renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Literatüre Mütevazı Bir Katkı: Edward Said'in Oryantalizmi

engizisyon Elias Canetti, “Sorular cevaplanmak içindir; cevaplanmayanlar havaya atılan oklar gibidir. En zararsız sorular, yalıtılmış kalan ve başka sorulara yol açmayanlardır.” der. Bu cümle, Edward Said’in oryantalizm çalışmasını anlatıyor aslında, cevaplandıkça sorulan ve sürekli beraberinde yeni soruları ve cevapları arayan bir tez, bir paradigma… Edward Said, Oryantalizm’i sormuştur, soruşturmuştur. Yaptığı oryantalist söyleme bir katkı mı? Evet ve hayır gibi yeni sorulara kadar gidecek bir silsiledir bu. Edward Said’in yılmaz savunuculuğunu yapmak ya da Edward Said’in maskesini düşürmek ortaya çıkarılan “Oryantalizm” kavramının tartışılmasını önleyemez. Kim ne derse desin Edward Said Oryantalizm’de bir paradigma geliştirmiştir. Bir literatür araştırması yaparak bunu belgelemiştir de oryantalizm olarak. Bunu bir Doğulu gözüyle yapmıştır.

Oryantalizmi eleştirisinde Edward Said, Foucault’tın yönteminden (Foucault’tan önce Giambattista Vico bu söylemin sahibidir ancak Vico yazdıkları ile ancak Kant döneminde anlaşılabilmiştir. Kant’ın yaptığı numen-fenomen ayrımını da ilk olarak Vico yapmıştır. Vico’ya göre bilgi toplumsal olaylardan ve tarihten filizlenir ki Edward Said’de bu çalışmasında tarihsel olgu ve toplumsal olaylardan harekete geçmiştir.) faydalanmıştır (belirli farklılıklar olsa da). “… Ancak eserine çok şeyler borçlu olduğum Michel Foucault’nun tersine ben, bireysel olarak ayrı ayrı yazarların (aksi takdirde anonim ve dağınık bir külliyat teşkil eden) Oryantalizm üzerinde belirleyici etkilerine inanmaktayım” demektedir. Foucault’un dekonstrüktivist yaklaşımı süregelen disiplinlerin biçiminin, mantığının ve elbette ki özünün, araştırılan şeyin realitesinin nesnel niteliğinin sonucu olmadığını ileri sürmekteydi. Öyle ki Foucault’a göre; bir disiplinin söylemsel (discourse) biçiminin araştırma nesnesine yabancı olacağını söylemek mümkündür. Edward Said “Oryantalizm” eleştirisinde zaman zaman oryantalist düşüncenin İslam’a düşman olduğunu ileri sürüyor ancak oryantalizme karşı girişilecek bir reddin İslam’ın doğrulanması olduğunu ileri sürmüyor. Oryantalizmle ilgili sorularına cevap ararken de oksidentalist bir paradigma geliştirmenin bir avuntu olmayacağını söylüyor. Oryantalizm hakkında bilgi sahibi olmanın faydası olacaksa bu, ‘bilginin (herhangi bir bilginin, herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda) ayartıcı biçimde mecraından saptırılışına karşı bir uyarı olacaktır demektedir.

Bu yorum benzerlikleriyle birlikte Foucault’taki psikanaliz, etnoloji, yapısal dilbilimi ve söz dizimi Edward Said’de de belirgin olarak ortaya çıkan bir durumdur. Edward Said, yapısal antropoloji ve hümanizmi (Marksist yorum) çıkış noktası olarak kullanıyor. Bu bağlamda Edward Said Oryantalizm’de neden İslam’a dair açıklamalar yapmadı sorusu üzerinde durulabilir. Çağdaş oryantalistlerden Leonard Binder, Said’in oryantalizm eleştirisi yaparken İslam’ı tartışma konusu yapmamasını bir aporia olarak nitelendiriyor. Edward Said İslam’ı bütüncül bir din olarak kabul ediyor. Kur’an’ın kusursuz metnini dekonstrüksiyon yaparak İslam’ı da dekonstrüksiyon yapmış olmaktadır. Foucault’a göre insanın yok oluşunun (Nietzsche’ye yaptığı göndermelerle…) dinin yada İslam’ın da yok oluşuna yol açar, ancak Said, Foucault’un yöntemini kullansa da bu mantıksal sonuçtan kaçınır. Sanırım Edward Said, oluşturduğu tezin yanlış olabileceğini düşündüğü için bu mantıksal sonuçtan (oryantalizmi siyasal olarak yorumlamaktan dolayı) kaçınmıştır. Ayrıca Edward Said, oryantalizmi tek tek yazarlar ile, üç büyük imparatorluğun (İngiliz, Fransız, Amerikan) şekil verdiği (ve entelektüel) ve tasavvur sahası dahilinde eserlerin ortaya çıktığı geniş siyasi varlıklar arasındaki dinamik bir alış-veriş olarak ele alıyor ve öylece etüd ediyorum demiştir. (Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz; Leonard Binder, Liberal İslam, Rey Yayıncılık, 1996) Said’e göre önemli olan geniş siyasi hakikat değil, ayrıntıdır. (Edward Said kitapta bunu defalarca vurguluyor aslında ve oryantalistlerin de bunu yaptığını vurguluyor, Renan, Lane’nin yaptıklarının da coğrafya üzerinde düşünülmüş ve değiştirilmiş ayrıntılı eserlerinden dem vuruyor. Edward Said’in yaptığı bu <> paradoksu da bir bakıma oryantalizmin oryantalize edilmesi gibi bir şey oluyor herhalde. Sn. Marmara’nın da dediği gibi ferdi bilginin iktidarın bilgisine dönüştüğünü göz ardı ederek iktidarın bilgisine mütevazı katkıda bulunur! Bu da oryantalizmden başka bir şey olmasa gerek.) Yine oryantalizm adlı kitapta özcü bir anlayış olarak gördüğü Doğu-Batı karşıtlığına karşı çıkmakta olup Gramsci’den (ve aynı zamanda Foucault’dan) yola çıkarak Doğu hakkında bilgi edinme sürecinin Doğu üzerinde iktidar kurma sürecine nasıl eklemlendiğini gösteriyor ve oryantalizmin ideolojik yansımalarını açığa çıkarıyor.

