
Sorunlarımız var. Herkesinki gibi. Ciddi sorunlar. Bizi birbirimize düşüren, enerjimizi heder eden, zamanımızı çalan, maddiyatımızda gedikler açan ve en önemlisi bu topraklarda en olması gereken sevgi ve muhabbete zarar veren sorunlar. Mesela başörtüsü; mesela Kürt sorunu. Dağlaştırmışız onları. İçinden çıkılmaz hale getirmişiz. Canavarlaştırmışız.
Burada yanlış bir tavrımıza dikkati çekmek gerekir. Sorunları çözme yönünde bir irade geliştiremiyoruz. Mesaimizi buna harcamıyoruz. Bütün cehdimizle statükoyu korumaya gayret ediyoruz. Halbuki bu fasit bir daireye kendini duçar etmek. Statüko zaten sorunları doğurtan bataklık. Hırsızlarımız onda saklanıyor. Bütün bu istenmeyen misafirler onun hediyesi. Onu korumak, dertlere, sorunlara ve açmazlara davetiye çıkarmak, onları hayatımızı bir parçası yapmak. Yapılması gereken, bunun tam tersi. Bir sistem sorunlara sebep oluyorsa, ona yönelip, aksadığına inanılan taraflarını zamanın icap şartlarına göre gözden geçirip düzenlemek gerek.
Şu bir gerçek. Sosyal sistemler, laboratuvarlarda denenemezler. Mahiyetleri öyle anlaşılamaz. Milletlerin hayatlarına uygulanırlar. Ve neticelerine göre haklarında bir karar verilir, verilmelidir.
Hiçbir sosyal model için bu kesin doğrudur demek mümkün değil. Denenir, başarılı olursa, denenmeye devam edilir. Olmazsa, onda bir değişikliğe gitmek gerekir. Aklın, sağduyunun ve hayatın gerçeklerinin icabı budur.
Türkiye, Cumhuriyetle farklı bir modele geçti. Laikliği ve ulus devleti kendine yönetim biçimi olarak seçti. Başarılı olsalardı, kimse itiraz etmezdi. Yalnız olmadılar. Çıkardıkları sonuçlar bunu gösteriyor. Laiklik gençlerin celladı oldu. Onları sürgüne gönderdi. Vatanlarından attı. Dini hayat üzerinde ciddi bir baskı unsuru oldu. Acılara sebebiyet verdi. Bunlara bakarak ondan istenilen neticelerin alınmadığını söyleyebiliriz. Sosyal modellerde başarının kıstası, insanların ondan memnuniyeti. Şikayetlerin asgari düzeyde olması. Laikliğimizden insanların memnun ve razı oldukları söylenebilir mi? Hayır. O zaman revize edilmeli. Hayatın gerçekleri bunu gerektiriyor. Sürekli huzursuzluk doğurtan bir modelde ısrar etmek saçmalık. Yönetimlerin kutsalları olmaz. Onlardan beklenen, hayatın keşmekeşini bitirmeleri. İnsanları mutlu etmeleri. Huzursuzluğu asgariye indirmeleri. Bunlar yerine tam tersine sonuçlara sebep oluyorlarsa, onlarda ısrar etmek eblehlik olur.
Yönetim modelleri şahıslardan vazgeçilmezlik kazanmaz. Onlardan beklenenler, hayata bir düzen getirerek insanlarınn hayatlarını istenilen yönde düzenlemeleri. Bunu sağlayamamalarına rağmen, getirdikleri şahıslar için onları baştacı yapıp, değişmezlik konumuna yükseltmek, insanları tabularla sıkmak ve adeta cendereye almak olur.
Toplumda sürekli bir iğtişaşa sebebiyet veren bir model uygulanamaz. Hiçbir şekilde. Hiçbir hal u karda. Ne askeri darbeler onu uygulatabilir. Ne de kanlı diktatörler. Halkın canını acıtan modelleri halk çöplüğe atar. Beğenmedikleri efendiyi başlarında taşımaz insanlar. Günlerini karartanlara ellerindeki bütün imkanlarla saldırırlar. Şu hayat keşmekeşinde yeterli meşgalesi ve sorunu olan milletlere hiçbir güç, saçma ideolojik saplantıların sebep oldukları acılara katlanmalarını söyleyemez ve onlardan böyle bir talepte bulunamaz. Mutlu edemeyen sistem idam fermanını imzalar.
