Gözlerimi açtım. Gözlerimi siyaha açtım. Geceydi, zifiri karanlıktı.
Gecede miydim, yoksa gece ben miydim anlayamıyordum. Öylece bekledim. Sabahı bekledim. Sabah olmuyordu. Saatler geçiyordu, günler haftalar geçiyordu sabah olmuyordu. Çok sessizdi bulunduğum yer. Aldığım nefesin sesini dahi duymuyordum. Yoksa nefes almıyor muydum? Yoksa yaşamıyor muydum? Yoksa ben yok muydum? Ürperdim. Ellerimi yüzüme götürdüm. Var olduğuma inanmak istiyordum. Dokundum kendime. Hiçbir şey hissetmiyordum. Evet, evet hissetmiyordum. Delirecek gibiydim.Ama nasıl delirebilirdim ki. Ben yoktum. Var olmadığım halde nasıl delirecektim. Düşündüm. Saatlerce düşündüm. Var olduğuma karar verdim. Mademki bütün bunları düşünebiliyordum o halde vardım. Var olduğumu bilmemle birlikte ayaklarımda büyük bir acı hissettim. Sevindim, vardım ve acıyı hissedebiliyordum.
Kan ter içinde kalmıştım. Beynim zonkluyor, bütün vücudum sızlıyordu. Düşüncelerimi bir noktada toparlamaya çalışıyordum. Başaramıyordum.
Sonsuz karanlığın içinde duyduğum bir sesle irkildim. Biri bana sesleniyordu. “Neyi bekliyorsun” diye sordu gizemli kişi. Işığı dedim. “Işık senin zihninde” dedi. Kimsin sen diye sordum. Cevap gelmedi.
Aynı sesi bir daha duyamadım. Biri bana mesaj vermiş ve gitmişti. Düşünmeye başladım. “Işık senin zihninde” ne demekti. Saatlerce düşündüm. Karanlık varsa elbette aydınlık ta olmalıydı. Işığı zihnimde canlandırdım, ışığa inandım. Ben ışığa inandıkça etraf aydınlanmaya başladı. Artık etrafı seçebiliyordum.
Etrafımdan insanlar geçiyordu. Tavanı olmayan çok büyük bir koridordaydım. Bu koridor başka büyük koridorlara açılıyordu. Ayaklarımda pranga vardı. Herkesin ayağında pranga vardı. Kimse dönüp bana bakmıyordu. Herkes farklı yönlere yürüyordu. Ben de kalabalığa karıştım ve bir yöne doğru yürümeye başladım. Prangalar yürümemi zorlaştırıyordu. Saatlerce yürüdüm. Kaç farklı koridorda yürüdüm, kaç farklı insan gördüm bilmiyordum. Çok yorulmuştum. Biraz dinlenmek için oturmuştum ki çok büyük bir kuş gelerek karşıma kondu.
Gözlerime bakarak “Böyle bilinçsizce dolaşarak gerçeği bulamazsın dedi.” Bu sesi tanımıştım. “Işık senin zihninde” diyerek bana yol gösteren gizemli sesin sahibi karşımdaydı. Kimsin sen diye sordum. Ben “Simurg” dedi. “Benden yardım isteyenlerin yardımına koşarım” diye ekledi sonra.
Etrafımızdan geçen insanları göstererek; “Onlara neden yardım etmiyorsun” diye sordum. Onlar dedi Simurg “Benim yardımımı istemiyorlar. Çünkü çok kibirliler, bana inanmıyorlar onlar.”
Peki, bana nasıl yardımcı olacaksın diye sordum.
“Buradan çıkmak için öncelikle burayı tanımalısın. Nasıl bir yerde olduğunu bilmelisin. Ben sana burayı tanıtacağım” dedi.
Bir çırpıda beni alarak üzerine oturttu. Yavaş yavaş yükselmeye başladık. İnsanlar karınca kadar küçülmüşlerdi. Büyük bir labirentti burası. Büyük, karmakarışık bir labirent.
