Yaz mevsimi geldiğinde ellerinde Kur'an, neşeyle koşuşturan çocuklar doluşuyor mahallemize.
Anneleri, eskiden kalma ya da ilk defa özenle işledikleri kılıfların içine Kur'an'ı yerleştirerek salıveriyor çocuklarını kurslara. Elifba'da olan çocukların kılıfları ikiye katlanıyor neredeyse. Oysa Kur'an'a geçmiş olanların kılıfları dolgun duruyor.
Bize Kur'an taşımanın adabı olarak kalbimize, göğsümüze yaslamamız gerektiği öğretildi. Şimdiki çocuklar da öyle yapıyorlar. Kur'an'ı sıkı sıkıya kalplerine yaslayıp koşuşturuyorlar mahallemizde.
Onları izlemeye doyamıyorum. Kur'an'a geçtiğim gün geliyor aklıma. Annem helva yapıp bana Kur'an okumayı öğreten teyzeye gönderiyor. Bana da takke hediye ediyor, hatırlamadığım bir şeyler daha var takkenin yanında.
Artık yeni ve oldukça prestijli bir sosyal statüye kavuşmuş oluyorum; Kur'an'a geçmiş çocuk!
Karşılaştığımız herkese annem bunu söylüyor. Kendisi de bundan örtülü bir prestij koparıyor. Çok sonraları tanıdıkların yanında okumam için önüme açıveriyor Kur'an'ı...
Mahallemizdeki kız çocuklarının başında yarım yamalak duran başörtülerine bakıyorum. Haylazlıklarının üzerini örtmeye yetmiyor elbet. Savrulmuş örtüleriyle koşuşturup duruyorlar bir elleri hep Kur'an'da.
Büyüyün diyorum içimden.
Örtünüz olsun kafanızda...
Koşuşturun ömür boyu.
Kur'an'ı kalbinizden eksik etmeyin!
Kur'an'a geçmenin sevinci eksilmesin hayatınız boyunca...
Yorumlar
gözlerim dolu dolu oluyor
Cum, 06/08/2004 - 20:12 — Yusuf ArmağanÇocukluğuma dönüverdim yazını okuyunca.
İlkokul birinci sınıf ya da ikinci sınıf öğrencisi iken diz çökmüştüm mahalle camimizin imamının önünde. Göğsüme sıkı sıkıya bastırdığım şey Ali Haydar elifbası idi. Fatih de Halıcılar caddesinin en alt sokağında idi evimiz. Öksüzce Hatip sokak. Kırcalı apartmanı daire 10. Sokağımızın hemen arkasında daha büyüğünün olamayacağını düşündüğüm Vatan Caddesi vardı. 70 lerin sonu 80 lerin başıydı. Çatışmaları duyardık. Silah seslerine şahit olurdu kulaklarımız. Ve askerleri gördük caddede. Cadde boşalmıştı. İşte o günlerde babam elimden tuttu götürdü beni Adem Hocama. Adem Hoca Halıcılar Caddesi ile Vatan Caddesinin kesiştiği noktada Bizans döneminden kalma Molla Fenari İsa camisinde imamlık yapıyordu. Bir çırpıda öğrenivermiştim. İlk geçenlerdendim Kur'an'a. Sadece Kur'an öğrenmekle kalmıyor, aynı zamanda vakit namazlarını da takip etmeye çalışıyordum. Ezan okurken görmek müezzini benim için çok önemli bir şeydi o zamanlar. Hele aynı adamı müezzin mahfilinde cemaati namaza davet ederken okudukları ile birlikte düşündüğümde daha da bir keyif alıyordum. Söylediklerini tekrarlıyordum kendimce. Sonra oruç tutardık o zamanlar. Ramazan yaz aylarına denk geliyordu o sıralar. Yanılmıyorsam Temmuz- Ağustos ayları. İnatla ve gururla tutardım hepsini. Topta oynardım. Hem de deliler gibi. Dilim damağıma yapışıverir ayırmakta güçlük çeker, aldığım tozla karışık nefesle birlikte enteresan bir hal alan ağzımın kuruluğunu orucuma halel getirmeden nasıl giderebileceğimin hesaplarını yapardım o caminin avlusunda. Bulduğum çözüm kafamı bir kulağım yer bir kulağım yukarı gelecek şekilde çeşmeye yaklaştırmak, ağzımı şadırvanın musluğuna dayamak ağzıma giren suyu bulduğum bir metodla ağzımda dolaştırdıktan sonra ağzımın diğer yönünden dışarıya boşaltmaktan ibaretti. Bunu ben bulmuştum. Çünkü benim için ictihadın kapısı o zamanlar da açıktı. Tuttuğum orucumun bozulmayacağından o kadar emindim yani. Soru sormak için, fetvasını öğrenmek için kimseye ihtiyaç da hissetmiyordum. Ramazan ayının en güzel yanı ise iftarda ne istediğimin bana hassaten sorulmasıydı.
