17 Ağustos Marmara Depremi sonrasındaki günlerde televizyonlar deprem görüntüleri ile birlikte on binlerce insanın ölüm haberlerini veriyordu. Ülkeyi besleyen ve iktisadi canlılığın en yoğun olduğu bölgemiz Marmara bölgesi depremin vurduğu felaketle altüst olmuş, on binlerce insanımız göçük altında kalmıştı. Dünyanın gözü bu coğrafyaya çevrilmişti ve deprem mağdurları hükümetten yardım talebinde bulunuyorlardı. Ancak hükümetin milliyetçi-muhafazakar kanadından bir bakan, dünyanın dört bir yanından ve özellikle de Yunanistan’dan gelen yardımları dışlayıcı konuşmalarla deprem gibi ülkenin gündemine oturdu. Bakan, gelen yardımlara minnet etmiyor, ilk planda ihtiyaç hissedilen ilaç ve sağlık ekiplerine milletimizin ihtiyacının olamayacağını adeta söylüyordu.
Medyadan ve sivil toplum örgütlerinden bakanın açıklamalarına birçok tepkiler geldi.Yardımlara karşı gösterilen bu olumsuz tavra, yine iktidarda olan başka bir partinin milletvekili olan ve meclisin müdavimlerinden Kamran İnan sert tepki gösterdi. Canlı yayında telefonla katıldığı bir televizyon programında bakanın açıklamalarını talihsiz olarak değerlendirdi ve bakandan bu tür konuşmalar yapmamasını istedi.
Sadece bu olay mıydı? Depremin yaraları sarılırken, benzer söylemlerle başka ulusalcı gruplar gündeme geldi. “Yardım adı altında İncil dağıtılıyor” şaiyası bu ulusalcı hizipler tarafından yayıldı. Yapılan yardımlar bir şekilde itelenmeye çalışıldı. Yine buna benzer bir propagandadan nasibini dini cemaatler de aldı. “Şeriatçılık propagandası yapılıyor” haberleri ile, deprem bölgesindeki vatandaşlarımıza uzanan yardım elleri “ulusal güvenliğimiz” açısından tehlikeli bulundu.
On binlerce insanın üzüntüsünü yaşarken, yapılan yardımlarda art niyet aramanın ve bu niyetin arkasında kirli niyetleri deşifre etmenin -deşifre edenleri de başkaları deşifre ediyordu- yabancı düşmanlığının ve başkasına güvensizliğin ötesinde temelleri vardır. Bu, ellilerden sonraki özgürlük hareketlerinin ve siyasal yaşamın getirdiği özgürlük taleplerine karşı olmanın bir sonucudur. Ulus-devlet şekillenişinden nemalanan ve toplumda iktidar meşruiyeti bulan grupların değişime kendilerini kapatmalarının ve halkın taleplerinin sindirilmesinden kaynaklanan çarpık bir algılamadır. Bu zihniyetin en belirgin özelliği, demokratik reflekslere kendini kapatarak her farklı-dışardan eylemi vatan hainliği ve ulusal birliğe yönelmiş bir tehlike olarak görme ısrarıdır.
Buna çok benzer bir olay bugünlerde dünya gündemine Nergis Kasırgası ile oturan Myanmar’da yaşandı. Myanmar geçtiğimiz aylarda cuntaya direnen Budist rahipler ve öğrencilerin çıkardığı ayaklanmadaki kanlı görüntülerle haber ajanslarına düşmüştü. Cunta kendinden beklenen bir vahşetle ayaklanmayı bastırmış, pek çok rahip Myanmar ormanlarında canice katledilmişti. Resmi adı Myanmar Birliği olan bu garip Asya ülkesi (Burma diye de biliniyor), 1962’den beri sosyalist bir darbeyle yönetime el koyan cunta tarafından yönetiliyor. Ülkenin en önemli zenginliği doğal gaz rezervleri ve pirinç. Fakat ülke dünya kamuoyunda doğal ve sosyal afetler sebebiyle gündeme geldi.