Simurg konuşmaya başladı:
“İşte çıkış... Buraya kadar gelebilmek için çeşitli sınavları geçmek zorundasın. Her bir koridorda seni bekleyen zorlu engeller olacak. Bütün bu engelleri aşabilirsen mutlak gerçekliğe ulaşabilirsin”. Sonra geldiğimiz yöne doğru dönüp, beni aldığı yere bıraktı.
Konuşmaya devam etti:
“Sana nasıl bir yerde olduğunu gösterdim. Ama çıkışa ancak kendi çabalarınla ulaşabilirsin. Kural böyle. Sana yoldaki işaretler hakkında da bilgi veririm. Gerisi sana kalmış.”
“Yollarda işaretler mi var” diye sordum.
Evet var dedi Simurg. “Ama işaretleri görmek için çok dikkatli bakmalısın etrafa. Görünenin arkasındaki görünmeyeni görmeye çalışmalısın. Aklına güvendiğin kadar, belki daha fazla hislerine güvenmelisin. Ve bir de, çok zorlanırsan eğer beni düşünmelisin”
Simurg’un bütün söylediklerini can kulağıyla dinledikten sonra yola koyuldum. Yolun sonunda beni nelerin beklediğini çok merak ediyordum. Thuruman’ın, dünyasını sınırlandıran büyük duvarı gördüğünde yüzünde beliren şaşkınlık geldi aklıma. Kendimi ona benzetiyordum. Onun içinde yaşadığı ada stüdyoya karşılık, büyükçe bir labirentteydim ben. İkimiz de kendi gerçekliğimizin peşineydik
Labirentin içinde hızla ilerliyordum. İşaretlerin dilini anlamada Çoban Santiago kadar başarılı değildim. Ama yine de biraz gayretle üstesinden gelebiliyordum işaretlerin.
Koridorları geçtikçe çıkışa daha çok yaklaştığımı hissediyordum. Son bir koridor kalmıştı önümde. Büyük bir kararlılıkla oraya girdim.
Burası şimdiye kadar geçtiğim koridorlara hiç benzemiyordu. Sonsuz güzellikte bir bahçeydi burası. Yeşilin bütün tonları vardı. Her çeşit meyve mevcuttu. Dünyanın en leziz yemekleriyle donatılmış sofralar kurulmuştu. Az ilerde büyük bir havuz vardı. Birbirinden güzel onlarca genç kız şuh kahkahalar atarak havuzda yüzüyordu. Hepsi çıplaktı. Beni de yanlarına çağırıyorlardı. Yanlarına gidip onlarla eğlenmek için büyük bir dürtü duyuyordum içimde. Bunun bir tuzak olduğunu hissedebiliyor, yine de kendime engel olamıyordum. Kızların dayanılmaz cazibesine kapılmak üzereydim.
Diğer koridorları geçmek bu kadar zor olmamıştı. Aklıma Simurg geldi. “Zorlandığında beni düşünmelisin” demişti. Gözlerimi kapatıp onu düşünmeye başladım. Çok geçmeden beliriverdi hayalimde Simurg. Gözlerimin içine bakarak “Eğer bu yiyeceklerden tadar, o kızlarla birlikte olursan asla buradan çıkamazsın. Burası Hasan Sabbah’ın yalancı cenneti gibidir. Onlara inanman sonun başlangıcı olur. Uyuştukça uyuşursun. Uyuşturucunun etkisi geçince de, sana güzel gibi görünen bütün bu şeylerin gerçek yüzünü görürsün. Ama iş işten geçmiş olur. Tekrar başladığın yerde bulursun kendini. Ve bu sefer koridorları geçmek daha zor olur.”diyordu.
Dehşetle dinliyordum Simurg’u. Gözlerimi tekrar karanlıkta açmak istemiyordum. Simurg konuşmaya devam ediyordu:
“Yok eğer bütün umarsızlığınla onların yanından geçip gidebilirsen, koridorun sonuna geldiğinde ayağındaki prangalardan kurtulduğun gibi bu labirentten de çıkmış olursun.”
