Başlarken ironi olsun istedim. Zira Tanzimat’tan beri Türk romanı ve daha sonra hikayesiyle diğer türleri “mizah ile ironiyi” “yergi ile humoru” kimi zaman harmanlayıp ve daha ziyade birbirine karıştırıp yazıya aktarırken kimi zaman da traji-komik duruşlar sergilemekten kendini alamamıştır. Bu sorunsal duruş nesre özgü bir durumdur aslında.
Fakat bazı üretken/mümbit kalemler, haşimce bir üslup takınıp şiir ile nesir arasında ve üstelik her iki yazın türünün tam ortasına yakışır oranda, bizce kolay görünen(!) ve fakat her iki türü deneyenlerce künhüne vakıf olunabilecek derecede başarılı eserler kaleme almışlardır.
Böylesi bir girizgaha ihtiyaç duyuşumun temel nedeni Hüseyin Akın’ın son çalışmasına dikkatleri çekmekti. İroniyi seviyor Hüseyin Akın. Lamure Yayınları’ndan çıkan “Kitabım Çıktı Alınmayın” isimli -şimdilik- son kitabına bu adla başlaması tesadüf değil elbet. Nitekim okur, kitabı okudukça sadece kapağın değil, seçilen her bir deneysel yazının başlığında da kolayca seçip yakalayabiliyor bu lezzeti. Lezzet diyorum; zira kimi gazetelerde neşredilen, kimi dergilere nüfuz eden ve kimileri de okura henüz merhaba diyen denemeler silsilesinin -epey iddialı bir tez olacak ama- tümü de gayet akıcı, güncel ve düşünsel birliktelik katıyor okuruna.
Türk yazınında alışılmadık bir tarz bu. Daha doğrusu Hüseyin Akın’ın eskilerin tabiriyle nev-i şahsına münhasırlaşan yani artık kendine özgü bir üslup oluşturduğu kanaatini tüm okurların zihnine perçinleyen bir anlatım biçimiyle karşı karşıyayız. Bu haliyle kemikleşen dil ve anlatımı subje-obje arasındaki mantıksal ve duygusal korelasyonları da dikkate alarak güçlendiriyor Akın.
Şaşılası olansa bunu bilinçli yapması...
Okuru; kelimelerin, söz öbeklerinin, yargılı ve yargısız söz dizimleriyle tümcelerin peşinde koşturmaktan haz alıyor gibi. Bunu yaparken de yine şaşılası bir duyuş ve düşünüş tarzı içinde sözcüklerin çağrışımlarıyla (siyak) göstergeleri (sibak) arasında aklımızla, duygularımızla oynuyor. Bizi (k)ironikleşen klasik akıl ve anlatım biçemlerinin dışına çıkarıyor.
Günceli anlatıyor. Sorunsalları dile getiriyor. Gel gör ki bunu yaparken bile yukarıda izahına çalıştığım “harmanlama” tekniğini bir çeşit beyin fırtınasıyla fikir jimnastiği arasında okur’a bırakıyor Akın.
Vermek istediği kalıcı, evrensel mesajları “mefhum-ı muhalif” yani “zıt/ters mantık” kurgusu içinde okuyucuya bırakarak onu da içsel mekanizmasına davet edip bu içsel devinim dürtüsünde yine onunla hareket etmeyi kuramlaştırıyor.
Sayın Akın; kuramsal bu döngü içinde en büyük payı şairliğine, paydayı ise yazıyı önemsemesine borçlu sanırım. 134 sayfa ve 48 müstakil başlıktan müteşekkil kitabı bir solukta okumak işten bile değil. Şairlerin nesre kolay alıştığı gibi, güçlü düzyazı örnekleri sergilemesinin karinelerini anlamak bu yüzden hiç de zor değil. Yani şairane dili, mizahî anlayışla meczetmek ve bu arada başarılı kurguyu gerçeklikten ustaca sıyırma hamlesine eşlik etmek, şiir vadisinden bir süreliğine ayrılıp deneme sahrasına göçenlerin utkusu olsa gerek.
Bir yazarı yahut şairi tanımanın en sağlam yolu eserleridir diyor Tainé. Biz de bu pek haklı tezden yola çıkarak Hüseyin Akın’ın evreni önemsemediği gibi mutlak gerçekliği sevmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu önemsemezlikle sevgisizlik kutupları arasında kolay, basit ve boş önermelerle yola çıkmıyor ama. Keskin bir zeka ve sağlam bir dil örgüsünden velut olduğu her haliyle belli olan bu ikircil söz oyunlarının içi dolu olduğu gibi okura tuttuğu fener de hayli güçlü ve parlak.
Bu tezi birkaç örnekle irdeleyip pekiştirelim:
Şu gökkubbenin sakin olup da sakin kalabilmiş kaç şair var? Şimdi zaman sözcüklerin evlerine çekilir gibi anlamlarına çekilme zamanıdır. Kırk yaş insanın yazı ve yazgısıyla yüzleşme çağıdır. Acıkınca asfaltı dişleyip metali kemiriyorlardı. Şiirin kapısından kovulanlara her zaman denemede barınacak bir yer olmuştur. Şair dalgınlıklar adamıdır. Kötü iyi olamadığı kadar kötüdür.
