
Onunla ilk nerede karşılaştım hatırlamıyorum, ama bildiğim bir şey varsa karşılaştığım ilk andan beri beni her defasında başka dünyalarda yolculuğa çıkartmaya, sarsmaya, şaşırtmaya, boğazımda düğüm düğüm duygularla baş başa bırakmaya devam ettiği… İzlediğim ilk filminden bu yana kaç yıl geçti ya da filmi kaç kez izledim bilmiyorum, saymadım da; ama ne zaman sizi en çok etkileyen film hangisi türünden sorularla karşılaşsam, ‘Paramparça Aşklar ve Köpekler’ filmi aklıma ilk gelen isim olur ve tabi filmin dahi yönetmeni de.
İç içe geçmiş karmaşık hayat hikayelerinin ilginç kesişme anlarını anlatan film ben de hem öyküler, hem kurgu, hem sinema dili hem de oyunculuk anlamında derin izler bırakmıştı. Ardından gelen ikinci film ise “Bir insan öldüğünde kaç gram kaybeder? gibi belki daha önce hiç aklımıza gelmeyen ve belki de bu filmi duyup ya da izleyinceye kadar hiç de sormayacağımız bir soruya cevap niteliğindeki 21 Gram’dı. İnsan denen muammanın, çıkmaz sokaklarını, dehlizlerini, acılarını ve çıkışsızlıklarını çarpıcı bir dille, etkileyici öykülerle ve yine büyük bir başarıyla beyazperdeye yansıttı İnarritu. Yine aynı üslupta, sıradan insanların, sıradan sorunlarını alışılmışın dışında ve farklı bir bakışla beyazperdeye yansıtıyordu. 11 Eylül’e ilişkin “11 Yönetmenden 11 film” projesini saymazsak İnarritu’nun bağımsız üçüncü filmi olan Babil de geçtiğimiz ay sinemalarımızda boy gösterdi.
Cannes film festivalinde en iyi yönetmen ödülünü alan, geçtiğimiz günlerde de American Film Institute tarafından yılın en iyi filmi seçilen Babil’de Alejandro Gonzales İnarritu yine her zamanki senaristi Guillermo Arriaga ile birlikte bildik tarzdaki hikaye anlatımı ve kurgusuyla fazlasıyla sarsıcı fakat bir o kadar da tumturaklı bir filmle karşımıza çıktı.
Genel hikaye kurgulanışı ve dili itibariyle ilk iki filminden pek ayıramasam da Babil’de diğer ikisine göre hikayeler Meksika’nın dışına çıkarak biraz daha evrensel boyut kazanmış. Film Meksika’dan başlayıp, Fas ve Japonya’ya kadar uzanan serüvende sınırlarını asla kestiremediğimiz bambaşka hikayelerin içine çekiyor izleyiciyi. İnarruti vazgeçemediği oyuncularından Gale Garcia Bernal’i daha bir yan ama etkili bir rolde oynatırken, birden fazla hikayenin anlatıldığı filmde bu kez (tanım tam olarak yerine oturmasa da) başrol oyunculuğunu Hollywood sinemasının iki başarılı ismine bırakıyor. Brad Pitt ve Cate Blanchet. Çok hikayeli ve dolayısıyla karakterli yapıya sahip filmde kanımca İnarritu’nun film dilini iki oyuncuda başarı ile yansıtıyordu. Özellikle Brad Pitt’in Hollywood klişelerinden uzak, sade bir oyunculuk sergilediğini söylemem gerek. Filmin diğer öykülerindeki karakterlerin de özenle seçildiklerini yönetmenin birçok röportajından öğreniyorum.
İnarritu’nun adeta bir dantel gibi işlenmiş, çok bilinmeyenli bir denklemi andıran filmlerinde karmaşık ve iç içe geçmiş öyküler, kimi zaman izleyicinin sabrını ve merakını zorlasa da sonunda seyirciyi büyük bir tatmin duygusuyla yolculuyor. Yönetmen aynı duyguyu Babil’de de yakalamış. Filmin konusuna dönecek olursam; ilişkilerini tamir etmek için baş başa kalmak üzere Fas yollarını tutan Amerikalı bir çift, kaçak işçi olarak Amerika’da çocuk bakıcılığı yapan Meksika uyruklu bir kadın, annesini kaybetmesiyle birlikte, ultra modern ve mekanik bir hayatın içinde yapayalnız kalmış bir kızla babasının çaresizliği ve yalnızlıkları ile Fas çöllerinde medeniyetten uzak bir yaşam süren bedevilerin kimi zaman acıma hissiyle birlikte öfke ile isyan duyguları arasında bırakan serüvenleri...
