
Son zamanlarda mağdur iki yazar halleriyle göz doldurdu. Meslektaşı kardeşleri de baskıcı siyasetin ezdiğini düşündüğü bu yazarlara destek verdi. Aslında bunun örnekleri siyasi tarihimizde fazlası ile var; ancak konu edeceğim iki insanın mağdur gösterilişi kadar propaganda kokanına şimdiye kadar ben şahsen rastlamadım.
Bu iki yazardan ilki romancı Latife Tekin, hani şu İslamcı belediyelerin sıkça şehir etkinliklerine konuk ettiği ve onunda okuyucu kitlesini mutlu etmek için mekanlarına bir zamanlar Lale Müldür’ün yaptığı gibi davete icabetsiz bırakmadığı yazar. Bu etkinliklere katılırken solcu reflekslerini Edip Akbayram gibi kullanmamış ve kendisini okuyan İslamcı kesim ile diyaloglar geliştirmiştir.
Lale Müldür’ün ismini andım az önce. İsmi İslamcı kesim içinde en fazla bilinen şairlerden biridir. Yitip gitmeye yüz tuttuğu an bir avuç şiir sever onu İslamcı medyanın gündemine taşımış, o da onlardan görünerek uzun zamanda onların söylemini kullanarak muhalif tavırları ile kendisini göstermişti. Hatta sarı saçlarının peruk olduğunu ve teseddürünün olduğunu onun ağzından duymuşumdur. Ne oldu sonraları, en son İzmir’de gördüğümde Radikal gazetesinin Latife Tekin’in haberlerinde ki fotoğraflarındaki gibiydi. Tesettürüm diyerek büründüğü kıyafetinden ve peruğundan eser yoktu.
Latife Tekin'i AK Partiye açılan kapatma davası sonrası zamanlarda tv kanallarından birinde konuşurken izledim. Öyle ekabir konuşmalar yapıyordu ki kültür bakanının ekrana gelen görüntülerini eleştiriyor, “ badigart gibi elleri arkasında bekleyişi bakanlığına yakışmıyor” diyordu; devamında da siyasi çoğunluğun baskısından dem vurarak kabahati siyasi iktidarda görüyordu. Tabi ki orda ne dediklerinin burada konumuzla ilgisi yok. Ama konumuz olan bir şey var ki; Karabük belediye başkanına gösterdiği, yakamı paçamı yolarım sesimi duyururum tavrını, halkın sesi olarak o zamanlar neden duyurmadığıdır.
Karabük’teki olaylarla ilgili izlediğim görüntülerde Latife Tekin’in hırçınlığına hayran da kaldım. Bir kadın böyle bağırmalı işte falan da dedim. Hatta “hadi bakalım istediğimde buydu zaten” sözlerinin kadınca bir kurnazlıkla tezgahlanmasının cinayet romanları kurgusuna benzer bir kurgu olabileceğinin beklentisine bile girdim. Ama düşündüğüm, sözlerin hışmı kadar gerçekleşmedi.
Aşağılık enerji politikaları, başbakan ve cumhurbaşkanı için ettiği hitap biçimlerini, medyada görüşürüz tehditlerini hiç kimse konu yani problem etmedi. Şimdi ben bir okuyucu olarak Latife Tekin’in bir konferansına katılsam ve şöyle bir soru sorsam ki bu soru Hülya Avşar’a sormak istediğim “oyuncu olarak bir sinema filminde soytarıyı oynamak ister misiniz?” gibi hazır beklettiğim bir sorudur; ki bu sorunun şeklini de niteliğini de yazarın konuşmasından çalmış bulunuyorum acaba nasıl bir cevap verir: Görüyorum ki Türkiye’de çok okunan yazarlar arasında değilsiniz, aşağılık romanlarınızdan hangisini daha önce okumam gerekiyordu? desem ne düşünür, sizce bu soruyu bir hakaret olarak mı algılardı ya da eleştiri mi sayardı?
Halkın sesi olduğunu söyleyen sayın yazarın konuşmalarında edebiyatının dışına çok zaman çıkmadığını, Türkiye’nin siyaseti hakkında sorular sorulduğu zaman bu tür soruları geri çevirdiğini ve ben edebiyatımın üzerinde konuşmak istiyorum diyerek yanıtsız bıraktığını biliyorum. Anti-demokratik uygulamalar ile ilgili bir iki çift laf etmeyen ve halkın sesi olduğunu iddia eden yazar, taşrada Yeni Şafak gazetesindeki fotoğrafındaki görüntüsü ile bağırmasını nasıl anlayabilmeliyim bilemiyorum. Acaba hangi iktidara bu kadar içinde aşağılık gecen laflar etti, merak da etmiyorum çünkü rastlamadım.
Tutuklatın beni diye bağırmasına da çok şaşırdım. Kim tutuklatacak AKP’’li bir belediye başkanı mı? Komik değil mi? Sizce bu tip insanlar seçilmişin gücüne inanır mı? Bu ucuz bir demokrasi kahramanlığı ve solcu aydınların içleri boşalmış kimliklerinin bir sonucu değil midir? Her sol siyasi eylemci bilir ki, seçilmişler bu topraklar da devlet değildir ve en az korkulacak olanlarda onlardır.