Bunun yanında Edward Said, diğer kitaplarında (Entelektüel, Haberlerin Ağında İslam, Filistin Sorunu, Kültür ve Emperyalizm, Yersiz Yurtsuz… gibi.) Auerbach, Spitzer ve Curtius’un temsil ettiği hümanist filoloji geleneği, İtalyan tarihçi Vico’nun, Gramsci’nin ve Lukac’ın tarihselciliği, Foucault’un arkeolojisi, Fanon’un anti-emperyalizmi, Marx’ın radikalizmi, Jonathan Swift’in hırçın polemikçiliği ve R.P. Blackmur’un eleştirel keskinliğini birleştirerek farklı bir söylem, aykırılık, özgünlük oluşturmasını sağlamıştır. Said ayrıca Derrida kökenli yapıçözümcülüğü, uzmanlaşmış profesyonel kültürün bu alandaki yansımaları, dinsel çağrışımları olan bir anlayışı savunur.

Aşağıda Oryantalizm adlı kitabın nelerden bahsettiğini anlatacağım. Bu bölüm kitabın özeti mahiyetindedir.

ORYANTALİZM: SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF KOLU

GİRİŞ

Kitabın giriş bölümünde nasıl yazma yoluna gittiğini anlatmaktadır. Neden Oryantalizmle ilgilendiğini ve kitabı yazarken izlediği yöntemi belirtmiştir. Edward W. Said bir “paradigma” geliştirdiği eserinde,“hepsi birbirine dayalı bir çok şey” olarak anladığı oryantalizmin genel kabul gören anlamlarını “en kolay kabul gören akademik manası”ndan başlayarak sıralar: “Antropolog, sosyolog, tarihçi yahut dil bilimci olsun, özel yahut genel bir açıdan Şark’ı öğreten, yazıya döken yahut araştıran kimse şarkiyatçıdır ve yaptığı şey şarkiyattır…” Oryantalizm’in daha geniş bir manası vardır: “Oryantalizm ‘Doğu’ ile ‘Batı’ arasında ontolojik ve epistemolojik ayırıma dayalı bir düşünüş biçimidir…” Şimdi oryantalizmin üçüncü anlamına bakacak olursak: On sekizinci yüzyıl sonlarını kabaca belirlenmiş bir başlangıç noktası kabul edersek, oryantalizm Şark ile uğraşan toplu müessesedir; yani Şark hakkında hükümlerde bulunur, Şark hakkındaki kanaatleri onayından geçirir, Şark’ı tasvir eder, tedris eder, iskan eder, yönetir; kısacası ‘Doğu’ya hakim olmak, onu yeniden kurmak ve onun amiri olmak için’ Batı’nın bulduğu bir yoldur.” Said bu kitapta derin bir literatür araştırması yapmıştır.

Edward W. Said’in kitabın bütününde ileri sürdüğü tez “Oryantalizm”in sömürge doktrini olarak kullanıldığıdır. “Onun için Oryantalizm, Avrupa ile Asya arasındaki farkın hissedilir hale gelmesine sebep olan genel «kültürel basıncı» arttırmış, bundan da yarar görmüştür. Ben diyorum ki; Oryantalizm Doğu Batı’dan daha zayıf olduğu için Doğu’ya tahakkümü öngören Doğu’nun farkını onun zayıflığından ibaret bulan siyasi bir doktrindir.” Bu siyasi doktrini özellikle Gramsci’nin “kültürel hegemonya kavramı ile desteklemektedir. “O halde, totaliter olmayan herhangi bir toplumda, nasıl bazı fikirler diğerlerinden daha etkili ise, bazı «kültürel biçimler» de diğerlerine nazaran hakim durumdadırlar. Bu kültürel önderliği şemaili, Gramsci’nin hegemonya adını verdiği şeydir, ve bu «sanayileşmiş Batı’nın kültürel yaşamını anlamak isteyen» herkes için vazgeçilmez bir kavramdır.”

Said, “Oryantalizm”i özellikle bu kültürel hegemonya üzerine kurmaya çalışmış. “Kültürel güç kolayca müzakere edebileceğimiz bir şey değildir ve elimizdeki kitabın amaçlarından biri, Oryantalizm’i bir kültürel tahakküm konusu olarak anlatmak ve tahlil etmektir.”