Hayat sürekli bir akış içerinde. Dinamik. Değişken, durgun değil. Buna rağmen değişmemekte direnen, zamanın gerekleriyle mücehhezlenemeyen, istenmeyen ilan edilir.
Sistemler hayat gibi olmalıdır. Hayatın renginde olmalıdır. Kalıpsız olmalı, hayata göre şekillenmelidirler. Sistemlerin hayatı şekillendirdiğini sanan, büyük bir yanılgı içerisindedir. Sistem hayatı renk vermez. Hayat kendine göre sistemler oluşturur. Fransız İhtilali'ni burjuva ile halkın talepleri doğurdu. Kilise ve kral cehaletleriyle bunu hızlandırdılar. Ekim devrimi Çar'a tek ciddi alternatif olduğundan Rusya'ya yayıldı. İslam Devrimi İran halkının istediği kıyafetti.
Halk kendisine uymayan modeli giymez. Zorlansa sorunlar çıkar.
İşte bizim hızlı devrimcilerimiz bunu kabullenemiyorlar. Hayata ve realiteye göre modeller getireceklerine, hayatı modellere uydurmak istiyorlar. Sıkıntılarımızın bir çoğunun sebebi bu. Kafalarında bir şablon ve kalıp var devrimcilerimizin. Halkı ona göre şekillendirmek istiyorlar. Bu imkansızdır. Halk durgun değil, dinamik, değişir ama kendi istediği yönde, tarz ve şekilde. İnsanları istemediği bir şekle göre değiştirmek muhal. Buna sayısız örnekler verilebilir. Rusya yetmiş yılda Rusyalıları kömünistleştiremedi. Türkiye 85 yılda yüzde yirmiyi kendi istediği şekle getirebildi. Bu yönde çabaların varacağı yer çıkmaz sokak. Karmaşa, huzursuzluk. Yani şu anda yaşadıklarımız.
Elitler kendi kafalarındakini dayatıyorlar. Sorunlarımızın en önemli sebeplerinden biri bu. Halkın kendi modelini seçmesine müsaade etmiyorlar. Halbuki halkın dediği olmadı mı, onun taleplerinin önüne setler çekildi mi, orada sürekli bir keşmekeş olur. Halk sinmez. Öyle görünse de kabullenmez. Durmadan kendi amacına varmak için çabalar. Halk bir nehir gibidir. Ancak kendi mecrasında akar. Kendi istediği yön ve tarzda. Buna engel olmak isteyen, halka en büyük kötülüğü yapar.
Zoraki devrim hiçbir yerde başarılı olamamış. Böyle bir şey hiçbir memlekette sonuç almamış. Ancak milletlerin değerler keşmekeşine düşmesiyle neticelenmiş.
Laikliğin şu anki modeli Türkiye halkının yapısına uymuyor. Bünyeyi rahatsız ediyor. Mağdurlar yaratıyor. Çünkü halk seçmedi. Doğal bir sürecin sonucu değil.
Şarkın en önemli sorunlarından biridir bu. Avrupa belirli bir süreçten geçerek bugünkü yönetim şeklini buldu. Yönetim tarzını, onun ihtiyaçları belirledi. Sorunlarla karşılaştı, onları çözdü, ihtiyaçları oldu, onları giderdi, böylelikle şuanki halini aldı. Biz öyle bir şey yaşamadık. Şuanki yönetim tarzımızı, uzun tarihi yürüyüşümüzdeki tecrübemiz belirlemedi. İhtiyaçlarımız ona renk vermedi. Gediklerimizi kapatmak için ona şekil veremedik. Bir halk onu denemişti. Başarılı olmuştu. Biz de çok alakasız nedenlerle kalktık, onu ithal ettik.
Kanımıza batılılaşma girdi. Doğru olmayan bir ilacı zorla vücuda enjekte ettik." Olmazı" işitmedik. Doktorları duymadık veya susturduk. Netice ortada; asırlık tedavi işe yaramadı. Hasta günden güne kötüye gitti. En sonunda yavaş yavaş eski haline dönmekten başka çaresi olmadığını gördü. Şimdi o yolda.
Batılılaşma ile alınanların en önemlilerinden olan laiklik elbisesi, günümüzde Türkiye'de uygulanan şekliyle bünyeye uymuyor. Dar. Vücudu sıkıyor. Beden rahatsız. Değiştirilmeli. Taleplere göre şekillendirilmeli. Bu akışı normalleştirir. Huzura katkıda bulunur. Enerjiyi asli mekanına sevk eder. Bunun reddi ve bunda ısrar iğtişaşı çoğaltır. Hem ısrar mantıki değil. Çoğunluğun red ettiği bir modeli ısrarla uygulamaya çalışmak, akılsızlık.