Nergis Kasırgası’nın yarattığı ölümcül kırılma, bölgeye tüm dünyadan yardımların akmasına neden oldu. Lakin hesaplanamayan bir durum yardım ekiplerini ülkenin daha girişinde yakaladı. Cunta halkın gözünde aciz düştüğü izlenimini uyandırmamak ve Myanmarlının damarlarındaki asil kanı ne idüğü belirsiz ilaç ve gıdalarla sulandırmamak için olacak yardımların girişini ülkeye yasakladı. Yardımlar eli silahlı askerler tarafından havaalanlarında adeta karantina altına alınıyor, pek çok kargo uçağı yükünü boşalttırılmadan geldiği yere gönderiliyordu.
Kapalı toplumların ve ulusal reflekslerle dünyadaki değişime kendilerini kapatan iktidar zihniyetlerin ortak davranışından başka bir şey olmayan garip uygulamalar dramatik zamanlarda daha acımasız fark edilebiliyor. Ulusal kavramların arkasına saklanarak başka ulusları işgalci göstermek ve totalitarizmi savunarak halkın isyanlarını bastırmak, ulusunu sevmenin nasıl göstergesi olabilir? Yapılan yardımları reddetmek, sefaletin içindeki insanları acılar içinde bırakarak sefil bir şekilde ölüme terk etmek sevgi midir?
Myamar’ın kaderi ülkemize ne kadar benziyor bu cihetten baktığımızda. Ancak eğitim seviyesi bizimle karşılaştırıldığında biz onlardan gerilerdeyiz. Okuma-yazma oranı yüzde doksanlara varıyor. İngilizlerle onlar da savaşmış ve kurutuluşlarını milli bayram olarak kutluyorlar. Bağımsızlıklarını sağladıktan sonra kısa bir demokrasi mevsimi yaşanmış, ardından ülke siyasetine damgasını vuran askeri darbeler olmuş. Ülke geneli de, bizde Müslüman yoğunluğu olduğu gibi Budist. Kentleri mabetlerle dolu, istemeyi ve vermeyi ibadet gören bir anlayışları var. Gelişme ve dünya ekonomisine entegrasyon askeri cuntanın tasarrufunda ve onların iktidarını besleyecek hızda ve şekilde.
Yıllarca kendi insanının içinden çıkan insanların baskısına mağdur kalmak ve onların dayatmaları ile bir ömür yaşamak, kötü görülen ya da gösterilen dünyanın oyunları bahane edilerek askeri bir disiplin içerisinde yoksulluğa katlanmak, ülke sevicilikten öte iktidar sevicilikle anlaşılan bir durumdur. Çetin Altan bir yazısında “Vatanlarını sevenler, vatanlarında iyi yaşayanlardır” demişti.
Ülkemizde yabancı düşmanlığı yapan ve dünya sermayesinin ülke içindeki yatırımlarına karşı çıkan, siyasi erklerini kaybedince darbe çığırtkanlığı yapan odaklar, acaba Myanmar gibi bir ülke mi istiyorlar? Zamanında modernleşmenin öncülüğünü yapan bu sınıfların bir anda dünyaya düşman kesilmeleri, hak ve özgürlükleri ulusal güvenlik açısından tehlikeli bulmaları, dünyaya kendilerini kapatmaları toplumsal menfaate uygun mudur? Üstelik samimi iseler samimiyetlerini sorgulayacak muhalif akıllardan, düşünüş ve inanışlardan neden korkuyorlar?
Dünya 1950’lerdeki dünya değildir. O zamanların Avrupa kıtasındaki iktidar elitleri çoktan iktidarlarını halklara teslim ettiler. Ama o zamanların Avrupa elitlerinin tanıdığı devletlerdeki iktidarlar militarist güçlerini korumakta halka uygun gördükleri yaşam biçimlerini dayatmaktadırlar. Bu dayatma senaryolarını günümüz ülke ve dünya siyasetinde bütün çelişkileri ile görebiliyoruz. Artık dünya işgalleri silahlarla yapmıyor. Bilgiye sahip olarak ve üretilen bilgilere kendi özünü katarak, bir sentez oluşturularak yapılıyor. Anlayışlar, ülke sınırlarına sığamayacak kadar ve bu sınırlardan beslenemeyecek kadar gelişmiş durumda.
