılar ise, her iki kesimin yaşadığı zorluk ve baskının toplamından fazladır. Denilebilir ki, en büyük çileyi bu özellikleri taşıyan insanlar çekmiştir. Çünkü, bir taraftan, resmi ideolojinin iki yönlü baskısını sürekli enselerinde hissetmişlerdir. Diğer yandan, milliyetçi-sağcı kesimin de hedef tahtası olmuşlardır. Bu da yetmiyormuş gibi, sol görüşlü Kürt milliyetçileri tarafından da ihanet çizgisinde gösterilmişlerdir. Dahası ve belki de en kötüsü, İslami kesimin önemli bir kısmı tarafından da itilip kakılmış, tecride tabi tutulmuşlar; haksız, insafsız ve bazen kasıtlı olarak farklı anlaşılmalarına ve algılanmalarına çanak tutulmuştur.

(1)Türk Parlamento Tarihi, 1.cilt-sh:44 TBMM Vakfı Yayınları, Ankara-1994 (2) Age sh:121 (3) Age sh:157

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Giden Geleni Eleştirtiyor...

Sayın Mehmet Alkış'a çalışmasından dolayı teşekkür ediyorum. Ama yazı bir yerde sanki Cumhuriyet karşısında Osmanlı savunması gibi duruyor. Ama Osmanlı koca bir tarihi içinde barındırdığı için, acaba diyorum, biz Osmanlı'yı sevabıyla mı algılamalıyız, yoksa günahını da paylaşmalımıyız. Tıpkı bunun gibi Cumhuriyeti de günahıyla algılayıp, sevablarını yok mu saymalıyız. Tabi, eğer sevabı olduğunu düşünüyorsak:)).

Yazıda dikkatimi çeken bir husus daha var ve bunu bir soru olarak M. Alkış'a yönlendirmek istiyorum: Kürt sorununa bakışta devletçi, toplumcu, siyasi, ideolojik, hatta İslamı kesimin yanlışlarına dahi dikkat çektiğine göre, doğru bir bakış açının yaklaşın ne olabileceğini kestirebiliyor mu?
Saygılarımla...