renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Mağlubiyet ve Şark

El

Bin güzelliği bir çirkine kurban ettik. Bin dilberi bir acuze için terk ettik. Gülistanlara öfkeli nazarlar atıyoruz. Bozkırlara koşuyoruz. Karanlığın meshuru olmuşuz. Değersizlik için bütün değerleri kurban ettik.

Bunda bütün suç bizim değil. Talihsizliğimizin de etkisi var. Bin değer içinde çirkini sultan oldu. Bin dilber içinde çirkini gözde.

Kesinlikle bizimkisi bir kaptırılmışlık… Kendinden geçmişlik. Sarhoşluk.

Veya tanımlanamaz bir şey.

Bin değeri bir değersizliğe vermenin bir adı veya açıklaması olamaz.

Karşımızda iyi sorular var. Niçin. Niye ve nasıl? Bu her halinde mantıksızlık olan halin sebebi ne? Niye çirkinlik baş tacı ediliyor. Neden sorguçlar varken paçavralar başlarda?

Bir sebep, insanların sele kendilerini kaptırmaları olabilir. Tercihsizlikleri. Tercihin zorluğu.

Ama yeterli bir izah yok.

Belki de değersizlikteki sonsuz esarete götüren sathi hürriyet rüzgârıdır gerçek sebep.

Çağımız garip bir çağ. İğrençlikle gururlanılıyor. Rezaletler övünç kaynağı. Utançlar erdem olmuş.

Işıktan kaçılıyor. Ondan utanılıyor. Karanlık sultan. Hükümdar.

Okyanusun ötesinden gelen bir rezil bizde ve bütün dünyada baş tacı.

Asırlık sevgililer bir hiç için terk edildi. Tarih bir yeni yetmeye kurban edildi.

Yeni gelen köksüz, ruhumuza mı hitap ediyor? Asıl özlediğimizi mi bize veriyor? Hülyalarımızı mı bize sunuyor?

Bir alışılmadık zaman yaşıyoruz. Hiçbir çağın görmediği hatta tahayyül bile etmediği bir devrim neredeyse dünyanın bütün köşelerinde hüküm ferma.

Aklıma Abdullah Cevdet’in listesi geliyor. Sinesi yüzünü karartan veya ikisi birbirini aynılaştıran doktor “ulusal devrimlerden” önce bir liste yayınlar. Cumhuriyet Devrimlerinin yapacaklarını, o önceden eksiksiz ilan eder. Savunur. Fiiliyata geçirilmeleri gerektiğini ifade eder.

Tartışılmaz bile liste. O kadar uçuk, köksüz, ütopik ve saçmadır ki kimse aldırmaz sıralanan maddelere. Doktorun her zaman ki densizliklerinden biri olarak görülür, geçilir. Yalnız yirmi yıl geçmeden o listenin tümü gerçek olur. Hepsi. Doktorun listesi neredeyse anayasa halini alır.

Cemiyet çok garip. Değerlerini çok tez tüketebiliyor.

Arabistan’ın helvadan yaptığı putunu acıkınca yiyen bedevisi o devre has bir ucube değil. Her devirde her yerde var o tip. Hatta toplumlar o tiplerden müteşekkil.

Suyu Arayan Adam’da Şevket Süreyya Aydemir ilginç bir vaka anlatır.

Sanık olarak mahkemeye gider Aydemir. Daha şapka inkılabı yapılmamış. Mahkemenin bir üyesi birisini tekme tokat aşağı indiriyor. Küfürler ve hakaretler de işin cabası.

Sebep şapkaymış. Dövülen şapkalı gezmiş caddelerde bir zaman.

Aradan çok geçmeden bize has ve başka bir memlekette yaşanması imkansız şapka inkılabı gerçekleştirilir. Öfkeli yargıç bu kez şapka giymeyenleri cezalandırır.

Bu bir fert deyip geçmemeli. Fert ile toplum aynı.

Toplum evlatlarını gözyaşısız yer. Acımadan. Düşünmeden.

Bir kamptan diğerine yaprak gibi savrulur cemiyet. Köksüz ve türedice.

Bakan, cemiyetin ihanetten hoşlandığını sanır ve evlatlarını yemekten.

Cemiyet sebatsız. Bir zamanların kutsallarına sadistçe kılıç vurmaktan tarifi imkansız bir haz duyar.

Sanki ihanette günahın çekiciliği var.

Veya toplumlar bazı şeyleri başlarında taşımaktan tez bıkarlar.