Kitabın giriş bölümünde çok Said’in “Oryantalizm” üzerine birbirine benzeyen çok fazla tanımlamasını görüyoruz. “Avrupalı için mühim olan, Şark’ın ve onu encamını «Avrupa gözü ile» resmedilmesiydi.”

“Doğu sadece Avrupa’ya bitişik değildir; o, ayrıca Avrupa’nın en büyük, en zengin ve en eski sömürgelerinin bulunduğu yerdir, kurduğu medeniyetlerin ve konuştuğu dillerin menbaıdır, kültürel uzanımıdır ve onun en derin ve en ziyade tekerrür eden «öteki» (Benden başkası) imgelerinden biridir.”

“Oryantalizm, kültürel ve hatta ideolojik bir açıdan, arkasında müesseseler, kelimeler (ilim, tasvirler, hatta müstemleke bürokrasileri ve müstemleke usulleri) kavramlar olan bir muhakeme biçimini ifade ve temsil eder.”

Oryantalizm daha ziyade «jeopolitik bilincin» estetik, akademik, iktisadi, sosyolojik, tarihi ve filolojik metinler arasında dağılımıdır; sadece (Dünya Doğu ve Batı diye birbirine eşit olmayan iki parçadan oluşmuştur diyen) temel bir coğrafi ayrımın değil, bilimsel keşif, filolojik restorasyon, psikolojik tahlil, coğrafi görünüm ve sosyolojik tasvir yolu ile «yaratıp» muhafaza da ettiği bir dizi «menfaatin» ayrıntılı ifadesidir.

Said, oryantalizmde ayrıntılar üzerinde durmaktadır. “…. Ben Oryantalizm’i tek tek yazarlar ile, üç büyük imparatorluğun (İngiliz, Fransız, Amerikan) şekil verdiği (ve entelektüel ve tasavvur sahası dahilinde eserlerin ortaya çıktığı) geniş siyasi varlıklar arasındaki dinamik bir alış-veriş adamı olarak beni en çok ilgilendiren, geniş siyasi hakikat değil ayrıntıdır.”

ORYANTALİZMİN MUHTEVASI

Bu bölümde Oryantalizm’in gerek tarih ve tecrübe, gerekse felsefi ve siyasi temalar açısından Oryantalizm konusunun bütün boyutlarının altı çizilmektedir. Said bu bölümde Oryantalizm’in düşünüş ve faaliyet olarak neleri kapsadığını anlatmaya çalışmaktadır. Bunu yaparken de Yakın Doğu ile, İslam ve Araplarla ilişkileri içinde İngilizler ve Fransızlar’dan bahseden örneklerden faydalanmaktadır. Burada yine Said’in öne sürdüğü tez hegemonik güç ilişkileridir. Batı güçlüdür ve Doğu’ya hükmetmektedir. Doğu ile Batı arasında yüzyıllar öncesine dayanan yoğun bir temas vardır. Onların bu teması daha kapsamlı bir Doğu-Batı ilişkisinin bir bölümünü teşkil eder ve Edward W. Said Oryantalizme en fazla etki eden hususun Doğu ile karşılaşan Batılılar’da daima bir çatışma hissinin olduğu inancında bulur.

Doğu’ya atfedilen “zayıf ve zaafiyet” sıfatı, Batı’ya atfedilen “üstünlük ve kuvvet” sıfatı Doğu-Batı arasında bir coğrafi ayırımı da beraberinde getirmiştir.

“Batılılar vardır, bir de Doğulular vardır. Birinciler hükmederler; ötekiler hüküm altında olmalıdırlar, bu da ekseriya ülkelerinin işgal edilmesi, iç işlerine tam bir müdahale, can ve mallarının şu yada bu Batılı gücün eline bırakılması demektir. Balfour ve Cromer’in birazdan göreceğimiz gibi insanlığı bu «kültürel ve ırksal özlere» acımasızca indirgeyebilmeleri, hiç de onların şahsi ve özel kötülüğünden kaynaklanmıyordu. Bu daha ziyade genel bir doktrinin onlar onu yürürlüğe koyduklarında nasıl usturuplu bir hale gelmiş olduğunun bir göstergesiydi nasıl usturuplu ve etkin bir hale gelmiş olduğunun…”

Ve bu hegemonik güç sayesinde Batılılar Doğu’yu değiştirip dönüştürmekte. Yani Doğu’nun bütün modernleşme argümanları Batı’nın birer ürünüdür. Said ironik bir söylemle bunu şöyle dile getirmektedir: “«Neye dokunduysa ihya etti… Lord Cromer’in geçtiğimiz yirmi beş yıl içindeki hizmetleri Mısır’ı düştüğü sosyal ve iktisadi çöküntüden kurtararak, bugün Doğu ulusları arasında, bence zenginlik ve ahlak bakımından yerini kimse ile paylaşmadığı müreffeh mevkie getirmiştir.»”

Batılılar, Doğu hakkında yorum yapmaktadırlar. “Bu, Doğulular, ırkları, karakterleri, kültürleri, tarihleri, gelenekleri, toplumları ve imkanları hakkındaki malumat ve deneyimlerden oluşmaktadır. Ve bu bilgi etkili olmuştur: Cromer bu bilgiyi Mısır’ı yönetirken kullandığı inancındadır.” “Doğulu kafası kesinlikten nefret eder.”

