İnternette gezinirken daha doğrusu günlük gazetelerimi sanal ortamda okumaktan öte göz ucuyla izlerken birdenbire -öyle diyorum çünkü haftalık bakardım- ‘e-posta’ adresime bakmak geldi içimden. Dediğim gibi hiç âdetim olmadığı üzere açtım meyil penceremi. Orta sıralarda bir yerde -demek ki geleli hayli zaman olmuş- siyah ayraçlar içinde ruj lekeli bir ünleme rastladım. Kurdeşendir diye içimden geçirdiysem de biliyordum aslında ne manaya geldiğini. Ya müstehcenlik kokan bir ileti, ya ölümcül bir virüs ya da faili meçhul bir haberdi. Ne ki merakım, korkuma galebe çaldı ve anlık bu kararımdan vazgeçmeden, açayım istedim ve de öyle yaptım.
Oysa mutedil (gerici diyecekler), timpireyt (ecnebî yaftası takacaklar), ılımlı (uydurukçacı namıyla kestirip atacaklar), artık ne menem bir kıstaslı sözcükse öyle olmalıydım. Ama olmadım. Zaten olamazdım.
Hayatını, rastlantılardan çok hercâî ve takıntılı ve de gelgitler üzerine inşa etmiş ve binasındaki her bir göze ayrı bir motif işlemiş bir yapı ustasından daha hasis ve cömert olamadığım için, ben böylesine karamsar, böylesine kararsız, böylesine karanlık düşüncelerin içinde yoğruldum durdum. Binbir tonlu karalara duyduğum aidiyet hissi de kimbilir bu karaltı ve karartılardan mürekkepti. Bu yüzden mevsim farkı gözetmeksizin, kundura üstü pantolon üstü gömlek üstü bereleri daima karalı seçerdim.
Bakacağım bir meyildi altı üstü. Sözü biteviye, duyguları bıktırasıya, düşünceleri çıldırası bir noktaya taşımak hastalığından gel gör ki bir türlü kurtulamadım, zaten kurtulamazdım.
Bu nedenden öykü yazmadım, bu nedenle şiir karalamadım, hep uzun soluklu bir maraton olan roman etabında bu sebepten koştum durdum. Yoruldum, duruldum, tekrar yoruldum, ama bu kez didindim, sabrettim ve yazık ki yazmama illetinden bir türlü feragat edemedim.
Neyse bu başka fasıl…
Meyil diyordum. Açtım baktım. Bir adres ve hemen altında bir şifre ve az berisinde tarihle saat aynı tirede.
Daha çok merak ve pek az kaygı dürtüsüyle meyli masaüstüne not edip kapadım.
Ertesi gün hava soğuk. Bıçak ağzına değen çıplak bir sırt dürtüsüyle kalkıyorum yataktan. Üşengeç adımlarıma ve dahası kemiktitreten ayaza inat çıkıyorum dışarı. İstanbul’u çepeçevre kuşatan kefeni, mosmor kesilen tırnaklarımla tırmalarcasına arşınlıyorum Levent yolunu. Allah’tan yakın metro. Granit bölmelere hiç ilişmeden buhuru tükenmeye yüz tutmuş nefesimle ellerimi bir nebze olsun ısıtmaya çalışarak iniyorum tünele. Yürüyorum mecalsiz ve takatsiz dizlerime rağmen hareket yetisini neredeyse eksilere düşüren parmaklarımı ha bire sıvazlayıp ancak geçebiliyorum bel hizamdaki metal tutamaklı antreden. Tramvayın kesik ama tiz sirenleri kulaklarıma çalındıkça hızlandırmaya gayret ediyorum tir tir titreyen bacaklarımı. Neyse ki son hamlede atıyorum kendimi içeri.
Isınmak, ısınmaktan çok, tüneli derin bir sessizliğe gömen keskin soğuktan kurtulmak bile güzel. Ne ki, çok sürmüyor bu sefa. Sayılı dakikalar sonra, tatlı bir düşten arda kalan sımsıcak hayallerimi karanlığın çıkışına gömerek kaygılı gözler eşliğinde bir çay bahanesiyle başımı sokacak bir kafe bulmak için kolaçan ediyorum çevremi. Buluyorum nihayet ve nihayet de olsa bir kafe bulmanın çocuksu heyecanı içinde kapıdan daldığım gibi sırnaş bir kedi edasıyla boş gördüğüm ilk masaya yanaşıveriyorum hemen. Çok geçmeden bir ayin dürtüsüyle ağır hareket edip yine vecd havasında yarım bir reveransla beni selamlayan gencin ilkin yüzüne, ardından elinde tuttuğu saman sarısı kuponik kağıda bakıyorum alık alık. Kulaklarım henüz işlevini kazanabilmiş değil. Çaktırmıyorum. Dudaklarını okumak gibi meşakkatli bir hünerim de yok. Sadece kestirip atıyorum.