Evet şimdi gelelim ikinci yazara ve gözlerimize tutuğu kimliğine. Mustafa Balbay tutuklanırken gösterdiği kimliğini almış yanına; kimliği ile girmiş ve sadece onunla çıkmış. Kimlik? Şimdi şu kimlik üzerinde duralım. Kimlik Balbay’ın elinde ne ifade ediyor ve neden elindeki kimliği salıverilişinin sonrasında ki açıklamalarda bütün duyumlarımıza ağlak haliyle gösteriyor.
Radikal Gazetesinde 06/07/2008 tarihinde yayınlanan ifadelerine bakalım:
"Farkında olmadan kayıt altına alınan görüşmemle ilgili bilgi notunda 100 bin YTL'ye ihtiyaç duyduğumuzun belirtilmesi tamamen yorumdur ve yanlış bir yorumdur. Belki sohbet sırasında kimi dinci gazetelerin ücretsiz dağıtılması konusunda maliyet hesabıyla ilgili bir fikir egzersizidir. Bu olası bir durumdur. İradem dışı çekilen kayıtların delil olarak dahi kabul edilmemesi lazım çünkü ben bu görüntülerin mağduru durumuna düşmüş oldum. Devlete ve kurumlarına olan saygımın ifadesi olarak gitmiş olduğum teşkilatta rızam dışı yapılan kayıttan dolayı mağdurum."
“Sorguda ayrıca, Balbay'ın bürosundaki aramada el konulan Genelkurmay ve MİT antetli dokümanlar ile mahkemelerden gelen belgeler soruldu. Balbay, bu belgeleri, yazdığı kitaplarda kullanmak üzere bulundurduğunu, komşu ülkelerle ilgili istihbarat raporlarını ise İran Raporu ve Suriye Raporu gibi kitaplarında kullandığını kaydetti.”
Şimdi bu gazetecinin kimliğinden hareket edersek, bu vatandaşların insanları suçlar gibi ortaya koydukları başka kimlikleri de var. Ulusalcı, vatanını seviyor vs,. yakalanırken ve sorguya giderken diğerleri gibi birbirine çok benzer laflar ediyorlar. Düşünüyorum da Balbay’ın sadece gazeteci kimliğini yanına alması isabetli olmamış mı? Kimliği olmasa “nerden buldun bunları ve ne işin var buralar da sorularına; her şeye burnumu sokarım diyerek, sıkıştığında da mağdurum, onlar fikir egzersiziydi gibi açıklamalar yapabilir miydi?
Bütün bunlar kendisini ilgilendirir tabi. Ancak kendisini korumaya aldığı kimliği ile show yapması ve ağlak hali, aslında insanların nasılda manevralar yapabilecekleri ve solcu bu iki aydın tiplemesinde bariz bir şekilde görülüyor. Birisi ben aydınım susturamazsınız diyerek sallıyor ortalığı, diğeri de gazeteciyim diyerek kimliğini yanına almayı akıl ediyor ya da o aklı kendisine veriyorlar. Umut ediyorum ki kimlikleriyle yanlış olan bir şeyleri saklamıyorlardır.
Medyanın bu iki aydına nasıl destek verdiklerine de şahit olmuşsunuzdur. Kimse Latife Tekin’e “Cumhurbaşkanına Abdullah, başbakana Tayip denir mi, enerji politikasının aşağılı da hiç açıklayıcı değil”, deme cesareti gösteremedi. Üstelik “ Ben ilk Karabük’e geldiğimde burası başka türlüydü. Şimdi görüyorum ki kadınların hepsi örtülmüş. Aşağıdan gelen ve büyük kentlerde iktidarı ele geçiren ki, sevmiyorum herifleri, iktidarı aldılar. Medya çok güç kazandı. Çünkü, her şey kontrollerinde, halkın sesi çıkmıyor. Yoksulların sesi çıkmıyor. Çıkardığın anda sopayı yiyorsun. Yoksulları katlediyorlar. Yoksullar sesini çıkaramıyor. Ülkemiz satılmış. Bir ülkemiz var mı, yok mu belli değil. Kadınlarımız kapatılmış. Bu caddede yürüdüğüm anda gördüm. Burada kadınlara ne yapıldığını gördüm. Aşağılık bir enerji politikası var bu Hükümetin. Ben AK Parti’nin enerji politikasını aşağılık ve halka karşı buluyorum." sözlerinden hiç biri eleştirilmedi. Üstelik destekler geldi. Kimlerdi destek verenler, aşağıladıkları kesimin karşısında yer alan Avrupai görünümlü hanımlar ve beyler. Halkım dediği de belki bunlardı, kim bilebilir…
Latife Tekin halkının sesi olsaydı bir kadın/yazar olarak, yüz binlerce insan ona destek verirdi; ve destek verenlerin içinde kapatılan kadınlar da olurdu. Bileklerini göstermemek için avuçlarının içine elbiselerini alarak özgürlük isteyen kadınlar. Sesi olacaksa bir yazar bunların da sesi olmalıdır.