Üç kıtadan dört yaşamın kesiştiği hikayeler adeta dünyanın acı çeken yüzüne ayna tutuyor. Filmin ismini oluşturan Babil efsanesindeki gibi, birbirlerinin ne konuştuklarından ne de kültürlerinden habersiz insanları buluşturan filmde İnarritu bürokrasiden, önyargılara, modern yaşamın insanı yalnızlaştırma ve kendine hapsetme olgusundan, basit hataların insanı nereye kadar götürebildiği gerçeğinin soğuk yüzü ile tanıştırıyor. Babil’de hikayeler ilerledikçe basit, olağan, gündelik olanın nasıl hayret uyandırıcı, nasıl sıra dışı, sarsıcı ve kuşatıcı olduğu gerçeği seyircinin önüne dökülüyor. İlmek ilmek çözülen senaryoda hikayerle birlikte ilerlerken, Amerikalı çiftin uğradığı kaza sonrası yakınlaştıkları insanlara karşı korku ve şaşırmayla birlikteki duygu değişimleri ve ilk başta sanki aşılmaz sanılan önyargı dağlarının nasıl aşılır olduğuna tanık oluyoruz. Buzlar bir bir eriyor ve insan denen meçhul belki en çaresiz, en zayıf olduğu anda birbirine tutunuyor. Bununla birlikte her şeyin tetikleyicisi olan Faslı küçük çocuğun yaptıkları da masumiyet ve çocuk kavramını sanki yeniden gözden geçirmemizi sağlıyor. Ve tabi modern yaşamın gündelik hayatımızı ne kadar çok kolaylaştırdığı ön kabulünün arkasında kalp ağrıların aynı yerinde durmaya devam ettiğini ve hiçbir medeni bakışın ona zerre kadar yerinden kımıldatamadığı gerçeğini yüzümüze adeta vuran işitme engelli sorunlu kız…
İnarritu üçlemesin son filmi olan Babil’de insan psikolojisi ve hayatın kendisi üzerine yine derin sorgulamalara gidiyor. Bazı sorular cevap bulsa da bazıları soru olarak daha anlamlı kalıyor. Hayatın anlamını bulmanın da ötesinde avcumuzun içindeki hayatı, o en değerli varlığı kaybetmeme uğruna insanlığa bir uyarı niteliğinde sanki. Belki sırf bu yüzden umudun artık tükendi dendiği anda kalpleri yaralı çift daha bir sıkı sarılıyor birbirine ve işte bu yüzen Faslı küçük haylaz filmin başında küçücük bedenine inat küçük dağları ben yarattım havasında dolaşıp abisini küçümserken, yaşadığı acı tecrübenin sonunda bir bilge edasında hayatı pahasına abisinin günahsızlığını haykırıyor. Kulaklarını bile sağır edemeyen gürültünün ortasındaki sağır kız cesaretle, örtmeye çalıştığı korkularını ve acılarını üzerinden söküp attığı giysilerinin altındaki bedeni gibi artık saklama ihtiyacı duymuyor… Film belki de en değerli, en temel en saf duygularımızı küçük bir kız çocuğunun elinde yeniden bize sunuyor; onlarla yüzleşelim, barışalım ve onları sevelim diye. Onlarla yüzleşmeyi bildiğimizde belki artık insanlar aynı dili de konuşabilecek ve belki de acılar sonsuza kadar sürmeyecek.
Yorumlar
3 film 3 iktibas
Çar, 20/12/2006 - 12:55 — U.Ali BirkardeşlerParamparca Asklar ve Kopekler
Luis Miranda Solares: Bu bir adam kacirma mi yoksa soygun mu?
