renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Kutudan

 Amer Kapetanovic Copyright ©2004Hep merak ettiniz bu kutunun içinde ne var diye. Ama yanlış soruyordunuz sorunuzu. Ne değil neler olmalıydı. Neler vardı bu kutunun içinde? Neler yoktu ki...

Altı, yedi yaşındaydım. Urfa’nın sıcak bir yaz günüde Milliyet gazetesi biz çocuklar için ve çocuk gibi hissedenler için uçurtma vermişti. Promosyonların hayatımda önemli bir yer tutacağından habersiz, Red-Kit kaplamalı uçurtmamı almış, sokaklarda, olduğum üzere bir çocuk gibi koşturup duruyordum. İnat gibi o Urfa günü sıcaktı ama rüzgarlı değildi. Çok uğraştım onu havalandırmak için, olmadı. Üzgün bir şekilde eve giderken, karşıdan gelenlerin beni daha da üzeceklerini nereden bilebilirdim ki? Sol elimde tuttuğum Red-Kit in kuyruğu ardımda beni takip ediyordu. Birilerinin kuyruğa basacak kadar düşüncesiz olduğunu tahmin edip, önlem alacak kadar güvensiz değildim o zamanlar. Çocuktum. Karşıdan gelen adamlara dikkat etmedim. Yanımdan geçip gittiler demek isterdim ama öyle olmadı. Yanımdan geçmişler ama gitmemişlerdi. Bir tanesi durmuş, sıcaktan bunalan, sıkılan canını eğlendirmek için beni kurban seçmişti. Bir adım attım, bir adım daha, ama sonrası o kadar kolay olmadı. Sol tarafım gerildi. Bir anlık gerildim, minik ve önemsiz görülebilecek bir “cart” sesi duydum. Yanımdan geçenlerin en dengesiz olanının ayağını Red-Kit in kuyruğundaydı. Bunu düşünebilecek olsam dikkatli olurdum. Ama iş işten geçmişti. Kuyruk kopmuştu. Kopmakla kalsa yine iyi, koparken uçurtmaya da zarar vermişti. Haç şeklinde çivilediğim çıtalara gerinerek yerleşmiş Red-Kit te yırtılmıştı. Şaşkınlık ve üzüntüden yüzümün aldığı ifade ne kadar komikti bilmiyorum, ama eline aldığı kuyruğu sallayan esmer adamı güldürmeye yetmişti. Bana baktı, güldü ve kuyruğu elinde sallayarak, tozlu yolda arkadaşlarına yetişmek için koşmaya başladı. Neden bilmiyorum, bir faydası olacakmış gibi, babam yaşındaki adama kafa tutacakmışım gibi bende onun peşinden koşmaya başladım. Benim de koştuğumu görünce insafa gelmiş olacak ki kuyruğu yere attı ve arkasına bakmadan yoluna devam etti. İstediğim olmuştu, kuyruk artık bendeydi. Daha fazla takibe gerek yoktu, evin yolunu tuttum. Eve vardığımda elimde sadece kuyruk kalmıştı. Red-Kit i yolda bir yerlerde bırakmıştım kendi başına. Önemli, değildi Red-Kit. Önemli olan kuyruktu. Ve o bendeydi. Şimdi de o kutunun içinde. Her zaman tetikte olmamı ve insanlara dikkat etmemi hatırlamam için...

Ortaokul yıllarımda bende, nerden esti bilmiyorum, kalem tutkusu başladı. Otomatik basma kalemler, tükenmez kalemler, dolma kalemler... Kalem, bir sürü kalem. Dört kalemliğim vardı ve hepsi ağzına kadar kalemle doluydu. Bir tanesinde hacıladığım kalemler, bir diğerinde tükenmez kalemler, ötekinde kurşun kalemler ve en sonuncusunda dolma kalemler. Çok az ve de seyrek aldığım harçlıklarımı okul kantininde, teneffüs aralarında harcamaz, ilk solukta kırtasiyeye gider, yeni gelen kalemlerden hoşuma gidenleri alırdım. Bir dönem annem buna bir anlam veremese de, sonradan hoş görmeyi tercih etti. Çünkü ne yaptıysa fayda etmedi, ben kalem almaya devam ettim. Sonra ne oldu bilmiyorum, kalem tutkum sona erdi. Kalemlikler gün geçtikçe boşaldılar. Kime gitti, nereye gitti bilmiyorum ama o kalemler güme gitti. Onlarca kalemden geriye sadece bir tanesi kaldı. Geride kalmasının sebebi de belli, yazmayan ve kırık bir aspirin eşantiyonu... Bu kalemi kim ne yapsın ki? O dönemden bana kalan ve maddiyata değer vermememi, elimdekilerin eninde sonunda beni terk edeceklerini hatırlatan ve tembihleyen bir kalem olarak kutuda, uçurtma kuyruğunun yanındaki yerini aldı...