Ya da taşıdıklarından intikam almak hoşlarına gider.

İnsan bir meçhulse, cemiyet bin meçhuldur.

Fertler gibi toplumlar da sırdır. Hatta toplumların sırları fertlerindekinden çok daha kavidir.

Toplum da onu oluşturanlar gibi anlaşılmaz. Onun künhüne varmak imkansız gibidir.

Örnek olarak bizim toplumumuz. Nerden nereye savruldu. Osmanlı cemiyeti Cumhuriyetle bambaşka bir niteliğe çok kısa bir zamanda bürünmedi mi?

Bu hal de çok kalıcı sanılmamalı. Taşlaşmış sanılan şimdiki durum belki gerçekte bir sabun köpüğü. Ufak bir meltemle berhava olur.

Cemil Meriç "cemiyetler kaz sürüsü gibidir" der ve ekler “ırzını teslim edecek birini arar”. İşin garibi bu teslim edilen emanetine acımaz. Onu görmez hatta. Kafasında bir şeyler vardır. Hülyaları. Hedefleri. Menzilleri. Gidilmesi gerekilen yerler. Doğrular. Ve basar topluma. Acımadan. Yoğurur toplumu avaz ve imdatlarını duymadan. Toplum sonra unutur bütün bunları ve sahibini yüceltir.

Mazide olanlar onun için önemli değildir.

Kahramana derhal boyun eğer cemiyet. Onun gözlerinin içine bakar. İradesini ona teslim eder. Yıkılanların, heder edilenlerin hiçbir önemi yoktur.

Toplum iradesizdir. Kemiksiz.

Gerçekten sürürüdür.

Kendi dünyaları vardır onu oluşturan fertlerin. Kendi alemleri. Ona dokunulmadı mı hiçbir şeye tepki vermez.

Afganistan kralı Türkiye’nin inkılaplarını örnek alarak ülkesinde adımlar atmaya başlamış. Bir dizi yenilik hareketine girişmiş. Ve sonra kadınlarla da ilgili yeni kurallar getirmiş. Atatürk "bu kaybedecek" demiş. "Doğuda kadınlara zorla dokunmamak gerek." Çok geçmeden kral öldürülmüş, koltuğundan savrulmuş.

İşte bu. Doğu insanının harimi ismetine dokunmayacaksın. Dünyaları bozsan dönüp bakmaz. Orada sultan o. Onun saltanatına elini uzatmadın mı, kördür, görmez ve sağırdır duymaz.

İnsan güçsüz. Zayıf. Birçok şeyinin gasp edilmesine ses çıkarmaz. Sorulsa çok şeye itiraz eder. Onları yanlış bulur. Kınar. Kaldırılmaları gerektiğini belirtir. Ama bunların evinin içine dahi gelmesine dahi ciddi bir itirazda bulunmaz.

Sloganik cümleler pek güzel olmasa da “tek değişmeyen, değişimdir” cümlesi bir hakikati ifade ediyor. Her şey bir akış içerisinde… Durmayan, sürekli ve kesif bir akış var. Ve bu akış insanlarda da cemiyette de müessir.

Galiba her zamanın bir rengi var ve insanlar kendilerini ondan muhafaza edemiyorlar.

Selleşenlere şu aciz varlık köleleşiyor.

İradesi kuvvetliye derhal ram oluyor.

Veya herkesle beraber yol almakta bir emniyet buluyor. En çok aradığını... Sevdiğini. Arzuladığını.

Veya herkes isyan edemez. Herkes serle girilen kapıdan adım atamıyor.

Hak dahi zayıf olunca saldırılara karşı biçare…

İnsanlar kendilerine ihanetle olsa dahi emniyete açılan kapıdan girmeyi seviyor.

Toplum taş değil; su. Sert değil. Mai. Çelik değil; lif. Kudretli ellere hemen boyun eğer. Sellere kaptırdıklarına bakmaz. Yitirdiklerine. İhanetlerine.

Topluma güvenen en zayıfa güvenir. Ona dayanan sırtını rüzgara vermiş olur. Çünkü onun kutsalları var ama onun için çabalayacak vakti, zamanı veya hiçbir şeyi yok.

Menderes kalabalıklara güveniyormuş akıbetini hepimiz biliyoruz.