Devletler biraz şirketlere benzer. Şirketler bir strateji belirlerler. Ona göre faaliyetlere girişirler. Karlılık getirse ne ala. Ona devam edilir. Ama zarara sebebiyet verirse, artık onda ısrar o şirket için batımla eşdeğerdir. Patron "ben bu tarzı seviyorum, beğeniyorum" diyemez. İhtiyaçlar neyi gerektiriyorsa ona bir göre tarz belirlenmeli. Şirketin kurtuluşunun tek yolu bu. Diğer yollar hüsrana götürür.
Rejimler de böyledir. Huzur, sükun ve rıza gibi kârları oluyorsa, ugyulanmalıdır. Aksi takdirde; netice uçurum olur. Hele sonuç hep hüsran olmasına rağmen en ufak bir tebdilata yanaşmamak; ancak radikallik sonucu karar verme yetilerini duygularının emrine verenlerin işi olabilir.
Bugün hızlı devrimcilerimizin mevcut laiklik uygulamalarını savunmada ellerindeki en önemli koz; "efendim, bizi muasır medeniyet seviyesine bu laiklik götürecek." Bu çok su götürür bir mesele. İlki, bize benzeyen başka bir millet bunu deneyerek muasırlaşmadığından, bu sadece bir faraziye ve tahmin. Bundan, ona göre değerlendirilmeli. İkincisi, Garba, mahza medeniyet payesini kim vermiş? Garbın güçlü olması, doğru ve haklı olduğu anlamına da gelir mi? Öyle kabul edilse, bu sakat bir mantık olmaz mı? Garbın bugün kuvvetten başka matlup nesi var? Güce göre yönümüzü belirsek, yarın öbürgün Hindistan süper devlet olursa, biz de ülkemizde kast sistemini mi uygulayacağız. Bu saçmalık.
Taklitle aldığımız değerler bünyemizi tahrip etti. Bize bir değer vermedikleri gibi elimizdekileri de dejenere etti.
Yiğit düştüğü yerden kalkar. Milletler ancak kendi mazilerinden, irfanlarından ve özlerinden değerler üreterek dirilebilirler. Mutluluğa böyle varılabilir. İthal değerler beraberlerinde virüsler getirirler ve bu bütün bünyeyi tahrip eder.
Yapyabancı kıymetler bizi kendimize yabancılaştırdı. Mahiyetimizi bozdu.
Kendimizden uzaklaştık.
Bu ülkenin laikliğe ihtiyacı olursa, ona göre bir düzenleme yapılabilir. Ama sırf taklitle kalkıp laiklik v.b. ithal malı sistemler almak, ancak sonu gelmez karışıklığa, yabancılaşmaya ve didişmeyle neticelenir. Yani bizim bugün yaşadıklarımıza.
Sistemler hayata göre şekillenmeli. Milletin uzun yürüyüşündeki tecrübeler sistemlere renklerini vermeli. Hazır hiçbir sistem tutmaz. Bu işte sipariş usulu olmaz. İthalat olmaz. Milletler seyirlerinde adım adım sistemlerini örmeliler. Örnek vermek hiç güzel olmasa da Avrupa böyle yapmış. Kilise herşeye karışınca, hayatı kösteklemeye başlayınca, engizisyonlar kurunca, dünyanın dönüp dönmediği konusunda kalkıp laf edince, bununla kalmayıp, laf edenlere karışınca, Avrupalılar onu kendi sınırlarına hapsetmiş. Yani laikliği bir sistem olarak benimsemişler. Bizde bu süreçlerin hiçbiri olmamış ki, kalkıp laikleşelim. Ruhbanlarımız tahakküme kalkışmadılar ki, onları Garbın yaptığı gibi mabetlere hapsedelim.
Huzur; sistemlerin mihengi bu. Huzur getiren sistem doğru. Millete rahat bir yaşam sunan sistem isabetlisi. O korunmalı. Mezkur neticeleri olmamasına rağmen kendi istediklerini uygulatmak için, halkla savaşan, halkı baskı altında tutma gereği duyan bir rejim tarzı, ölmeye mahkum. İnsanları memnun edemeyen yönetim tarzları ilmeği boyunlarına kendileri geçirirler.
Laikliğimiz bu yolda.
Yorumlar
Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır'ın laiklik yorumu...