Yorumlar
Ağzına Sağlık Latife Tekin
Cts, 12/07/2008 - 11:32 — ahmed berkayLatife Tekin'i okudum, okurum da. Çok klasik olacak ama Sevgili Arsız ölüm'le başladı onu tanıyışım. romanları edebiyat anlamında gözardı edilemeyecek eserlerdir. bundan yana hiç bir tereddütüm yok.
latife tekin, dünya görüşünü gilemeyen bir yazar. kendini ortaya koymak adına bu da önemli bir duruştur. ben yazarın karabük'teki çıkışını tvden izledim. güldüm doğrusu. bana eğlenceli geldi. kürsüde fikrini beyan eden bir yazar var ve aşağıda çileden çıkmış bir belediye başkanı. sahne çok hoşuma gitti.
sebebi açık. latife tekin'in nasıl bir düşünceye sahip olduğunu belki de bilmeden davet etmiş bir belediye başkanı var karşımızda. bu da doğaldır aslında. çünkü belediye başkanları hazırlanan organizasyona maddi destek sağlayıp önüne gelen evrakları imza ederler. zaten başkan da bunu; "Benim paramla bu şekilde konuşamazsın." diye dile getiriyor.
halka sunacağı imkanları, işçilerine vereceği maaşı kısıp yazarları tanımadan bilmeden davet eden ve sonradan da bundan rahatsızlık duyan belediyelerdedir asıl suç. belediyeler organizeler yapar. bu artık gelenek olmuş. önüne geçmek imkansız.bir şekild bu program yapılacaksa tercihin doğru kullanılması gerek.
şuna dikkat çekmek istiyorum.Ülkemizin hangi köşesinde sol bir belediye müslüman bir yazarı ya da şairi davet etmiştir? hiç sanmıyorum. onlar kendi aralarında eğlenmesini çok iyi biliyor.
sağ belediyeler renk olsun diye solcu şairleri de( başka bir ifade bulamıyorum) şiir gecelerine, çeşitli programlara çağırırlar. program süresince davetlilerin devirdiği şişelerin parasını da belediye bütçesinden öderler. sonuç; her yer rengarenk.
bu sebepten; ağzına sağlık latife tekin diyorum. sayın başkan, çağırdıysan misafiri herşeyine katlanacaksın. misafirperver olmak kolay değildir.
Latife Tekin`in babasının abdest suyu
Salı, 02/09/2008 - 10:59 — Ercan Hüseyinoğlu"Latife Tekin'in türban sevgisizliğinin arka planında din, iman, dindar düşmanlığı olmadığını biliyorum ve buna şahidim. O, babasının abdest suyunu döken, Gece Dersleri'ni babasının Kur'an okuyuşu sesinde yazan, Ramazan gecelerinde kardeşlerini sahura kaldıran güzel bir insandır."
Bu cümlelerin Latife Tekin`in eserleri üzerine yüksek lisans tezi yapmış olan yazar-sosyolog Fatma Zehra Fidan`a ait. Fatma Hanım`ın Latife Tekin'in türban sevgisizliğine rağmen başlıklı bir yorum yazısı yayımlanmış Zaman Gazetesi`nde. Aynı yazı Gerçek Hayat dergisinin (sayı 2008/34) teneffüs sayfasında "Latife Tekin Sevgisi" başlığı ile yayımlanmış. Ayrıca yazarları arasında Latife Tekin`in de bulunduğu Yeniperspektif.com sitesi de bu yazıyı alıntı olarak yayımlamış ve dipnotta şöyle bir şerh düşmüş.
"Zaman Gazetesinin yorumlar köşesinde, asıl başlığı, "Latife Tekin sevgisi" olan bu yazı, nedense, Zaman Gazetesinde, "Latife Tekin`in türban sevgisizliğine rağmen" biçimde değiştirilmiş biçimiyle yayınlandı... Okurlarımızın dikkatine.(YP)"
"Türban beni irkiltiyor, göz sinirlerimi geriyor, ruhum kaldırmıyor, boğulma hissi geliyor."
"Herhangi gibi bir kadının gönüllü kapanmasını aklım almıyor"
(tülbentle ilgili olarak)... "Yoğurt süzüyorlar. Terlerini siliyorlar. O kadar çok amaçlı kullanıyorlar ki, ter bezi, toz bezi... Türbanla yoğurt mayalayabilir misin söyle bakalım... "
...
diyebilen, başörtülü müslüman kadını ve inancını anlamaktan münezzeh bir yazar için bunca çabalama niye anlamadım. O seni aşağılıyor, senden midesi bulanıyor ama sen onu övüyorsun. Benim de bu hoşgörü(!)yü aklım almıyor !
Not: Bu arada bizzat yoğurt mayalamış bir kişi olarak, yoğurt mayalamak için ne tülbende nede türbana ihtiyaç yoktur. Sadece süt ve maya için bir miktar yoğurt yeterlidir.