Zaman geçiyor; yelkovan, akrebi; ibre, yelkovanı; dudaklarım masada duran ılık bardağı kovalıyor ve ben işte tam bu süreçte ve üstelik ömrümde ilk kere, trafiksizliğe ileniyorum. Bulutların naifçe aralandığı vakti fırsat bilip hesabı ödeyerek beynimde çakılı duran adrese doğru gidiyorum. Ama umarsızca.
Rahmetinden midir yoksa gazabından mı, bilinmez ama; böylesi kapalı ve yağmura düşkün havalarda hep aklıma acelesi varmışçasına bir yerlere koşuşturan insanlar gelir. Bulutlar perçemli, burkalı kadınlar gibidir. Hep bir yanı gizli ama hep bir yönü tesirli, doğurmaya meyilli kadınlar gibi…
Gelgit düşüncelerim arasında ne kadar mesafe kat ettiğimi bilmeden ve dahası çevremde olup bitenleri hiçbir şekilde ayırt etmeden kendimi adresin önünde buldum birden.
Parolayı söyledim, yoğun istek üzerine tekrar ettim. Akabinde zorlanmadan içeri girdim. Dışarıdan bakıldığında renk cümbüşü btb’siyle gözler kamaştıran ve fakat içerisi bazı kerpiç tuğla ve bazısı yarık taşlarla örülü olan ve bu haliyle birbirlerine zıt görüntüler sunan, üzerleri otantik kilim (ben öyle sanıyorum), halı ve hediyelik dokumalarla kaplı bulunan baş hizamdaki duvarları geçtikten sonra; önümdeki top sakallı, andaval suratlı herif, durup buğday yanığı tonundaki nasırlı parmaklarıyla iç kapıyı işaret ederek ilk sağdaki odadan girmemi salık veriyor. Denileni yapıyorum, hem de aynen. Beri taraftan ansızın sırtıma saplanan sanal dikenleri çıkaramamanın hırsıyla tütün sarısı dişlerimi öne katarak dudaklarımı kemirip gözlerimi kısıyorum.
Bir bayan karşılıyor bu kez beni. Oval cam ve spor taçlı gözlüklerinin arasında gittikçe küçülen ve lens olduğu her haliyle belli olan çivit mavisi gözlerini bana dikip konuşurken, kırılarak çıkıyor sözcükler etsiz dudaklarından. Firmalarının etkinliklerinden, reel sektöre getirdikleri iyileştirmelerden, özellikle edebiyat sahasına kazandırdıkları genç yeteneklerden ve daha birçok meziyetlerinden(!) dem vurup sözlerinin bitiminde takdir bekleyen bir yüz ifadesiyle, sıkılmaktan çok soğuğun tesiriyle asılan çehreme bakmaya devam ediyor.
Plastik tutamaklı ahşap merdivenleri ağır ağır çıkıyoruz. Bayan önde, bense hemen sağına ilişik vaziyette. Derken ikinci katta durup ellerini şişkin gövdeme doğru uzatırken; “Sağdan üçüncü kapı” diyor sakince, ardından biraz daha gür ve fakat bir o denli mahur sesiyle ekliyor; “Hussam bey, sizi bekliyor.”
Beni; kim, ne diye beklesin ki diye düşünceli bir halde yürürken yüzüme karşı usulca açılan kapıdan otoriter bir yüz ifadesiyle giriyorum içeri. Cam boyu uzanan fesleğenler, plastik boya üstü gergeflenmiş bitkisel desenler takılıyor gözlerime ilk bakışta. Hussam beyin ayırdına daha geç varmış olmanın yarı ezik, yarı kusurlu bunaltısıyla eğiyorum başımı. Oysa gülüyor beyefendi. İri çakır gözler içinde minik, minicik; beyaz, bembeyaz bebekleri, güldükçe genişliyor. Kırış kırış alna dağılan birkaç kırık saç teli dışında basık kafası taraklardan asude bir halde. Kotarılmış, kurtarılmış bir bölge görüntüsünde yani. Beri taraftan kesik çizgilerle örülü şakakları, koyu kestanerengi kaşları, kaşlarla aynı renkte ince bıyık ve top sakalıyla artık titresi neyse, ondan ziyade, bir komedyen tipi var yüz ifadelerinde. “Buyurun” diyor nazikçe. Buyuruyorum ben de, kemiksiz parmaklarıyla işaret ettiği yere. Büyük bir merak içinde bekliyorum daha sonra konuşmasını. Çok şükür fazla bekletmiyor beni. Az önceki bayanın sözlerini tıpkısıyla aktardıktan sonra, ancak çıkarıyor ağzındaki baklayı. Meğer iki lokal kurmuşlar. (Sevmiyorum bu sözcüğü, ama realite(!) işte. Yazsan bir türlü, yazmasan bin türlü.) Beni de üye yapmak istiyorlarmış bu lokallere. “Nedir onlar?” diyorum biraz ürkekçe. “KİYAL ve SAYAL” diye ünlüyor heyecan içinde. Sorumu tekrarlamaya gerek kalmadan açımlıyor kısaltmaları:
“KİRALIK YAZARLAR LOKALİ” ile “SATILIK YAZARLAR LOKALİ”
Şaşkınlığımı gözlerime katıp elimde olmaksızın afallıyorum o ân; “ne... ne…”
Sorudan ziyade ünlem ifadesi taşıyan bu ikilememin üstüne üstüne geliyor Bey Hussam’ın yapmacık hokkayı andıran pürüzsüz dudakları; “Yazdığınız her bir öykü için çok cazip telifler alacaksınız!”