İşte bu da lise yıllarımdan bir parça. Çok garibinize gitti değil mi? Ben de böyle bir şeyi garipserdim yerinizde olsam. Hikayesini dinleyin hele, sonra karar verirsiniz. 16 yaşında olmalıyım. Lisede okuyorum ve lisenin en güzel kızı olmasa da, benim için en güzel kızıyla aynı sınıftaydık. O zamanlar ne olduğunu adlandıramadığım bir durum içindeydim. Hep onu düşünüyordum, yemek yerken, televizyon izlerken, uyumaya çalışırken, yürürken... Her zaman... Kafamda sürekli onunla konuşuyordum. Sanki o benim için oradaydı, ben de onun için buradaydım. Tabii ki bunun böyle olmadığı ortaya çıktı. Ben hayallerde dolanırken, ve kaybolmuşken, bir başkası çıkıp benden hızlı davranmış, benden almıştı onu, çalmıştı. Nasıl olur da ben kendimi onun için bu kadar yorarken o gidip, sadece bir kız arkadaşım olsun diyen ve onu hedef seçen çocukla beraber olurdu. Anladım ki iş işten geçmişti. Yapacak bir şey yoktu. Aklıma nereden geldi bilmiyorum. Bu dahiyane fikrimi düşündükçe gülerim hala. Filmlerde kız, sevgilisine kendisini hatırlaması için saçından bir parça keser verirdi. Bende ise hiçbir şey yoktu. Saçından bir tutam bende olmalıydı. Ama nasıl? Gidip “Bana saçından bir tutam kesip verir misin? Lazımdı da” diyemezdim. Saçı elde etmenin bir yolu olmalıydı. Ve bu nerden geldiyse aklıma, o zamanlar çok akıllıca görünmüştü. Bir öğle arasında, yemek sonrası sınıfta baş başa kaldığımızda, çiğnediğim sakızı çaktırmadan saçına yapıştırdım ve başkaları fark etmeden onu ben uyardım. Her kızın yapacağı gibi, sinirlendi, uğraştı, çabaladı, ağlamaklı oldu ve sakız iyice yapıştı o çırpınırken. Ben ise “ şans eseri! “ çantamda olan makası aldım ve en temiz yolun, saçı keserek kurtulmak olduğuna onu ikna ettim. Az biraz saf olduğundan kabul etti hemen. Bende işinin ehli bir kuaför gibi kestim saçını sakızla beraber. Bir kağıda sarıp çöpe yöneldim. İşte bu gördüğünüz sakız ve saç ikilisi oradan geliyor. O zamanlar şaşkınlık ve çaresizlikten saklıyordum bunu ama şimdi... Sakıza dolanmış saçlar , duygusal olarak kimseye bağlanmamayı, eğer ki böyle bir duruma düşersem de vakit kaybetmeden onu elde etmeyi tembihliyor bana...

Kutuda daha çok şey var ama...

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

ee.. ?

Yazıyı okuyup bitirdikten sonra insanın 'ee... ?' diyesi geliyor. Hani bayram değil seyran değil, eniştem bu yazıyı niye yazdi diye bir cümle kursam ayıp olur mu acaba? Yoksa oruç beni tutuyor da bir şeyleri mi kacırdım. Yazara saygısızlık etmek istemem, ama okuduktan sonra öylece kaldım, zihnimde nereye gitmem lazım, bu yazı nereye götürmeli... ? Nasip değilmiş demek ki, kutudan bize bir şey çıkmadı.

aaaa???

bayram değil, seyran da değil.... ahmet rasim beyler haklı. neden yazılmış acep bu yazı? haaa sanırım insanlar yazar yazmaz, yazdıkları yazıyı bayram, seyran vs münasebeti ile insanlarla paylaşmak, mesajlaşmak, sosyalleşmek istiyorlar. anladım şimdi. belki de bu yazı bilmem kaç zaman önce yazıldı da yazan arkadaş "bu ne ya cemaat ne hale gelmiş, eskiden böyle mi idi" diyerek bir yazı yollamayı düşünmüştür belki de, belki de, belki....? hani cemaat "orjinal fikir farklı kalıp" ya. anladın mı canım ahmetim rasimim.....

unutmadan ekleyeyim anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az....