Bu örnekleri çoğaltmak pekala mümkün. Ancak meramımızın anlaşıldığını düşünerek biz kitabı okumaya devam edelim.
Hayatı deneme tahtasına benzeten, alışkanlıkları içine sindiremeyen, söz ağacının yasak meyveleriyle duyup düşünen ama parantezle tırnak’a asla iltifat etmeyen (çünkü bu iki işaret söyleyecek yeni sözleri bulunmayan ithal aklındır) ve insanı mecaz gömlekle giyindiren Akın, dilin retorik tablosunu çizer bu bölümde.
Teorik yazılar usta yazar ve şairler etrafında dolanır durur. Necip Fazıl, Ahmet Haşim, İlhan Berk, Orhan Veli gibi.
Kuramı ve biçemi de ihmal etmez bu arada. Özellikle yenilikçi şiirin pin kodlarını çözmeye çalışır. Şiir, imge, mecaz, şiirize mefhum ve sanatlar üzerine kafa yorar.
İster şiir olsun ister nesir, her yazının vücut bulduğu bir mekanı vardır. Nitekim mekan, zaman ve insan, evrenin sacayağıdır. Bu bağlamda gezi yazıları da kaleme almış Sayın Akın. İstanbul’dan başlayıp Sinop’ta son bulan gezmelerine “görmek” eylemini yakıştırmış. Gezerken düşünenlerle düşünürken gezen insanlar arasındaki farklı inceliklere yer vermiş bu bapta. Yetinmemiş, üstüne üstlük bu incelikleri Evliya’nın modern gözlüğünü takınarak içselleştirmiş.
Deneme yazıyorsanız yelpazeniz geniş olacak elbet. Sosyal sorunlardan tutun da ekonomik kaygılara, bireysel yalnızlıklardan alın da kamusal alana kadar, geçmişle günümüzün muhasebesini yapmak kaydıyla söyleyecekleriniz varsa sözün tasarrufu açıkçası tasallutu altında hayatı mercek altına alırsınız. Bu hayli meşakkatli ve çetrefil işçiliği de soyunmuş Akın ve bu bağlamda merkezine insanı ve taşıdığı yoksul/yoksunluğunu almış.
Neticede çok renkli ve zengin bir kült’ün tablosunu pek mahirce çizmiş Akın. Okurun dikkatini celp edebilmek için de daha önce dediğim gibi alışılmışın dışında, her biri zeka gerektiren söz oyunlarından istifade etmiş. Devrik tümcelere daha çok rağbet eden yazarımız, denemelerinde “uzun cümleleri” de gayet başarılı bir şekilde kullanmış. Kah eylemsi tekniğiyle anlam ve görevce özdeş yargıları peş peşe kullanarak kah da tamlama ve iktibas yöntemini göz önüne alarak gerçekleştirmiş bu söz dizimlerini.
Örneğin kitabın 112. sayfasındaki üçüncü paragrafın ilk tümcesi tamı tamına 44 sözcükten müteşekkil. 87 sayfanın üçüncü paragrafının ikinci tümcesi ise 35 sözcük. 35.sayfanın ilk paragrafının sondan ikinci tümcesi de 31 kelimelik. Ve daha bir çok örnek…
Ad tümcelerini de önemsemiş bu arada. Kitabın yarısı bu tür tümcelerle kurgulanmış.
Eylem tümcelerinde belirleyici öge belirteçler iken, ad tümcelerinde önadlar devreye girmiş. İmla ve noktalama çok sağlam ayrıca.
Kurulan tümcelerin taşıdığı yoğun ve derin anlam da cabası…
Sözün özü; üstüne alınacaksan, bu kitabı derhal okumalısın ey okur...
Zira yazar; kendinden çok, seni anmış kitabında…
Yorumlar
tebrik
Cum, 04/08/2006 - 13:55 — misafirderkenar'ın ekinde verilmişti...
gerçekten sahih bir kitap olmuş..
Biz İhya okuduk,onlar ihya oldular!
Cum, 04/08/2006 - 22:59 — sezai aktuncaHüseyin Akın'ın ironik bir dili var.İroni deyince bazıları hemen komedi anlıyor.Oysa ironi içerisinde hüznü ve trajik olanı barındıran bir kelime.Perşembe günkü Milli Gazete'de (03-8-2006 Milli gazete.)Osman Toprak'ın söyleşisi var bu kitaba dair.Söyleşiye başlık olan şu ifadeyi çok tutum: "Biz İhya okuduk,onlar ihya oldular". Evet,beyler çözülmeyi çok güzel özetliyor Hüseyin akın'ın bu satırları.Kitabını okudum yer alınsam da gocunmadım.Gezme felsefesi ayrıca üzerinde durulması gereken bir bölüm.Tebrikler.
Normalin dışına çıkmak ona normal geliyor..
Paz, 06/08/2006 - 20:12 — ali öztürkBir Hüseyin Akın klasiği, denemelerindeki cümlelere farklı bir açıyla yaklaşması, anormal olup kendisini normal biri gibi göstermesi benim ilgimi çekiyo.Kitabı dün bitirdim.Okuduğum için kendimi 7 kere tebrik ettim..