“Sektöre bak yahu” diye haykırıyorum içsel dünyamda. Oğuz Atay’ı düşünüyorum birden. Zira öykülerinden birindeydi sanırım. Geçinmek için yazmak ve dahası yazarak geçinmek zorunda kalan ikisi erkek, biri kadın, üç kişinin trajikomik sergüzeştlerini anlatıyordu Atay. Demiryolu hikayeleri mi yahut hikayecileri miydi tam anımsayamadım. Ama bu minvalde bir garip öyküydü işte.
“Bak şu işe” diye mırıldanıp soruyorum; “Peki de niçin ve dahası niye ben?”
Görsel, okusal ve duysal medyada çağ atlatan bir buluşmuş meğersem bu. Artık diğer alanlarda olduğu gibi süreli yayıncılıkta da acımasız ve kuralsız bir yarış ve rekabet başlamış ve dolayısıyla her dergi bir cephe olmuş. (Artık nasıl bir cepheyse!)
Keşke duyduklarımla kalsaydım. Ama kalmadım, zaten kalamazdım.
İşlik dediği atölyeden içeri girdiğimde, bir dizi oval masayı görünce dudaklarım uçuklayacak gibi oldu. Kimi bay, kimi bayan; bir sürü insan, dizüstü bilgisayarlarına gömülü halde, (bu görünümleri bana kiklop, sinkop tipi mutantları hatırlattı her ne hikmetse!) ha bire bir şeyler çiziyor, karalıyor, yazıyorlardı.
“İşte kemik kadromuz” diyor bu arada Bay Hussam, sesine bir nebze kibir tonu ekleyip; “sizi de aramızda girmek bizi fazlasıyla mutlu edecektir.”
Ardından bildik-bilmedik, tanıdık-tanımadık yığınlarca isim saydıktan sonra ofisine döndük. Beğeni yüklü bir sesle sordu; “Nasıl buldunuz?”
“İğrenç, çirkef, küstahça, aşağılık, tiksindirici…” demedim. Diyemezdim zaten…
Yarım bir dudakla geçiştirdim; “İlginç ki ne ilginç!”
Midem bulanıyordu o, konuşurken; “Ne dersiniz böylesi bir mukaveleye?”
Cevap vermemeyi daha etik buldum.
“Biliyorum şaşırdınız, acele etmeyin lütfen.”
Böğürecek gibi oldum.
“Sizin gibi yüzdört isme daha mail attık. Hepsine de ayrı gün ve saatler verdik.”
Küfrün adını günah koymuşlar.
“İçlerinden, üç aşağı beş yukarı sizinkisine yakın refleksler gösterenler oldu.”
Kalemimi mendebur herifin boğazına saplayasım geldi.
“Fakat astronomik rakamları duyup çeklerini aldıklarında çoğu…”
Tümcenin devamını duymak bile istemiyorum ama nafile.
“razı oldular…”
Gel gör ki o ân yanımda yoktu, kahretsin.
“Takdir edersiniz ki bizimkisi bir iş!”
Pis makyavelist!
“Ve üstelik çok paralı.”
Kararıyor gözlerim, kulaklarım uğulduyor. Dönmesin kervankıran diyorum kendi kendime.
“Ve de sizin de profesyonel bir mesleğiniz olacak tabi bu arada.”
Kapıdan çıkıp merdivenleri nasıl indiğimi, antreyi geçip sokağa ne halde fırladığımı bilmeden, bilemeden, çevredekilerin enikonu şaşkın ve ürkek bakışları arasında ayaza nazire edercesine koşuyorum.
Tünele seğirterek girişimde, yürümeyen merdivenleri paldır küldür inişimde, tramvaya canhıraş bir şekilde binişimde ve sonra inip karanlığı yaran çakmak gözlerimle tekrar özgürlüğüme kavuşmuşluğumda; hep o hâin, hep o lâin, alçak sesle tırmalanan kulaklarıma mukayyet olamamanın hüzün ve çaresizliğiyle sirenleniyor kötücül kafam:
“razı oldular…” “razı oldular…” “razı oldular…”
Yazdığıma da, yazacağıma da…
İnisiyatifimi üç noktadan yana kullanıyorum…
Son yorumlar
3 sa. 23 dk. önce
8 sa. 59 dk. önce
9 sa. 25 dk. önce
14 sa. 3 dk. önce
16 sa. 42 dk. önce
1 gün 2 sa. önce
1 gün 3 sa. önce
1 gün 6 sa. önce
1 gün 6 sa. önce
1 gün 11 sa. önce