70’li yıllar. İhtimal ki, Haziran ayı… Yaz güneşi mahsulleri olgunlaştırma aşkına, yüreğindeki ateşi avuç avuç yeryüzüne serpiştiriyor. İlkindi ezanının okunmasına epeyce bir zaman var. Şadırvan serinliğinde kurnalardan ninni gibi yükselen şırıltıların etkisiyle şekerlemeye dalmış dedemizin yanı başına sessizce oturdum. Dede hafifçe bir irkilmeden sonra tebessümle yüzüme baktı: “İyi ki geldin evlat. Şu iş güç zamanı sohbet edecek insan da çok az bulunuyor hani. İyi ki geldin. İş kadar söz de lazım evlat. Aşın doyuracağı yer başka, sözün doyuracağı yer başka. İkisindeki aynılık; başında besmele olması, besmeleyle bereketlenip vücut bulması… Neyse, böyle bir şekerlemeden sonra tazesi gerekir; bir abdest alayım da… Abdestli olarak yapılan işin de sohbetin de güzelliği bir başkadır. Lezzeti bir başka… Hele meyvesi, hele meyvesi… Cennet meyvelerinden tat gelir sanki…
Yaşı yetmişi aşkın dedenin yanı başında, ellerim dizlerimde büzüşüp kalmıştım. Dede köydeki işlerimizin gidişatını sormakla birlikte koyu bir sohbet başladı. Konu askerlik hatıralarına doğru gidiyordu. Muhtemelen Sarıkamış Harekâtından bahsedecekti dede. Bir soruyla giriş yaptı: “Söyle bakalım evlat; kokusu en güzel olan şey nedir?” Bence sorunun konuyla hiç ilgisi yoktu ama yine de ukalalık yönüm kabardı. Belki de dedenin duymadığı, bilmediği nice şeyleri saymak geldi içimden. Ne de olsa onca mekteplerde onca zamandır mürekkep yalamışız… Ancak edep susmayı gerektirdi. Bereket ki gerektirdi.
Dede soruyu sorduktan sonra biraz duraladı, nefeslendi ve başka bir soruyla sohbete kaldığı yerden devam etti:
“Sen hiç günlerce aç kaldın mı evlat? Göze hoş görünmek niyetiyle fazla gelmişlerden kurtulmak için, hani rejim diyorlar ya, öyle değil. Yemek için ot bile bulamayacağın bir yerde. Her şeyin kuruyup toza dumana dönüştüğü, ayaklar altında belendiği ya da buzlaşmış kar yığınları arasında kaldığı bir yerde. Aslında ülkenin her yerinde yokluk varken, yokluğun en koyu yerinde. Düşman karşısında. Üstelik dağ bayır demeden alabildiğine yol almak zorundayken.”
“Mesela Sarıkamış’ta”
“Hem 93 Harbinde hem de Sarıkamış Harekâtı sırasında açlıktan adım atmaya dermanlarının kalmadığı zamanlar olmuş askerlerimizin, yani dedelerimizin. 93 Harbinde benim dedem vardı, Sarıkamış Harekâtında senin deden. O açlık günlerinden sonra yarım öğünlük de olsa dağıtılabilen, ele taş gibi ama mideye lokum gibi gelen ekmeklerin kokusu var ya, o koku gibisi yokmuş. O koku gibisi yokmuş dünya nimetleri arasında evlat. Öyle anlatırdı dedelerimiz. Gerçi biz de o kokuyu alanlardanız ama bizimkisi, dedelerden söz edilince misal olmaktan çıkar.”
“Onun için dedeler ekmeği baş üstünde tutarlardı. Ekmeğin ayaklar altına düşmesine asla izin vermezlerdi. Sofrada zerresini zayi etmezler, ettirmezlerdi.”
“Ah evlat, ah ki ne ah! "Ah!" demem bugünkü halimize yanmamdandır evlat. Ekmekler bir bütün halinde yerlere atılıyor da, gelip geçenin umrunda değil. Ekmeğin kıymetini bilmezsek; zerresine kadar sahiplenip baş üstünde tutmazsak Allah alır elimizden. Sakın kıymet bilmeyip de elinde ekmeği bol olanları bana misal verme. Ekmek içlerinden dolup taşıyor ama bedenlerine ne kadar hayrı var? Çoğu daha kırkına varmadan çöküp gitmiş…”
Yorumlar
Yüreğimde işe yaramazlığın derin sızısı
Pzt, 19/06/2006 - 01:08 — elifsemaünalBir çoğumuzun olduğu gibi benim dedemin babasıda 93 harbinde bulunanlardan. O meşakkat dolu yılların yılların hikayelerini bende çok dinledim.Yaşaması çok güç şartlar altında vatanını müdafaa, milettini müdafaa,şeref ve namusunu müdafaa etmek için canları pahasına savaşanların içlerindeki huzur ve mutluluk şu an bizlerin içinde yok.
O'nlar savaşırlarken ,aç kalmalarının ,susuz kalmalarının, yaralanmalarının hatta ölmelerinin bile; bu vatan ve millet için bir işe yaradığını bildikleri için huzurlu ve mutluydular.
Bu gün tabiri caizse bir elimiz yağda diğer elimiz balda ama içimizde ne huzur nede mutluluk var.Çünkü hiç bir işe yaramıyoruz,son hızla tüketiyoruz ve israf ediyoruz.Neyi mi tüketiyoruz ?Benliğimizi kişiliğimizi ve bütün değerlerimizi.Neyi mi israf ediyoruz?Yediğimizi,içtiğimizi ve en önemlisi zamanımızı.Bu sebepledir ki kazandığımız işe yaradığımız hiçbir nokta yok.Allah sonumuzu hayır etsin inşallah.
Yürek Sızımız Bir
Pzt, 19/06/2006 - 23:40 — Metin TEKİNElif Hanım, Anadolu'da herhangi bir yerleşim yerinde anılar teline bir dokunduğunuz zaman yürekler yakan sesler yükselir ve bu sesler hemen hemen aynı manayı dillendirir. Her ailenin en az bir şehidi ya da gazisi ve bunlarla ilgili anlatacakları vardır. Mazimizdeki birlitelik gibi, yürek sızımız da bir. Mevlam bu sızımızı, hem yeryüzü hem de ahiret mahsüllerine dönüştürsün inşallah.
Hoş görülürse, yorumunuzun çağrışım yaptırdığı bir anıyı aktarmak istiyorum: Dedem 1906 yılında askere alınmış ve Yemen'e götürülmüş. Gitmeden önce evin bazı eksiklerini gidermiş. Bunlar arasında o zamanın temel ihtiyaçlarından olan bir teneke gaz yağı da var. Geride bıraktığı ise taze bir gelin olan babaannem. Evet! Sekiz sene Yemen'de isyancılarla savaşmış. Sonra 1914 de birliği Sarıkamış'a gönderilmiş. İki sene de Sarıkamış yöresinde kalmış. Dedem on sene sonra evine döndüğünde, Yemen'e giderken satın aldığı gazyağı tenekesinin dibinde bir miktar daha gazyağı varmış, evin düzeni ise yerliyerindeymiş. Sadece dedelerimiz değil. Ninelerimiz de böyle.
Kokusu en güzel olan şey nedir ?
Çar, 01/08/2007 - 19:32 — emre şimşek (doğrulanmadı)Ölüm'dür.
Şeb-i Arus !
Allah rahmet eyleye...