Bazı yazlarda annemin memleketi olan Bursa' ya giderdik. Kur'an öğrenmek orada da geçerliydi. Şible' den sonra dar bir yoldan geçer mezarlığı sağlı sollu mezarlığı olan dar yolu aştıktan sonra Emirsultan Camisini görürsünüz. Anneannemin evi şu an orada bulunan parkın ve havuzun hemen sağ tarafında yer alan eski evlerden birisi. Fakat o dönemde orada ne park vardı ne havuz. koskoca bir mahalle feda edildi meydan açmak uğruna o zamanlar. İşte o evden yola çıkardık mahalle arkadaşlarımla beraber. Anneannemin tatlı dili ile uyandırılır, onun sabah namazından sonra hazırladığı herse (bir tür patlıcan salatası içindekiler; közde patlıcan, tuz, zeytinyağı), poy (bir tür baharat karışımı), nefis salça karışımları eşliğinde hazırlanan ve yarı açık gözle yaptığımız kahvaltının ardından düşerdik yola. Anneannem Halime Hanım' ın "Allah zihin açıklığı versin inşaallah yavrum" duası azığımız olurdu. Hala zihnim köreldiğinde bu azıktan yerim. Bilirim ki o azıktakiler hiç bitmeyecek. İstikamet Zeyniler Camisiydi bu sefer. Bu cami Emirsultan Camisini Davutkadı istikametine doğru 100 metre geçtikten sonraydı. Fatih Sultan Mehmet döneminde inşa edilmiş ve haziresinde dönemin önemli şahsiyetlerinin yattığı bize anlatılan bir cami. Hoca Hafız Amca' ydı. Allah selamet versin. Sabri Yırıkoğulları. Hafızlığını İstanbul Heybeliada' da tamamlamış nezih bir insandı. Onun dizinin dibi ne kadar da önemliydi. Taltifini beklerdik her sayfa sonunda. Hiç de gecikmezdi sağolsun. İlk ezanımı orada okumuştum. İlk müezzinliğimi yapmıştım. Başım okşanırdı hiç unutmam cemaat tarafından. Hafız amca bize caminin avlusunda top oynatırdı. Musalla taşlarını minyatür kale yapardık. Şut ve gol. Hayatın ta kendisine hem de... Sonra her dönemin sonunda bizi eski model bir Opel' inin içerisine tıkıştırır ve Mudanya' ya, Zeytinbağı' na denize götürürdü.
Sağolasın Adem Hoca, sağolasın Hafız Amca... Temellerim atılıyormuş ellerinizde farketmemişim o zamanlar. Şimdi size dua ediyorum. Sizi anıyorum her an. Gözlerim dolu dolu oluyor. Sağolun... Yüreğinizin sıcaklığını şu an bile hissediyorum. Yüreğinize sağlık...
olmaz boyle bir lezzet
Salı, 12/07/2005 - 16:16 — ibrahim saidcanim kardesim ya da agebeyim
nasil guzel yazmissin oyle ,
hic bir yazi bu kadar net kafamda canlanmamisti ...
Eline ,zihnine saglik
hoca olmak
Cts, 07/08/2004 - 21:08 — Elif Kırmızıne farklı bir şey...
bu bloğu ve yorumları okuyunca farkına vardım...
kuran bilen herkesin bir hikayesi var, kursuyla ve hocasıyla...
ve unutulmuyor hocalar..
Allahım ne büyük bir mesuliyet..
sizler yaşadınız...
ben de yaşadım.. ve yaşıyorum...
düşünüyorum da...
baş rolü oynamak...
her öğrencinin hikayesinde başrolü...
ne güzeldir...
hoca öğretmen gibi değildir..
biraz öyledir ama daha çok değildir..
ve demek bu yüzdendir öğrencilere büyüyünce ne olacaksın diye sorulduğunda en az 1/3ünün sizin gibi hoca olacağım demesi..
hoca olmak zordur...
ve ne güzeldir hoca olmak kim bilir...