“«Avrupalı sürekli mantık yürütür. Hükümlerinde muğlaklık yoktur; mantık tahsil etmemiş olsa bile, tabiaten mantıkçıdır; doğal olarak şüphecidir ve herhangi bir önermenin gerçekliğini kabul etmeden önce ispat ister; eğitilmiş zekası bir mekanizma gibi çalışır.»” “… Doğulu mantıksızdır, azgındır (dinsiz), çocuk ruhludur, «sapkın»dır. Böylece makuldur; fazıldır, olgun ve «normal»dir.” Batı’nın sahip olduğu güç onlara konuşma hakkı da veriyordu ve farklı bir dünyada yaşadıklarını vurguluyordu. “Doğulular kendi dünyalarında yaşıyorlardı, biz kendi dünyamızda yaşıyorduk.”

“İnsan Doğulu ve Batılı gibi kategorileri ) bu kategorilerin Balfour ve Cromer tarafından kullanılışı gibi) tahlil, araştırma ve kamu politikasının hem başlangıç hem de nihayet noktası olarak kullandığında, sonuç genellikle ayırımın kutuplaşması (Doğulu’nun daha Doğulu, Batılı’nın daha Batılı hale gelmesi) ve farklı kültürler, gelenekler ve toplumlar arasında insanca ilişkinin tahdide uğramasıdır. Kısacası, çağdaş dönemine girişinden bu yana, «yad» ile uğraşan bir düşünce şekli olarak Oryantalizm, «tipik olarak» böyle «Doğu ve Batı» türünden sıkı ayırımlara tesanüd eden bir bilgi dalının (tamamıyla müessir) bütün eğilimlerini göstermiştir: Düşünceyi Doğu yahut Batı kompartımanına sevketmek! Bu eğilim Batı’daki Oryantalist teori, uygulama ve değerlerin ta merkezinde olduğu için, Batı’nın Doğu’dan üstün olduğu fikrine bir «bilimsel hakikat» statüsü tanınmaktadır.”

Balfour Doğuluların kendi kendilerini yönetemediklerini ve Doğu’daki yönetimin Batı’ya geçmesinin daha iyi olacağını belirtiyor. “Bu büyük uluslar için –büyüklüklerini teslim ediyorum- söz konusu mutlak hükümetin «bizim elimizde» olması iyi midir? Bence iyidir. Sanırım ki tecrübeler, onların bizim hükümetimiz zamanında dünya tarihinde evvelce hiç sahip olmadıkları kadar iyi bir hükümete sahip olduklarını gösteriyor. Bu ise sadece onların menfaatine değil, hiç kuşkusuz uygar Batı’nın da menfaatinedir… Bizim Mısır’daki mevcudiyetimiz, her ne kadar biz orada onların hatırı için bulunmakta isek de yalnızca onların işine yaramıyor. Biz ayrıca bütün Avrupa’nın çıkarına Mısır’dayız.

Balfour Mısırlıların ve «karşı karşıya kaldığımız ırkların» sömürgeci işgalin kendilerine yaptığı iyiliği takdir ettiklerine yahut hatta anladıklarına dair bir delil beyan etmiyor. Mısırlının kendi adına konuşmasına müsaade etmek Balfour’un hiç aklına gelmiyor.”

Balfour bu konuşmasında kendisini bir çok değişik karakterin yerine koyuyor ve o değişik karakterlerin hepsini temsil edercesine konuşuyordu. Said bunu şöyle yorumlamakta: “Eğer doğrudan doğruya Doğulular için konuşmuyorsa bunun sebebi onların ne de olsa değişik bir dil konuşmalarıdır: ama o yine de onların neler hissettiğini bilmektedir, çünkü onların tarihini, kendisi gibi adamlara olan ihtiyacını ve beklentilerini bilmektedir. Yine de bir manada olanlar adına konuşmuş olmaktadır: onlara sorulacak olsaydı, onlar da cevap verebilecek olsalardı, söyleyecekleri şey işe yaramayacak ancak zaten ayan olanı beyan edecekti. Yani: hüküm altında olduklarını, «kendilerini ve kendileri için neyin hayırlı olduğunu» kendilerinden iyi bilen bir ırkın hükmü altında olduklarını söyleyeceklerdi. Onların büyüklüğü geçmişte kalmıştı; şimdi yararlı idiyseler bunun sebebi, günün güçlü İmparatorluklarının onları düşüşün getirdiği düşkünlükten kurtarıp «üretken sömürgelerin kendini bulmuş sakinleri» haline getirmiş olmasıydı.”

DOĞU’NUN ORYANTALİZE EDİLİŞİ

“Hıristiyan Batı’da, Oryantalizm’in (Şarkiyatçılığın) resmi varlığının, 1312’de, Viyana Kilise Konseyi’nin «Paris, Oxford, Bolonya, Avinyon ve Salamanka’da, Arapça, Yunanca, İbranice ve Süryanice hakkındaki bir dizi kürsü kurulmasına ilişkin kararı ile ortaya çıkmış olduğu kabul edilir.»” Kelimenin kökeni “Orient” olup Schwab bunu “Asya’ya ait olan her şeye karşı duyulan amatör ya da profesyonel bir ilgiyi belirtmektedir, ki bu da mükemmelen, Doğu-özlü, «esrarengiz, deruni, yaratıcı» olan şeyler ile anlamdaş” olarak tanımlamaktadır.” Burada önemli olan Asya’nın Avrupa’nın tahayyülü yolu ile ifade edilişidir.