El Chivo: Hayatinin son gunu olabilir!
21 Gram
Jack Jordan: Sacindaki tek telin kipirdadigini bilir Tanri.
Reverend John: Isa bizi acidan kurtarmak icin gelmedi. Ona katlanma gucunu vermek icin geldi.
Babil
Richard: Peki ya sen? Kac esin var?
Anwar: Sadece biriyle baş edebiliyorum.
Babil'in Durduğu Yer
Çar, 20/12/2006 - 13:19 — Ali Görkem UserinSevgili dostlar,
Evvela Azra Sevinç'e teşekkürler yazısı için. Lâkin yazısında tam olarak konuşulmayan bir konu olarak, Babil'in, yönetmenin filmografisinde durduğu yeri açalım biraz isterim ben.
Babil her ne kadar evvelki iki filme göre daha sınırlar ötesi bir duruş sergilese de, yatay anlamdaki bu genişlemenin dikey bir yükselmeye işaret etmediğini düşünüyorum ben.
O yüzden, Inarritu'nun üç filmini de izleyen dostların bu filmin diğerlerine göre durdurduğu konumu deşmelerini isteyeceğim ben.
AGU
gene sinema, hep sinema
Çar, 20/12/2006 - 14:15 — ismail kılıçarslanÖncelikle, bu güzel yazı için Azra hanıma teşekkür. Badehu, İnarrutu amcanın 3 filmini ve çeşitli kısalarını izlemiş biri olarak AGU kardeşin başlattığı tartışmaya katkı:
İnarrutu amcayı, İnarrutu amca yapan adam; çektiği tüm filmlerin senaryosunu yazan Arriaga dayıdır. Bunu nerden biliyorum derseniz; aynı dayının yazdığı 3 Defin adlı filmin -ki kendileri son derece başarılı bir Tomy Lee Jones filmidir- herhangi bir İnarrutu filminden farkı olmadığını delil getiririm. Aynı parçalı kurgu, aynı insani düzlem, aynı evrensel sorunlar... Dolayısıyla, İnarrutu sinemasından söz etmek yerine, Arriaga senaryolarından söz etmeyi daha doğru buluyorum. Buldum.
Bu minvalden devam edersek, Arriaga amcanın şimdiye kadar yazdığı en başarılı senaryo Amores Perros (Paramparça Aşklar Köpekler) en başarısız senaryo da Babel'dir. Niye?
Şundan: Babel, son kertede bir Western klişesine dayanmaktadır. Hatırlayalım o klişeyi: "Bütün iyiler kazanır, bütün kötüler ölür, bütün Meksikalılar sınır dışı edilir!" Bu klişe, her ne kadar Babel'de insanın genzini yakan bir jest olarak kullanılıyor olsa da; netice itibariyle klişedir. Netekim, filmde bütün kötüler ölmüş, bütün iyiler kazanmış, bütün Meksikalılar sınır dışı edilmiştir.
Ha. Arada bir de Japonya var değil mi? Bence Babel'i zayıflatan episod, Japonya episodudur. Çünkü, diğer hikayelere nazaran geçişkenliği yapıştırmadır Japonya bölümünün; ilintisi zayıfçadır. Diğer yandan da "Japon milletinin hayat karşısında amaçsızlığı" mevzuu; bizatihi pek çok uzak doğulu usta tarafından çeşitli kerreler filme alınmıştır.
Ancak, Arriaga-İnarrutu ikilisi, bu zayıfça bölümde bile, filmin en etkileyici sahnelerinden birini kotarmayı başarmıştır. (bkz. sağır kızın diskoda uğuldayan kulakları)
Şurasını da unutmamak gerekmektedir. Bu eleştirilerim, Arriaga-İnarrutu filmleri içinde kalan bir eleştiridir. Babel'e "nispeten kötü" derken, ikilinin diğer filmlerini ve 3 Defin'i göz önüne alarak söylüyorum bunu. Yoksa, Babel, evet, bu senenin en iyi filmlerinden biridir.