Tek anım, ağzımdaki şekeri göstererek çektirdiğim fotoğr
Çar, 11/08/2004 - 20:24 — Selim SevkiogluArtık bu tür görüntülere rastlamak pek mümkün değil bizim buralarda. Geçen dayı oğlum bahsetti. Oğluna Kuran dersi verecek birini bulamadığından oturdukları taşrada. İronik şeyler bunlar.. ve trajik elbet
Yaz tatillerinde müdavimi olduğum ancak bir türlü Kuran'a geçemediğim Kuran Kursu'ndan arta kalan tek fotoğraf karesi canlandı şimdi gözümde. Çaktırmadan emdiğim şekeri, deklanşöre basılacağı sıra dudaklarımın arasına alarak poz verdiğim o an. Kuran kursundan aklamda kalan tek hoş an belki de. Ellerinde değnekler olan hocalardan, hiç de cazibeli olmayan bir uslüpla aldığımız Kuran dersleri.. ve Rahmetli anneannemden kulaklarımda takılıp kalan "Ah oğlum.. bi Ayedelkürsi'yi (kendi ağzı ile) öğredemedim ya sana" deyişleri.
Ey Rahmetli ninem.. Ey eli sopalı Kuran hocalarım.. HZ. Muhammed'i duymak gerekiyormuş oysa önce.. ve Hz. Ömer'i.. ve Ebubekir'i.. ve güzel ahlaklarını o yaşta ihlaslı ve hilim sahibi bir ağızdan. Said Havva'dan İslam'ı okumak. İ. Süreyye Sırma'dan Hülefa-ı Radişiyn'i. Yaş 21 Kandil gecesi ihlaslı bir ağızdan dinlenen kısa bir vaazla kalp titredikten sonraki iki ay içinde.. ve istekle.. ve arzu ile.. ve deynek bile olmadan ne de kolaymış Kuran öğrenmek meğer.. Sonra bu da yetmez işte..
Hey gidi günler....
Çar, 13/07/2005 - 17:04 — Murat GurelBizim zamanımızda Kurana geçenin bisküvi ve lokum dağıtması adettendi. Herkes kurana geçme hiyerarşisi içinde uzun rahlelerde sıralanırdı. Belki de bu yüzden sizin anlattığınız elif ba'yı sayfaları atlayarak geçmek sözkonusu olmuyordu.
Sadece şunu hatırlıyorum, yaşlı hocamızın kulakları biraz az işitirdi. Ve dersime çalışmadığım günlerde özellikle biraz daha kısık sesle okurdum dersimi...
Bir de hocanın önünde yapılması legal olan tek şamata vardı: Ezberlerde İnşirah suresini okuyan çocuğun yanında mevzilenir surenin sonunda "fer gab" demesini sabırsızlıkla beklerdik. Ne zaman "gab" ifadesi ağızdan çıkar hep birlikte çocuğun takkesi varsa takkesi yoksa saçları kapılırdı.
Bakî Selam...
Hey gidi günler!
Salı, 26/07/2005 - 20:37 — Halil Erdemİlkokul üçüncü sınıftan dörde geçmiştik.O yaz annem camiye gidip "kendisi camiye gönderilmediği için" öğrenemediği Kur'an'ı bizim öğrenmemizi istiyordu.Ve benim için yaz eğlencesi başlamıştı.Cami hemen evimizin yanındaydı.Mahllemizde camimizin imamı "Küçük Hoca" deyince tanınırdı.Böyle bir lakabın ona takılma sebebi boyunun kısa olmasıydı.Boyu küçüktü ama kalbi büyüktü.O hiçbir zaman bizleri caminin bahçesinden kovmadı.Hatta bizimle oyunlar oynardı.Birçok yaşlı amcanın adeta protokole çevirdiği cami hiyarşisini! yıkıyordu.Peygamberimizde bize sevdirmeyi teşvik etmemiş miydi?
O küçük yaşımıza rağmen bize caminin anahtarını verir,ezan okutturur,müezzinlik yaptırırdı.Tabii bu da bizim için gurur vesilesiydi.Adeta arkadaşlarla yarışa girerdik.Aramızda uzlaşamayınca hocamızın sorusunu kim bilirse o yapardı müezzinliği.
Kısacası bize sevdirmişti camiyi,cemaati.Öğretmen olunca anladım "Küçük Hoca"nın tavrının ne kadar doğru olduğunu.Çocuklarımızı ve gençlerimizi Kur'an'a ısındırmak,Kur'an'la yoğurmak hepimizin kurtuluş reçetesi olacaktır.