Oryantalizm’de nakledilen bir Doğu vardır, yani Doğu Batı’da nasıl algılanıyor? Oryantalizm’in temel sorusu da budur. “«Alışılmış olanın» bu şekilde tanınıp anlaşılmasında özellikle tartışılacak yahut ayıplanacak bir cihet yoktur; muhakkak ki bunlar bütün kültürler, bütün insanlar arasında cereyan etmektedir. Yalnız benim vurgulamak istediğim şudur: Oryantalist de, Batı’da, Avrupa’da Doğu hakkında düşünmüş yahut Doğu’ya gitmiş herhangi biri kadar bu tür zihinsel işleme başvurmuştur. Fakat bundan sonra daha da önemlisi, netice olarak başımıza dikilen mahdut kelime haznesi ve mahdut izlenimdir. «İslam’ın Batı’daki anlaşılışı» konumuza mükemmel örnektir. Ve Norman Daniel tarafından hayran olunacak bir üslupla ifade edilmiştir. İslam’ı anlamaya çalışan Hıristiyan düşünürlerin takıldıkları bir nokta, bir benzetmeden kaynaklanıyordu: Hz. İsa Hıristiyan inanışın temeli olduğuna göre, (pek tabi haksız olarak!) Hz. Muhammed’in İslam için manasının, aynen Hz. İsa’nın Hıristiyanlık için taşıdığı manaya muadil olduğu varsayılmaktaydı. İşte bu yüzdendir ki İslam’a tartışmalı bir isim «Muhammedanizm-Muhammedilik» akabinde de Hz. Muhammed’e «düzenbaz» vasfı layık görülmüştür…” Hıristiyanlığın bu pek müthiş İslam anlayışı sayısız şekillerde güçlendiriliyordu. Bunlara (Orta Çağlarda ve Rönesans’ın ilk senelerinde olduğu gibi) değişik manzum eserler, aydınların tartışmaları, ve halkın hurafeleri dahildi.

Asya ve Avrupa yada Doğu ile Batı eserlerde birbirinden oldukça farklı olarak aksettirilmiştir. “… İki kıta arasına bir hat çizilmiştir. Avrupa güçlü ve mümmeyizdir; Asya yenik ve sönüktür. Aşilus Asya’yı Serkis’in anası yaşlı Pers Kraliçesi’nin ağzından konuşturur, onunla «temsil eder.» Doğu’ya sesini veren Avrupa’dır; bu ses verme ihtiyacı, bir kuklacıya değil, hayat veren, temsil eden, can veren, aşina olunan hudutlar ötesindeki sessiz ve tehlikeli mekanı biçimleyen sahici bir yaratıcıya aittir. Oyun yazarının anladığı biçimde Asya’yı temsil eden orkestra ile, Oryantalist bilim adamları etiketi arasında bir «benzerlik» vardır.”

Napolyon Mısır’ı fethinde yine oryantalist argümanları kullanmıştır. “Napolyon’un Mısır Ordusu Mısır ufuklarında göründüğü andan itibaren Müslümanları «gerçek Müslümanların yeni gelenler olduğuna inandırmak için» her çaba sarfedildi. Napolyon’un İskenderiyeliler’e hitaben yazılmış 2 Temmuz 1978 tarihli bildirisinde «biz gerçek Müslümanlar» denmekteydi. Napolyon’un etrafı Oryantalistlerle doluydu, gemisinin adı da «Orient» idi.” “Napolyon, ordusunun Mısır halkını ezecek güçte olmadığını anladığı zaman, bütün imamların, kadı, müftü ve ulemanın Kur’an’ı İmparatorluk Ordusu’nun lehinde yorumlarını sağlamaya çalıştı. Bunu temin için, Ezher’de hocalık yapan altmış ulemayı ordugaha çağırdı. Bunlara bütün askeri payeler verildi, arkasından da Napolyon onlara İslam’a, Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a duyduğu saygıyı anlattı. Kur’an’ı iyi bildiği belli oluyordu. Bu oyun semeresini verdi, bir müddet sonra Kahire halkının işgalcilere duyduğu güvensizlikten eser kalmadı.”

Napolyon’un Mısır’ı fethetmesi sadece Müslümanlarla olan alışveriş olarak düşünülmemeli, planın ikinci kısmı yani oryantalist boyutu, Mısır’ın yada bir Doğu ülkesinin Avrupa’nın gözleri önüne serilmesidir.

ORYANTALİZMİN PROBLEMLERİ

Edward W. Said Oryantalizmin problemlerini iki ana başlıkta toplamıştır;

a) Sorunun teorik takdim meselesi (Oryantalistler). Bir tetkik nesnesi olarak Doğu ve Doğulular üzerine bir «başkalık» damgası vuruyorlar.

b) Sorunun anlaşılması meselesi. Oryantalistler tetkik ettikleri Doğu ülkeleri ve ulusları konusunda özcü davranıyorlar, bu da ırkçı bir tasnif (typology)i sonuçlanıyor. Buradan da ırkçılığa gidiliyor.