Kapalı toplum modelleri Sovyet Rusya örneğinde olduğu gibi çoktan terk edildi. Türkiye de kapalılıktan çok partili sisteme geçerek kurtuldu. Gelişmeyi yakalamanın bir başka ülke/ülkeler ile iktisadi ve kültürel etkileşimlerle bağlantılı olduğunu Rusya’dan daha önce anladık. Rusya dağılınca Karadeniz’de kurulan Rus pazarlarındaki eşyaların ilkelliği ve bu ülkenin insanlarının rezilliği bizleri ne çok şaşırtmıştı? Onları görünce halimize şükreder olmuştuk.
Şimdilerde bazı çevreler, müşahhas örnekleri ve bütün dünyadaki olumsuzlukları görülürken değişime karşı direnerek düşman belletilen bir dünyanın içinde insanlarını kendi ideolojilerinin doğruluklarına hapsetmek istiyor. Bağımsızlığın ve ulusal değerlerin üzerinden kendi sığınaklarını sağlamlaştırarak... Bu zihniyet gün geliyor Marmara’da bir depremle, gün geliyor Myanmar’da bir kasırgayla kendini gösteriyor.
Yorumlar
biri bir gün
Paz, 25/05/2008 - 11:12 — cemalcalikselam ve dua ile;
biri birgün bağıracak "kral çıplak!".. hürmetlerimle..
c.ç
...
Paz, 25/05/2008 - 15:53 — leyla turanO acı deprem günlerinden zihnimde kalan bir garip bir çelişki... Doğunun bilmem hangi ücra ilçesinde bayan eli sıkmadığı için bir gece operasyonuyla görevden alınan bir kaymakam... Sonra nüfusun çoğunluğunun yaşadığı en gelişmiş bölgesi olan bir bölgeye bir gece boyunca ulaşamayan devlet babanın eli. Devlet babanın eli bir tek tokat atmayamı yarıyor...
haarp
Paz, 25/05/2008 - 23:10 — Ümit Demirgeçenlerde dost tvde üç derneğin yetkilisi konuşuyordu. kimse yok mu derneğinin yetkilisi gittikleri siyah derili insanların bulunduğu bir ülkeden şu olayı paylaştı; "yardıma gittikleri evin kızının boynunda haç görmüşler. neden taktığını sorduklarında kız şöyle cevab vermiş:"annem çok hastaydı. buradaki hıristiyanlara ait hastane annemin tedavisi karşılığında "ancak içinizden biri hıristiyan olursa" şartını öne sürdü. ben de hıristiyan oldum"
kapıları ne sonuna kadar açmalı ne de tamamen kapatmalı! orta yol her zaman için vardır.
marmara depremi ise cidden incelenmeye değer bir deprem. bazı görgü şahidlerine göre orada olanlar depremden farklı bir şeydi. komplo teorisi olarak haarp ilk akla gelen oluyor. israilin olaydan hemen sonra olay yerine geldiği, kendi yaralılarını helikopterle taşıdığı ve bazı delilleri yok ettiği de rivayetler arasında... mel gibson'ın komplo teorileri gibi bir gün gerçekliği anlaşılır mı bilinmez tabi...
dediğim gibi biz orta yolun sakinleriyiz. ölmemek için haramın kullanımını bile serbest etmiş Rabbimiz. aslolan sapasağlam hayatta kalmaktır ama bunu yaparken de tedbiri elden bırakmamak evladır. yoksa yiyecek yardımı diye insan genleri/hormonları üzerinde ters etki yapan gıdaları dağıtanları da duyarsak şaşırmayalım. harb her yerde... sadece savaş meydanında değil ki!
yazının akışı da önce yardımla başlıyor sonra yabancı sermaye konusuna kayıyor, son olarak da kapalı rejim-açık rejimle bitiyor. bir yazıda üç önemli konuya bir kaç paragrafla değinilince acaba hangisi daha bir öncelikli diye düşünüyoruz!
ben sağdakini seçtim; çünkü daha hafif... ( :) gibi işaretleri sevmediğin için kullanmıyorum; )
temenni :o) biri ben olsam...
muhabbetle,
_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...