Simurg bütün bunları bir çırpıda söylemiş ve kaybolmuştu. Yine bir başıma kalmıştım. Bahçedeki hiçbir şeyi umursamıyor gibi yaparak yürümeye başladım.
Yalnızca çıkışa odaklanmaya çalışıyordum. Ama olmuyordu. Bahçeyi, yiyecekleri ve kızları düşünmekten alıkoyamıyordum kendimi.
Yanıma bütün fettanlığını kuşanmış, güzeller güzeli bir kız yaklaştı. Çıplaktı. Çeşitli cilveler yaparak elindeki içeceği bana uzattı. Eğer dedi
“Bunu içersen sonsuza dek burada bizimle birlikte zevk içinde yaşarsın”
Onu orada öylece izlemek bile büyük bir haz veriyordu bana. Aklımda ne Simurg kalmıştı ne labirent ne de gerçeklik. Kızın elindeki içeceği alarak bir yudum içtim. Kız elimden tutarak beni havuza götürdü. Soyunup kendimi havuzun serin sularına bıraktım. Kızlar etrafımda yüzüyor şuh kahkahalar atıyordu. Burası cennet olmalı diye düşünmeye başlamıştım ki, zift gibi siyah, yapış yapış bir sıvının içinde debelenip durduğumu fark ettim. Kızlar habis birer cadıya dönüşmüşlerdi. Çok çirkinlerdi. Bütün vücudum çatlarcasına sızlamaya başlamıştı. Biri matkapla göğsümü delse ancak bu kadar acıtırdı.Acıdan kıvranıyordum. Bayılmışım…
Gözlerimi açtım. Gözlerimi siyaha açtım. Geceydi, zifiri karanlıktı.Gecede miydim, yoksa gece ben miydim anlayamıyordum...
Yorumlar
eleştirilerinize çok ihtiyacım var
Paz, 16/07/2006 - 10:02 — M.Ahmet BahadırArkadaşlar bu benim ilk çalışmam. Bu yüzden eleştirilerinize çok ihtiyacım var.Yanlışlarımı bilirsem aynı yanlışları bir daha tekrarlamam diye düşünüyorum.Belkide ben de yalnızca şemsiye yapmalıyım, bilmiyorum. Ama editörün hikayeyi yayınlaması beni cesaretlendirdi doğrusu.Vakit ayırıp okuyan herkese teşekkür ederim.
siyah ve karanlik
Paz, 16/07/2006 - 19:30 — Ahmet BahadırSayin Bahadır, öncelikle ilginçtir sizinle aynı adı kullanıyoruz, fakat farklı kişileriz.
Hikayeniz genel olarak güzel buldum, giriş kısmının hal tarifi çok iyi olmuş, sonuç kısmı da. Lakin labirentten geçiş kısmı daha genişletilebilir hal tarifi daha çok yapılabilirdi, koridorun mahiyeti, neye karşılık geldiği hakkında birkaç ek söz olabilirdi.
Fakat bunlar daha güzel olması için dediğim gibi, iyi bir çalışma elinize sağlık..
Negatif Karma
Paz, 16/07/2006 - 18:00 — Serkan TekinGenç yazarı cesaretlendirecek bir tavır sergilemiş Cemaat.com, bu yazıyı yayımlamış. Seçilmiş kişi etrafında dönen sahte bir hayatın farkedilmesi. "Hikaye" diye girilmiş. Ama bu bildik, tanıdık birşey. Sahte Şeyh'lerin nasıl da müslümanları kandırdığına dair örneklendirmelerin arasında geçen -bence etkisiz- bir olay. Ahmet kardeşim bu içeriği rüya diliyle anlatmış.
Editörün notunu okumak isterdim. Bu yazıya yorum yapanların ilki olmak istemezdim. Ahmet kardeşime tek tavsiyem şudur: Işık sende. Kendi yazını oku tekrar tekrar. Aşamalarını kendi desteğinle kaydedeceksin.
"...şimdi tûfan başladı..."