Hilafet bir zamanlar bu topraklarda baş tacıydı. Kurtuluş savaşının öncü kadrosu işin başında amaçlarının sultan ve halifeyi kurtarmak olduğunu söyleyerek milletten destek almaya çabalıyorlardı. Propagandacıların kullandıkları en önemli argüman mezkur iki değerin halasları meselesiydi. Ne oldu? Aradan beş yıl geçmeden Al-i Osman, halife, kızları, damadları, oğulları ve bütün sülale yurt dışına sürgün edildi. En büyük vatanın hükümdarları, vatansızlaştılar. En büyük makam, hilafet milletin derin bir sükûtu içinde menfaya yollandı. Ses çıktı mı hayır. İtiraz hayır. En ufak bir şey, hayır…

Fazla gerilere gitmeye gerek yok. Bugün bizim için güzel bir örnek var. Başörtüsü. Malum bir çok yerde yasak. Takanlar başka bir diyarın, ülkenin, vatanın ve milletin mensupları gibi muamele görüyorlar. Halkın kahiri ekseriyeti bu duruma karşı. Tasvip edenleler yok denenecek kadar az. Peki millete rağmen bu iş nasıl yürüyor.

Şarkta halk yok. Şarkın sultanları milletin gururunu yok etmişiler. Kapıkulları her eğilmede benliklerini kaybettiler.

Sultan “zillullahı fil arz”dı. Yani Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ve diğer herkes onun kullarıydı.

Garba kültür ihraç edilemez.

Şark dışarıdan gelen her şeyhe meftun.

Garb aldırmaz görünür ama çok hassas. Şark tam tersidir.

Bizim kanımıza giren derin sükutumuz. Kulluk genlerinden kurtulamayışımız. Sultanlık tasavvutlarının hala benliğimizin mahzenlerinde diri olmaları.

Dünya şarkın savrulması gibi bir şey görmedi.

Hiç kimse Şark kadar büyük bir aldırmazlıkla çocuklarını yemedi.

Bir yaprak gibi rüzgara kapıldı Şark. Bir sonbahar yaprağı gibi. Mekansızlaştı. Türedileşti. Niye? Sebep ne buna? Bin yıllık irfan hiç mi bir şey veremedi evlatlarına.

İnsanlar galiba yalanlara doğrulardan daha fazla inanıyor. Yanlışa daha fazla rağbet gösteriyor.

Şarkın bugünkü halinin açıklaması zor. Bütün değerlere ihanetin izahı yok gibi.

Şarkın dirilişinin tek çaresi var. Bilinç. Kendinin farkına varmak. Kendini tanımak. Köklerini bilmek. Tarihi bilmek.

Şarkın kanına derin cehalet girdi. Kütüphanelerinin metrukiyeti topraklarını viranlaştırdı. Mürekkep pınarlarının kuruluğu onu helak etti.

Gecede düşülür. Şark uzun zamandır güneşsiz.

Körler koşamaz. Şark el yordamıyla yürüyor.

Gerçek aydınlık kitaplardan. Şarkın kütüphanelerinde derin ve kesif bir toz var. Genizleri yakıyor.

Her şey bilmekle. Tavır da. Direnç de. Her eşey ilimle. Dirilik de, can da.

Cehalet, fatih sultanlara bir davetiye. Bir kölelik davetiyesi. Ve köle avcıları hadsiz. Hürriyet düşmanları sayısız.

Şark, ilacı mürekkep olan derin bir uykuda. Uyanmadı mı her şeyi talan edilecek.

Rakip sonsuz donanımlı. Ve tarihi, onun merhameti kör zindanlara kapattığının haykıran bir şahidi.

Zincirlenecek boyunlara zalimler çok olur.

Köle ruhlulara efendiler başka gezegenden gelir.

Zincirli boyunlar çocukları bile kışkırtır.

Şark önce kendini tanımalı. Geniş ve ihatalı bir şekilde. Doğruca. Bu tanıma çok şeyi ona fark ettirir. Anahtar olur, kapılar açar. Savaş için gerekenlerin dolu olduğu mahzenleri gösterir.