Geldik kurguya. İnarrutu, açık söylemek gerekirse, kurgu konusunda da diğer filmlerine nazaran biraz daha kötüdür bu filminde. Zira, 21 Gram'daki zeka dolu kurgu bu filmde yerini "tahmin edilebilir" kurguya bırakmıştır. Tahmin edilebilir kurgu, "parçalı" olduğunda yabancılaşma efektinin dibidir. Tahmin edilebilir kurguyu "lineer" yani düz bağlamak gerekir.
Gelelim, Arriaga dostumuzun senaryoda çektiği diğer numaralara. "Meksikalı yeğen"in o çılgınca olayı niçin yaptığı çok net değildir. Zayıfçadır. Neticede, ABD polisinin silahını görünce "kırmızı görmüş boğaya dönme" fikri iyidir; lakin o çocuk bunun için 3 kişinin hayatını tehlikeye atacak kadar salak değildir.
Bir başka teknik hata da "kardeşine yan gözle bakan bir doğulu çocuğa" verilen cezanın şiddetsizliğidir.
Daha böyle ufak tefek pek çok örnek verilebilir. Ancak, şimdilik bu kadar yetsin.
Başka yorumlar gelirse, bu tartışmayı ilerletebiliriz.
Hatta ilerletelim, AGU'ya ve filmi gören herkese şu soruyu yönelterek: İnarrutu-Arriaga amcaların Babel'indeki politik düzlemi nasıl buldunuz?
Babil'i Tırmanırken
Çar, 20/12/2006 - 15:11 — Ali Görkem Userinİsmail Kılıçarslan, her defasında sana ilan-ı aşk etmeme gerek yok herhalde. Sen de dahil tüm ümmet biliyor zaten seni sevdiğimi. O yüzden katkın için teşekkür etmekle yetiniyorum bu girizgahta.
Gelelim Babil'e ve Inarritu'ya dair bizimle paylaştıklarına. Öncelikle itiraf etmeliyim ki, Arriaga adlı arkadaştan haberim yoktu. Ve Paramparça'yı sinemada izlediğim günden beri o tarzın yönetmen -ve biraz da kurgucu- kaynaklı bir seçim olduğunu düşünüyordum. Üslup sahibi bir yönetmenle tanışmış olmaktan mutluluk duymuştum doğrusu. Senarist faktörünü, biraz da yönetmeni önemseyen bir izleyici yaklaşımıyla görmezden gelmişiz demek ki. Bu uyarın önemli. Sağolasın. Ancak, aynı senaryonun farklı yönetmenler elinde girebileceği binbir türlü hali de az çok tahmin edebiliriz. Dolayısıyla Inarritu ve Arriaga'yı aynı işin faili iki kanka olarak görmekte ve birlikte değerlendirmekte yarar var diye düşünüyorum. Dünya sinema tarihi ciddi ikililerle doludur yönetmen ve senarist olarak. Coen'ler ilk elde aklıma gelenler. Neyse, geçelim...
Üç filmin kalite açısından sıralaması, kronolojik sıralamasına denk geliyor gördüğüm kadarıyla sende. Bende de Paramparça ilk sırada geliyor şöyle bir baktığımda. Ama 21 Gram ve Babil'i şöyle bir sorguladığımda, net bir, evet 21 Gram daha iyi, yanıtını bulamadım kendimde. Çünkü Paramparça'daki kesişen yaşamlar yaklaşımı Babil'de 21 Gram'dakinden daha merkezde duruyor. Ancak arada olanın kaynamaya her zaman daha meyilli olduğu da bir gerçek. 21 Gram’a haksızlık ediyor da olabilirim o nedenle.
Öte yandan, kendi sorduğum soruya, Babil'in öbür iki filmle birlikte değerlendirmesine geçersem, kurgudaki benzerlikleri ve öykünün iç içeliğini saymazsak pek bir benzerlikten de söz edemeyiz bence. Biçimsel bir benzerlik var sadece. Ancak yaklaşımı, tarzı, tonu sorgulanmalı bu filmin.
