renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Kırık Hayatlara Dokunmak

Bilmediğimiz, görmediğimiz, duymadığımız binlerce kırık hayat var etrafımızda, ne çok uzak bize ne de çok yakında.
Belki farkında olmadan yanımızdan geçiveren bir Mehmet Amcadır o, belki de Sabiha Teyze… Her şarkısında kimliği belirsiz çığlıklara türkü yakan Ahmet kaya’nın dediği gibi “acılara tutunarak” yaşıyoruz ve kim bilir daha nice acıyı kuytusunda misafir edecek kırık kalplerimiz…

Her kırık hayat bir tazarrudur aynı zamanda yaratana. İmtihan dünyasında kırılmışlığımız ya da kıran taraf olmuşluğumuz geçilecek bir köprünün varlığına işaret… Yunus Emre’nin “kılıçtan incedir kılıçtan keskincedir” dediği bir köprü…

Geçenlerde denk geldim böyle bir kırık hayat hikâyesine… Kanal 1’de yayınlanan Hızlı Adımlar adlı televizyon filmi bu bakımdan ilginç bir film… Yani, kanallarda gösterilen bir dolu dizi ve program içerisinde böylesine sade, samimi, dokunaklı, insanı kalbinden yakalayan bir hikâyenin film olarak bir kanalda gösteriliyor olması doğrusu beni şaşırtmadı, dersem yalan olur! Şaşırdım tabiî ki!

İçi boşaltılmış, dahası kalbi boşaltılmış bir yığın insanın hayatının dizilerle, yarışmalarla şunlarla bunlarla servis edilmesine alışık televizyon izleyicileri de şaşıracaktır eminim benim gibi. Belki her köşe başında karşımıza çıkacak, hiçbir olağanüstülüğü olmayan bir hikâye bu: Sadenaz’ın hikâyesi… Dediğim gibi böyle filmlerin o kadar çok örneği var ki; ama yine de Hızlı Adımları farklı kılan bir yön var: Hikâyesinin samimi olması, ‘sahih’ olması…

Karısını son üçüncü çocuğunun doğumunda kaybetmiş bir baba: Mahmut. Annesinin acısına katlanmak yetmiyormuş gibi iki küçük kardeşine bakıp büyütmeye çalışan ve bir yandan da okula devam eden bir kız: Sadenaz. El attığı bütün işleri yarım bırakmış bir adam: Lütfi. Üç kırık hayat ve üç kırık hikâye… Zaten bütün işleri ateşleyen yani olaylar zincirinin gelişmesine sebep olan kişi Lütfi’nin İETT şoförü olarak pek de işlek olmayan Poyrazköy hattında işe başlaması… Dakik biridir, saatine bakar arabasını çalıştırır, hattaki tek otobüs olduğu için yolcular biraz daha beklemsini işe yetişecek kişilerin olduğu söyler ama nafile… Böyle başlayan bir otobüs macerası Lütfinin semtten biri olana değin devam etmesiyle neticelenir. Kardeşlerini okula bıraktıktan sonra otobüse yetişmek için koşmak zorunda olan Sadenaz’ı Lütfi Bey daha ilk gün fark eder. Bu kızda yetenek vardır koşmak için. Ayağındaki eski ayakkabılara rağmen böyle koşan birinin de elinden tutmak lazımdır. Bundan sonrasını belki çoğunuz tahmin ediyordur: Lütfi Beyin kıza yardım etmesi, babanın engellemesi, başka maniler, kızın yarışmalara katılması, arada sürpriz bir aşk…

Evet, dediğim gibi, oldukça sıradan bir başarı hikâyesi aslında izlediğimiz. Zaten, bu televizyon filmini farklı kılan da o ya! Yani, televizyonlardaki başarı hikâyelerinin çoğunda sonunda paraya kavuşma ya da sosyal statünün değişimi esas alınır. Bizde bu bapta cereyan eden filmler, Hollywood’ ta biraz daha farklıdır. Stüdyo filmlerinin çoğunda da bu tür paraya ulaşma-statü değişimi yollu başarı hikâyeleri vardır ancak özel bir tür olarak değerlendirilebilecek filmlerde başarının ‘ruhu’ esastır; bizde örneği zaten az olan başarı hikâyelerinde ise genelde bir ‘intikam’ mevzu bahis olduğu için bir şeyler başarılmıştır. Televizyonlarda epey bir seyirci toplayan Acı Hayat dizisi de –ki Metin Erksan’ın nefis yorumuyla izlemek lazım bu filmi- bunun en bariz örneğidir zaten.

Sadenaz’ın katıldığı bir belediye yarışında olimpiyat takım seçmelerine hazırlanan öğrencileri bile geride bırakmasından başka büyük bir başarı gözükmez. Belikli yönetmen ya da senarist işin bir çırpıda büyütülemeyeceğinin farkında, ayakları yere basan –yukarda dediğimiz gibi- ‘sahih’ bir film yapmak istemiştir. Sadenaz’ın bundan sonra ne tür yarışlara katılacağını ya da ne tür başarılara imza atacağını göstermez bize yönetmen –ki bu da yerinde bir karar olsa gerektir.

Adını daha önce duymadığım bir yönetmen Aydın Bulut; ancak bu çalışmasını izledikten sonra, sanırım, hakkında daha fazla bilgiye sahip olmak için araştıracağımdan şüpheniz olmasın. Böylesine duru ve içten bir filme imza attığı için takip edilmeyi hak ediyor Aydın Bulut. Bir dönemler televizyonlar için böyle filmler çekilirdi; ancak dizilerin trendinin yükselmesiyle tv filmlerinin pabucu dama atıldı. Gerek Altan Erkekli’ nin gerekse Tuba Ünal’ın performansları gerçekten çok iyi...

Senaryo üzerinde biraz daha çalışıldıktan sonra çok iyi bir sinema filmi de çıkabilirdi ortaya aslında; ama bu tamamen finans sorunu sanırım. Kim bilir belki bir gün böylesi izlenir bir sinema filmimiz de olur.