Bununla beraber Oryantalizm iki özellik taşımaktaydı;

a) Yeni bir bilimsel şuur ki kökeninde «Doğu dillerinin taşıdığı önem» düşüncesi yatmaktaydı.

b) Garip derecede şiddetli bir «tahlilci tutum». Avrupa Doğu’yu defalarca ayrıntılarına bölüyor, tekrar tekrar tasnif ediyor, ama onu hep o «değişmez aynı tek-düze ve acayip şey» olarak görmeyi de sürdürüyordu.

Birinci dünya savaşından sonra bağımsızlığını kazanan çoğu Doğu ülkesinin artık karşısında iki büyük güç vardı. Bunlar ABD ve SSCB idi. “1920’lerden itibaren, bir baştan bir başa bütün Üçüncü Dünya ülkelerinde, imparatorluklarla emperyalizm ile ilişkiler «karşılıklı etkileşim» halinde olmuştur. 1955’de (Bağlantısızlar hareketini başlatan) Bandung Konferansı’na gelindiğinde Doğu Batı’nın İmparatorluklarından yakayı sıyırmıştı. Şimdi karşısında yeni güç dengeleri, yeni imparatorluklar bulunmaktaydı: ABD ve SSCB. Oryantalizm yeni üçüncü dünyada kendisine ait olan Doğu’yu göremez durumdaydı. Doğu siyasi sesi olan akıllı bir Doğu idi. Şimdi güdülecek iki yol vardı:

1-) Hiçbir şey olmamış gibi davranmak.

2-) Eski yöntemleri yeni duruma tatbik etmek. Ama Oryantalist için, yeni Doğu eskiye ihanet halinde, yeni, anlayışsız, «Doğulu gibi olmayan» (o Doğu’nun hiç değişmeyeceğine inanır.), Doğuluların Doğusudur. Bir üçüncü görüş vardı: Oryantalizm’i tamamen terk etmek! Ama bu görüş bir azınlığın görüşü idi…”

ORYANTALİST KURUMLAR

Bu bölümde Çağdaş Oryantalizm’in başlangıç safhası anlatılmaktadır. Oryantalist yapılar: Eski ve Yeni geniş kronolojik bir anlatım ve mühim şair, sanatçı ve bilim adamlarının eserlerinde görülen ortak bazı araçlara işaret ile, çağdaş oryantalizmin ortaya çıkışını anlatmaktadır. Bu safha onsekizinci yüzyılın ikinci yarısında başlayan ve ondokuzuncu yüzyılın ilk yıllarını da etkisi altına alan bir süreçtir. Edward W. Said bunu dört aşamada inceliyor. “Genişleme”, “Tarihi yüzleşme”, “Anlayış” ve “Sınıflama”. Doğu’nun genişlemeye başlaması ve İslam ülkelerini aşması ve Avrupa’nın başka kıtaları keşfetmesi bu genişlemenin başlıca sebebi olarak gösterilebilir. İşte bundan dolayı Çağdaş Oryantalizmin fikri ve kurumsal yapıları, 18. yüzyıldaki bu düşünce dalgalarına (genişleme, tarihi yüzleşme, anlayış ve tasnif) dayalıdır.

“…Çağdaş Oryantalizm 18. yüzyıl Avrupa kültürünün laik unsurlarından meydana gelmiştir: İlk olarak «Doğu» nosyonunun coğrafi bakımdan ileriye ve tarihi bakımdan geriye doğru genişleme göstermesi, «Dini çerçeveyi» hayli daralttı, hatta ortadan kaldırdı. Tanım noktaları artık, takvimleri ve haritaları ile birbirinden basitçe ayrılan Hıristiyanlık ve Musevilik değildi. Hindistan, Çin, Japonya, Sümerler, Budizm, Sanskritçe, Zerdüştilik ve Hint Dini idi… İkinci olarak, tarih anlayışının daha köklü bir biçime dönüşmesi neticesinde Avrupalı, Hıristiyan ya da Musevi olmayan kültürleri «tarihi çerçevede» ele alma yetikliği arttı.”

“Çağdaş Oryantalizmi doğuran teori ve pratik, Doğu ile ilgili bilgilerin birden objektiflik kazanmasının sonucu değildir. Maziden bazı yapılar miras kalmış, bunlar örneğin, filoloji gibi (kendileri de aslında Hıristiyan doğaüstücülüğünün yerini alan doğallaşmış, modernleşmiş, laikleşmiş ikame unsurları olan) bazı bilimlerce laikleştirilmiş, yeni bir mahiyet kazandırılmış, yeniden şekillendirilmişlerdir.”

Bu bölümde Sacy ve Renan’da oryantalist düşünceler anlatılmıştır. Edward w. Said Sacy ve Renan arasındaki temel farkı şöyle belirtmiştir; “Sacy ve Renan arasındaki fark; başlangıç ile devam arasındaki farktır. Sacy işin başıdır, yaptığı çalışmalar Oryantalizmin ortaya çıkışını hazırlamıştır. Renan, Oryantalizmin ikinci nesline dahildir. Oryantalizmin resmileşmiş ağzına kesinlik kazandırmak, ona has görüşleri bir sisteme bağlamak ve onun fikri ve maddi müesseselerini ihdas etmek onun görevidir. Sacy’ye göre bu sahayı ve onun kurumlarını başlatan ve canlı tutan, kendisinin şahsi gayretleriydi. Renan’a göre ise, Oryantalist kurumların fikri hayatiyetini temin eden ve onlara daha berrak bir görünüm getiren şey, Oryantalizm’in filolojiye ve bu ikisinin birden o zamanın “fikri kültürüne” uyarlanışı idi.”