Per, 20/09/2007 - 15:45 — yusa ırmakKur'an-ı kerim, din kurallarının yerine aklı ve bilim koymayı reddettiği gibi devletin dini denetlemesini de reddeder.
İslâm dini, toplumun hukuk, ekonomi, siyaset, ahlak ve sair bütün yönlerini ana hatlarıyla düzenlemiş ve bu ana hatlara aykırı olmayan yorumları yapma hususunda insanlara yetki vermiş olan bir dindir.
Anayasa Mahkemesi'nin başörtüsü hakkında verdiği Temmuz 1989 tarihli kararın gerekçesinde laikliğe ilişkin ifadeler ilginç anlamlar taşımaktadır.
Gerekçede, "Dinler, doğaları gereği laik değildir" deniyor. Demek ki, Anayasa Mahkemesi din ile laikliğin bağdaşamayacağı kanaatindedir. Laiklik ayrı bir din olmadığına göre "din dışılık" olarak takdim edilmektedir. Bu durumda "Laiklik dinsizliktir" ifadesi aynı anlamın başka bir kalıpta söylenmesi olmaktadır.
Madem dinler laik değildir, o zaman dindarlar da böyle bir laikliği kabul edemezler.
Gerekçede yer alan "Din ve mezhep bağının yerini Türk ulusçuluğu bağı almıştır" şeklindeki ifade bu gerekçeyi yazan kısmın inancı olabilir. Başörtüsü İslâm'ın emri olduğuna göre onunla ilgili bir kararın gerekçesinde bahsi geçen din de İslâm dinidir. Her yıl yapılan binlerce cami, kılınan namazlar, verilen sadaka ve zekatlar, yüz binlerce vatandaşımızın hacca gitmesi "Türk ulusçuluğu" namına değil, İslâm dini namınadır.
Şu ifadeler de bu gerekçeyi kabul edenlerin inancını ortaya koymaktadır.
"Gelişmek ve ilerlemek için durağan din kurallarına değil, insanlığa ayak uydurmak, akla ve bilime öncülük tanımak gerekir."
"Devlete dinsel konularda denetim ve gözetim hakkı tanınması din ve vicdan özgürlüğünün gereklerine aykırı bir sınırlama sayılamaz ."
Bu ifadeler yalnızca onu kabul eden kişileri bağlar. Bir Müslüman her konuda din kurallarının öncülüğünü kesin olarak kabul eder. Çünkü İslâm demek, Kur'an'ın koyduğu kuralları kayıtsız şartsız kabul etmek demektir. Onlardan bir tanesini bile uygun ve yerinde görmemek insanı müslümanlıktan çıkarır.
Kur'an-ı kerim, din kurallarının yerine aklı ve bilim koymayı reddettiği gibi devletin dini denetlemesini de reddeder. Bunu belirten çok sayıda ayet vardır. Bu ayetlerden biri de Nisa Süresi'nin 59. ayetidir. Burada Allah Teâlâ şöyle buyuruyor.
"Ey inananlar, Allah'a boyun eğin, Resûl'e ve sizden olan yetkililere boyun eğin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz. Onu Allah'a ve Resûlüne götürün. Allah'a ve Resûlü'ne gerçekten inanıyorsanız böyle yaparsınız. Bu sizin için daha hayırlıdır ve sonucu daha güzel olur."
İslâm dini, toplumun hukuk, ekonomi, siyaset, ahlak ve sair bütün yönlerini ana hatlarıyla düzenlemiş ve bu ana hatlara aykırı olmayan yorumları yapma hususunda insanlara yetki vermiş olan bir dindir. Müslüman olmak isteyen kişi, yukarıdaki ayet gereği bunu böyle kabul etmek zorundadır.
Hiç kimse inancını değiştirmeye zorlanamaz. Çünkü kalpten kabul edilmeyen, sadece görüntüde olan bir müslümanlık münafıklıktır. İslâmiyet münafıklığı reddettiği için inançlara baskı yapmaz. İsteyen inanır, isteyen inanmaz.
Kehf Sûresi'nin 29. ayetinde şöyle buyurulmaktadır:
"De ki, bu Kur'an Rabbiniz'dendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkar etsin. Biz zalimlere öyle bir ateş hazırlamışızdır ki, duvarları onları saracaktır. Feryad edip yardım isterlerse erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile yardımlarına gidilecektir. O, ne kötü bir içecektir ve bu ne kötü bir birlikteliktir."
“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”