Senin, filmin politik düzlemine dair sorunu yanıtlayacağım ama filme çok vurmuş olacağız o zaman. Harbiden de Babil, filmde ele aldığı hayatlar/hikayeler üstündeki tavrı açısından odun gibi bir bakışa sahip. Tam boş Amerikalı bakışı bu. Hiçbir anlama çabası ya da görüş farklılığına yer vermeyen bir yaklaşımı var. Doğu da bildiğimiz Doğu, Batı da bildiğimiz Batı, Meksika'sı da öyle, Japonya'sı da. Zaten oyuncu seçimindeki Brad Pitt ve Cate Blanchett örnekleri de bu yaklaşımın işareti olarak okunabilir.
AGU
Ve Batının Babil Kuleri Düşer
Çar, 20/12/2006 - 14:40 — Mustafa Burak SezerBabel üzerine bir sinamacı gibi kritik yapamayacağım ama, geçen hafta bende filmi İslamabad'da izledim. Batı'daki münekkitler Pitt için kariyerinin en iyi filmi ve sarfettiği en iyi efor yorumlarını yaptılar. Benim dikkatimi çeken , ve altını çizdiğim yerler, batılı bir objektifle doğuyu yansıtan İnarritu, batıda klişileşmiş ve özellikle medya vasıtasıyla inan haline gelmiş tabusal yargıları yine batılı bir gözle eleştiriyordu.
Mesala Meksika, Batı olmasına rağmen bana bir doğu ülkesini andırır. İzleyenler anımsayacaktır, Çoçukların bakıcısı, oğlunun düğünü için çocuklarla birlikte Meksika'ya doğru giderken, çocuklardan biri Meksika'lıların kaatil, terörist adeta bir tür canavar olup olmadığını soruyor? Kadının bu soru karşısında gülümsemesi aslında bu soruya anlamlı bir yanıt yönetmenin objektifinden.
Özgürlükler ülkesi! abd de, -ağaç yaşken eğilir deyişini de bu konuda kullanarak,- körpe zihinlere tabuların ve klişilerin nasıl yerleştirildiğini İnarritu'nun objektifinden izliyoruz. İzleyebilene...
Sonra kurgunun bir tüfek üzerinde kurulduğunu görüyoruz. Ortada Japon bir avcının bir yaz mevsimi Fas'ta avlanırken kullandığı ve sonra bedevi tercümanına hediye olarak verdiği lanetli bir tüfeğin farklı mekanlarda farklı insanların hayatına nasıl girdiğini ve buradan batının doğuya, doğunun batıya nasıl bir gözle baktığını izliyoruz.
Fas'ta otobüste yolculuk ederken sarı saçlı Cate Blanchett'in kürek kemiğinden yediği kurşun, bir anda teröristleri Fas'ta hortlatır. Teröristler Fas'a da el atmıştır. Yani batıda karşılanan ilk tepki bu. Bir Amerikalı vatandaş vuruldu ve bunu yapan kesin teröristtir ve Müslüman! İşte tam burada İnarritu entelektüel bir bakış açısıyla ince bir nüans yakalayarak, batının doğuyu anlamlandırmada ne nevi yanlışlara ve yorumlamalara gittiğini maharetlice gösteriyor.
Brad Pitt'in Fas'ın uzak bir çölünde, bedevilerin köyünde, karısını halikoptere bindirirken yaptıkları yardımlar karşılığında otobüs muavini bedeviye uzattığı banknotları adamın geri çevirişini ve Batılı adam Pitt'in gözlerindeki merhamet ve minnet duygularını İnarritu harika yakalamış. İşte kapitalist bir ruhun temsilcisi, işte tüm hayat fonksiyonlarının karşılıklı menfaatlere dayandırılmış bir ülkenin vatandaşı ve işte fakir, batıda barbar, terörist, geri kalmış addedilen bir bedevinin insanlık dersi.
Ve Batının Babil Kuleleri düşer...
Muhabbetle
"There is no good or bad; its just a thought that makes things good or bad!"
-İyi yada kötü yoktur; şeyleri iyi veya kötü yapan yalnızca düşüncedir.-
William Shakespeare
Babil: Modern dünyanın güven bunalımı
Çar, 20/12/2006 - 15:40 — Ali Görkem UserinYusuf Armağan'ın "Babil: Modern dünyanın güven bunalımı" başlıklı, yazısı için tıklayınız :
AGU