GÜNÜMÜZDE ORYANTALİZM

Üçüncü bölümde Oryantalizmin düşünüş ve faaliyet olarak neleri kapsadığı anlatılmaya çalışılmıştır. Oryantalizmde en fazla beliren husus Doğu ile karşılaşan batılılarda daima bir çatışma hissinin olmasıdır. Doğu-Bati derken orada bir sinirin tayin edilmesi, Batı’ya “üstünlük ve kuvvetin” Doğu’ya ise "zaafın" atfolunmasıdır. Yapılan bütün çalışmalarda iradi olarak coğrafi bir ayrımın yapılması sıkıntılarına yüzyıllardan beri katlanılmaktadır.

Şimdilerde Oryantalizm" başlıklı üçüncü bölüm, ikinci bölümün sonundan yani 1870 den, Doğu’daki büyük sömürgeci genişlemesini konu edinerek II. Dünya savaşında son bulur. Bu bölümde Doğu”nun İngiliz-Fransız hegemonyasından Amerikan hegemonyasına geçişi tasvir edilmektedir. Yine bu bölümde Amerika’daki oryantalizm konusundaki fikri ve sosyal gelişmelerden ve gerçeklerden söz edilmektedir.

“O halde Oryantalizmde görülen Doğu “bir izlenimler sistemidir” ki bunun çerçevesini en iyi çizen, sayısı hayli kabarık bir takım güçlerdir. Bu güçler, Doğu’yu Batı’nın öğrenimine, bilincine ve daha sonra da İmparatorluğuna sunmuşlardır. Eğer Oryantalizmin bu tanımı okuyucuya politik geliyorsa bunun sebebi şahsi kanaatimce Oryantalizmin kendisinin bazı politik güçlerin ve faaliyetlerin sonucu oluşudur. Oryantalizm bir tefsir ekolüdür ve kullandığı materyal, Doğu’dur, onun medeniyetleri, insanları ve mahalleridir…”

“Doğu ile Batı arasındaki bu dengesizlik hiç şüphe yok ki değişen tarihi koşulların sonucudur. Sekizinci yüzyıldan onaltıncı yüzyıla kadarki şaşaalı devresinde İslam hem Doğu’ya hem Batı’ya hakimdi. Sonra kuvvetin sıkleti Batı’ya kaydı ve şimdi yirminci yüzyılda galiba yeniden Doğu’ya kayıyor.”

Edward W. Said Batı’nın Doğu hakkında düştüğü hatayı şöyle anlatıyor: “Doğu hakkındaki bu son derece şekilsiz imajların sebebi Batı’da bir şeyin eksikliğidir: Doğu’ya karşı hassasiyet, hakiki bir Doğu tecrübesi. Bazı açık nedenlerle Doğu, Batı için hem yabancı hem de zayıf bir ortak özelliğinde idi. Batı’lı alimler çağdaş Doğuluların yahut Doğu’da bazı düşünce ve kültür hareketlerinin farkında oldular diyelim. O zaman, bunlar ya Oryantalistçe diriltilmesi, gerçeklik kazandırılması gereken sessiz gölgelerdi, ya da bir çeşit kültürel ve entelektüel proleterler söz konusu idi ki, bunlar Oryantalist’in geniş yorumlayıcı faaliyeti için yararlı idiler, üstün hükmetme gücünü, üstün öğrenimi, üstün kültürel iradesini kullanması için elzem idiler. Doğu konuşulurken Doğu yoktur. Konuşan (Oryantalist) vardır. Ama unutmamız gerekir ki, Oryantalist’in varlığının sebebi Doğu’nun efektif yokluğudur. Biz buna “yokluk-ikame” etkisi diyeceğiz ki, işte bu etki Oryantalisti, üzerinde yıllar harcadığı bir konuyu hiçe saymaya itmektedir.”

BAZI ORYANTALİSTLERDEN SEÇMELER

Barres:

“Doğu’da Fransa’ya karşı dini ve güçlü bir duygu var. Çoğu arzularımız ifadesini bu güçlü duyguda buluyor, çoğu hasretimiz onunla diniyor. Doğu’da biz ruhaniliğin, adaletin ve ideal olan ne varsa onun temsilcisiyiz. İngiltere orada güçlü, Almanya çok çok güçlü ama pek çok Doğulu ruh bizim elimizde.”

Macdonald:

“Araplar görünüm itibariyle her şeye inanan insanlar izlenimini bırakmıyorlar. Tersine, dik başlı, maddi hayata düşkün, tartışmacı, şüpheci, kendi hurafe ve teamülleri konusunda bile alaycı ve gayb ile fazla uğraşan insanlar. Ve bunu yaparken, hoppadırlar, çocukturlar.”

Sylvain Lévi:

“Doğu uygarlığını anlamak bizim vazifemizdir. Şimdi insanca bir sorun ile karşı karşıyayız: Yabancı uygarlıkların hem mazisine hem atisine fikri düzeyde yaklaşmak, akıllıca ve insan canlısı bir yolla konuyu kavramak zorundayız. Biz Fransızlar için sömürgelerimiz göz önünde tutulduğunda bu cihet aynı zamanda pratik bir zarurettir.”