Şark kendinin farkına varmalı.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

resulî bir yazı olmuş :)

selamunaleykum resul bey;

misalimi mazur görürseniz,
yaz sıcağının yol açtığı menü sıkıntısından dolayı açlığı daha da artan adama aniden sunulan bir karpuz/peynir/ekmek nimeti gibi geldi yazınız bana...
öyle akıcı...öyle hoş...öyle hafif...öyle gerekli...
ellerinize sağlık;Allah razı olsun...
bir yeri istisna tamamı cesur ve iyi dillendirilmiş tespitler ile donanmış...
o istisna da "garba kültür ihrac edilir mi edilemez mi?" meselesidir ki sanırım altından çok su akar bir köprüdür...
siz "garba kültür ihraç edilemez" demişsiniz.eyvallah...
bununla beraber benim,
"normal insan üretim potansiyeli ve kapasitesi olan tek fikriyatın İslam olduğu" nokta-ı nazarından yola çıkarak
"şarkın,Hakk'ı ve hakkı,batıl batıya götürebileceği,gösterebileceği,sunabileceği,yaşatabileceği " görüşüne varan bir düşünce zincirim var.
Bu tehlike(!)nin baş göstermesiyle Haçlı Organizasyonları'nın kültürel,siyasi ve askeri platformlarda taarruza geçmesi arasında direkt ilişki kuruyorum.

Yusuf Kaplan ile yaptığım bir röportajda yüzyılın iki en büyük olayını değerlendirirken ilki için "islam'ın çöküşü/Osmanlı'nın yıkılışı" (zannını) ve fakat ikincisi için ise "islam'ın çökmemesi"(nin anlaşılmasını) belirtmişti.

bu ikincisinin , bir zamandır izlediğimiz haçlı saldırılarının tetikleyicisi olduğunu düşünüyordu o da...

Belki ben "Garba kültür ihraç edilemez. " sözünüzü hatalı yorumladım yahut siz bu sözün ilk anlaşıldığı anlamında ısrarlısınızdır.

Her halukarda müzakereye açık ve layık görürüm :)

Bunun dışında sadece bir kaçını almaya çalıştığım dokunmalarınız var ki;ellerinize sağlık...

"Değersizlik için bütün değerleri kurban ettik. " ....Eyvallah üstadım...

"Bunda bütün suç bizim değil. Talihsizliğimizin de etkisi var. Bin değer içinde çirkini sultan oldu. Bin dilber içinde çirkini gözde. "....Tercihsizliğimiz talihsizliğimizdir....

"Belki de değersizlikteki sonsuz esarete götüren sathi hürriyet rüzgârıdır gerçek sebep."....Tam burada fikirlerimiz birbirinin elini sıkıyor :)

"Asırlık sevgililer bir hiç için terk edildi. Tarih bir yeni yetmeye kurban edildi."....
Çengelköy Çınaraltı'nın çınarının 2-3 asırlık oluğunu bilen ben,bu çınara bakmış,sonra da hemen bu mekanın bir kaç yüz metre ilerisindeki Kordon'da yapılan gizli dialogları ve bize reva görülen müstemleke memleketi edalarını düşünmüş,"heyhat!" demiştim.
"Adamın (pol volfovitz) geldiği ülkenin yaşı benim altında çay içtiğim çınardan genç...ama..."

"Topluma güvenen en zayıfa güvenir. Ona dayanan sırtını rüzgara vermiş olur. Çünkü onun kutsalları var ama onun için çabalayacak vakti, zamanı veya hiçbir şeyi yok. "

"Toplum evlatlarını gözyaşısız yer"

"Şark, ilacı mürekkep olan derin bir uykuda. Uyanmadı mı her şeyi talan edilecek. "

"Bizim kanımıza giren derin sükutumuz. Kulluk genlerinden kurtulamayışımız. Sultanlık tasavvutlarının hala benliğimizin mahzenlerinde diri olmaları. "

"İşte bu. Doğu insanının harimi ismetine dokunmayacaksın. Dünyaları bozsan dönüp bakmaz. Orada sultan o. Onun saltanatına elini uzatmadın mı, kördür, görmez ve sağırdır duymaz. "....ne acıdır....gelmeden önce kolasını içtiklerimiz gelince de oradan başlıyorlar....

"Bu hal de çok kalıcı sanılmamalı. Taşlaşmış sanılan şimdiki durum belki gerçekte bir sabun köpüğü. Ufak bir meltemle berhava olur. "....yüreklere su serpen bir duanız kabul ediyorum...

amin üstadım amin...
ellerinize sağlık tekrar...
selam ve dua ile...

sarhoş damat

Değersizlik için bütün değerleri kurban ettik. Resul Davutoğlu

Sahi, biz neyin peşinde koşuyorduk? Neyin gayretindeydik? Gözlerimizi ne efsunlamıştı da düğün gecesi sarhoş olan damat gibi zifaf odasında gelinle değil de bir morgda yetmiş yaşında ölmüş bir bedenle ilişkiye girmiştik? Hadi sarhoşun aptallığı en fazla ayılana kadar! Ayılınca bakar, görür ve anlar ki "benim burada ne işim var; aman Allah'ım ben ne yapmışım!" der de pişmanlığını dile getirecek belki kelâm bulamaz. Peki ya biz ne zaman ayılacağız bu sarhoşluktan! Ne zaman ayılacağız da bize beyaz duvak görünen beyaz örtünün bir ölünün kefeni olduğunu anlayacağız!