Paul Valery:

“Kültürel bakımdan artık Doğu’dan yana bir korkumuz olması gerekmiyor. Tanımadığımız bir şey değil ki! Doğu’ya sanatımızın başlangıcını ve bildiğimiz birçok şeyi borçluyuz. Doğu’dan gelenlere hoş geldin deriz de, artık ne gelecek ki!...”

John Buchan

“Dünya zırva güçler ve teşkilatsız akılla dolu. Çin’e bakın! Milyonlarca beyin saçma sapan işlerde harcanıyor. İstikametleri yok, itici güç yok, çalışmaları boşuna ve dünya Çin’e gülüyor!”

George Orwell

“Böyle bir şehirde yürüyünce (200.000 nüfusu var, en azından 20.000 ferdin üstündeki çuldan başka bir şeyi yok) nasıl yaşadıklarını ne derece kolay öldüklerini görünce, insanlar arasında olup olmadığınızdan şüpheye düşersiniz. Bütün sömürge imparatorlukları bu hakikat üzerine kurulmuştur.”

Hamilton Gibb
Hayatı doğru-dürüst görememek, bütün olarak görememek, bir hayat anlayışının bütün vakıaları içermesi gerektiğini kavrayamamak, bir fikre kapılanıp başka her fikre kulak tıkamak zorunda olmak… İşte sanıyorum Doğu ile Batı arasındaki fark burada yatıyor.”

ORYANTALİZMİN MANASI ÜZERİNE

Said, oryantalizmin birbiriyle ilişkili üç farklı boyutundan bahsetmektedir. Birincisi, Avrupa ile Asya arasındaki tarihi ve kültürel bağ, ikincisi, Batı’da bir kültür dalı yani Doğu kültürü ve Doğu gelenekleri üzerine çalışma sahası, üçüncüsü ise dünyanın Doğu ile ilgili ideolojik varsayımları. Bu üç tanımın ortak yanı ise Doğu’yu Batı’dan ayıran bir hat olmasıdır, oysa Said kitap boyunca bunun bir insan işi olduğunu bir tasavvur olduğunu belirtmektedir. Yani Doğu ve Batı’yı ontolojik olarak ayırmak sadece bir tasavvurdan ibarettir.

SONUÇ

Oryantalist şimdi Doğu’yu Batı’nın bir taklidi olarak görmeye çalışıyor. Bernard Lewis’e göre, bu Doğu ancak “milliyetçileri Batı ile uzlaştığında” düzelir. Bu arada, Araplar, Müslümanlar yahut Üçüncü ve Dördüncü Dünyalar beklenmedik yollara girerlerse herhalde bir Oryantalist çıkıp “Doğuluların adam olmayacaklarının ve onlara güven duyulamayacağının kanıtlandığını” söyleyecektir.

“Gerçek” Doğu’nun Oryantalist portrelerindeki Doğu’dan farklı olduğunu söyleyerek yahut “Oryantalistler ekseriya Batılı oldukları için, Doğu’yu derinlemesine görmelerine imkân yoktur”, diyerek Oryantalizm’in metodolojik başarısızlıklarını tam bir surette dile getirmiş olamayız. Her iki öneri de yanlıştır. Ne bu kitabın tezi (İslam, Arap yahut her neyse) “gerçek” bir Doğu’nun var olduğudur; ne de Robert K. Merton’un yararlı ayırımına müracaat etmek gerekirse, “içeriden” bakan birisinin, “dışarıdan” bakana oranla üstünlüğünden bahsetmektir. Tam tersine ben “Doğu’nun kendisinin” de mürekkep bir varlık olduğunu söylüyorum. Söylediğim şey şudur: Belli bir coğrafi bölgeye has bir din, kültür yahut ırk özüne dayanılarak tanımlanabilecek belli, birbirinden “kökten farklı” insanlar olabileceği düşüncesi son derece tartışılır bir düşüncedir. Pek tabii ki siyahlar hakkında ancak bir siyahın, Müslümanlar hakkında da ancak bir Müslüman’ın laf edebileceği kanaatinde de değilim.”.

Başlangıcın Sonundan Sonun Başlangıcına…

Oryantalizmle ilgili tartışmaların hiç bitmeyeceği kanaatindeyim. Edward Said kuyuya bir taş atmıştır ve çıkarmak da hiç kolay değil. Bu bakımdan önemlidir, bir kavramın bir paradigmanın tartışılmasını, pazar çıkarılmasını sağlamıştır. Literatüre mütevazı bir katkı yapmıştır. Bununla beraber Sn. N_Marmara’nın da ifade ettiği gibi alternatifin olduğunu ve bunun da gerçeğin tanımlanmasıyla olabileceği iddiasına katılıyorum. Batı’nın Doğu’yu oryantalize etmesi yada Doğu’nun Batı’yı oksidentalize etmesi gerçeğin bulmak değil kurmacalar dünyasına bir yalan daha ilave etmektir. Gerçeği bulmak tarihi doğru okumaktır. Şuuru uyandırmaktır, aydınlatmaktır. Cemil Meriç’in dediği gibi, “Mazi gövdemiz, maziden koptuk istikbale bağlanamadık.”