Kötülüğe giden yolun taşları süslü demişler. Bizi süslü taşlarla kandırmaya çalıştılar. Ve biz köyünden çıkıp cıvıltılı hayata gözlerini açan gencecik kız gibi herkesi köyümüzdekiler gibi dost belledik. Zehir verdiler tebessümle, hiç şüphelenmedik. Çünkü şehre ilk adım attığımızda biz, köyümüzden niçin buralara geldiğimizi çoktan unutmuştuk.

Evet, tüm değerlerimizi ‘altınvâri değer sandığımız değersizlik için’ kaybediyoruz acaba farkında mıyız? Bizim tarihle bağımızı kopardılar, kültürümüzle, sanatımızla, elifba'mızla ve en önemlisi hepsinin toplamı olan inancımızla bağımızı kopardılar. Biz böyle olmamalıydık!

Olmamalıydık çünkü mirasımız çok zengindi. Devasa bir uygarlık bırakmışlardı bizlere yitip gidenler. Ama bize önce onlara sövdürerek işe başladılar. Birazcık ayılmaya çalışanlarımızı "sen kendin ol, kimseye benzeme" diye saptırdılar. Hâlbuki beğenmediğin en ufak bir meslekte dahi yıllarca çırak olmadan usta olunmuyordu. Olunmuyordu meslek erbabı, başında bir usta sana neyin ne olduğunu öğretmeden! Ama bizi sürüden koyun misaline döndürdüler. Ustalarla bağımızı kopardılar. İşin inceliğini öğrenemedik.

İşin inceliği öğrenemediğimiz için işin kendisini de tam öğrenememiş olduk. Yarım doktorduk artık! Reçetelerimiz yarımlığımızı tamamlar mahiyette; "bu devir bunu götürür; el bir yapıyorsa sen iki yap; uyacaksın çarka başka yolu yok; önemli olan senin geçimini devam ettirmendir; boş ver ideallerini, inançlarını şimdi, realist ol!" gibi…

Birazcık uyanmaya çalışanları işte böyle yarım doktor olmayla kandırdılar. Hiç uyanamayanlar mı? Derin narkoz etkisini ne zaman sona erdirir bilinmez. Dünya saatte ikiyüz elli kilometre ile giden otomobil gibi! Kendini kaptırana göz açtırmıyor. Kural filan da dinletmiyor. Bu hızla hayat akıp gittiği için bir ara gözler açılıp ayılacak gibi olunsa yeniden hızla narkoz veriliyor bünyeye. Gel de uyan!

Demek önce dünya ile bağları yavaşlatmalı. Biraz hız düşürmeli. Kendini dinlemeli. Mümkünse yeşillikler içinde kuşların, rüzgârın, rüzgârla sallanan dalların ve yaprakların sesini dinlemeli. Bulutların akışını görmeli. Ya da çıkıp bir tepeye, şehre yukardan bakmalı. Koşturmacayı bir de dışardan incelemeli. Neleri kaybetmişiz, nereye sürükleniyoruz, bunların girdisini çıktısını yapıp biz nerede duruyoruz'u içimizde tartışmaya açmalıyız.

Biraz geçmişi yâd etmekte büyük fayda var. Hani neydik ne olduk gibisinden. Aklımıza anneannemiz, babaannemiz, dedelerimiz gelsin. Nasıl yaşarlardı. Ne içer ne yerlerdi. İnandıkları ve yaşadıkları değerler ile bizim şu anki değerleri mukayese yapmalıyız galiba. Bu tabi ilk adım. Asıl mihenk taşımız Kitabî ve Resulî değerlerdir. Şu an peşinden gittiğimiz değerler bizi acaba Kur'an'a ve Sünnete yakınlaştırdı mı uzaklaştırdı mı, bunun muhasebesini de yapmalıyız.

Bizi narkozdan, bu sarhoş damat halinden uyarırsa ancak ilahî mesajlar uyarır.

Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...

damat misali ile alâkalı

sarhoş damat misali hususunda bir izah yapma mecburiyeti doğdu.

misal tiksindirici evet ama bu misalin kaynağı imam gazali'nin kimyay-ı saadet isimli eseri. hazret, bu misali dünya sevgisine örnek olarak vermiş. dünyaya aldanan, dünya sarhoşu olan birisinin aslında neler yaptığının perde arkasını, nasıl bir çukura düştüğünü bu misalle açıklamış.

bendenizden böyle bir misal beklemeyen ve şaşıran arkadaşların bilgilerine arz ederim.

Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...

Çocukları bile kışkırtan

"Zincirlenecek boyunlara zalimler çok olur.
Köle ruhlulara efendiler başka gezegenden gelir.
Zincirli boyunlar çocukları bile kışkırtır. "

Vurucu ifadeler gerçekten ve acı tespitler.
Toplum, daha yönlendirilebilir çağrışımıyla "kitle" bir mühendislik alanı sayılıyor bugün.
Üzerine hesaplar yapılabilen, davranışları formüllere bağlanabilen birşey "kitle".

Özellikle medyayı elinde bulunduran güç için topluma yön vermek o kadar kolay ki. Gerçi çoğumuz sadece toplumu kendi istediğimiz istikamete yönlendiremediğimiz zaman şikayetçi oluyoruz bu durumdan.İstediğimiz yöne çekebildiğimiz sürece topluma gem vurma fikri pek rahatsız etmiyor bizi. Demokrasiyi de genellikle iktidarda olduğumuz zamanlar seviyoruz.

Biraz mürekkep yalamış herkes toplumun bir şekilde "gem"lenmesi, "dizgin"lenmesi gerektiğinden yana. Bu konu oldukça geniş ve içinden çıkılmaz bir tartışmanın yoluna sokar aslında bizi. Demokrasiden bir girer başka bir yerden de çıkamayız maazallah.

Toplumun güvenilmezliği insanın güvenilmezliğinden başka birşey değil elbette. Ferdi, aralarında ne kadar fark olursa olsun toplumdan ayrı düşünmek mümkün değil.
Toplum kelimesini kendimi tecrit ederek üst perdeden söylemem bir aldanış olur ancak.
Toplum, benden başka birşey değil. Bende ne varsa herkeste o var.
Ben düzelmeye başladığım zaman "evet bu millet düzelme yolunda" diyorum. Ben bozuluyorsam eğer, çok daha külli bir bozuluşun kapısını araladığımı biliyorum.
"Ben çıkarsam bu meydana herkes çıkar ve ben çıkmazsam kimse çıkmaz "

Kendimizden pay biçerek pek çok şeyi tahmin edebiliriz aslında, insanlık ailesinin fertleri olarak hepimiz kalbi bir etkileşim içindeyiz. Her fırtınada, bir kelebeğin kanadındaki esinti kadar da olsa bir payımız var. (Kalbimizden geçenler için bile sorguya çekilecek olmamızın nedeni bu belki de.)

Toplum mühendisliğinin sırrı da bu rüzgarları hissederek arkasına alabilme yeteneğinde olsa gerek, tabi asıl maharet bunu sırtını rüzgara dayamadan yapabilmekte.

doğuda kadına dokunulmaz

"Afganistan kralı Türkiye’nin inkılaplarını örnek alarak ülkesinde adımlar atmaya başlamış. Bir dizi yenilik hareketine girişmiş. Ve sonra kadınlarla da ilgili yeni kurallar getirmiş. Atatürk "bu kaybedecek" demiş. "Doğuda kadınlara zorla dokunmamak gerek." Çok geçmeden kral öldürülmüş, koltuğundan savrulmuş." demişsiniz. aşağıdaki anıların ışığı altında biz batıyız o halde! ya da dokunan güzel dokunmuş!

"103 yaşındaki Bilal Dede'de öyle bir hafıza var ki, Cumhuriyet tarihini hatasız anlatıyor! Hem de bir asrın görmüş geçirmişliği ve dobralığıyla...

... Mustafa Kemal Paşa hemen birinci emri verdi vilayetlere. Karılar açılacak. Burada, polis, jandarma, sokakta gezen karıların börüğünü hep dağıttı. Kimisi direndi, polis cop ilen vurdu.

* Senin karın da açtı mı börüğünü?
Tabii... Herkes açtı.

* Yoksa korktun mu karşı çıkmaktan?
Ne karşı çıkacağız? Karılar hep açıldı. Sonra şapka işinde alimler "Böyle namaz kılınmaz" dediler. Şapkayı koymadılar başlarına... Kavgaya durdular. Bu sefer çok alim asıldı. Köy ağalarının, hocaların hepsi asıldı..."

devamı için...