renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Marx'ın İnsan Anlayışı

Geçtiğimiz günlerde bir kütüphanede Fromm’a ait “Marx’ın İnsan Anlayışı” başlıklı kitab ile karşılaştım. Az çok bir şeyler okumuş, dinlemiş birçokları gibi benim de ilk tepkim Marx’ta ne gibi bir insan algısı olabilir ki, oldu. Lakin Fromm’a kulak verdikçe zihnimdeki soru işaretleri peşi sıra dizilmeye başladı. Fromm, Marx’ı öyle bir noktaya koyuyor ve tüm bu argümanlarını Marx’tan alıntılar ile kuvvetlendiriyor ki şaşırmamak mümkün değil. Zira, kabaca bilinen Marx, materyalist felsefenin babası olarak tanımlanır ve temel argüman olarak da Marx’ın ahlak prensipleri de dahil olmak üzere insan fıtratının bir yönü ve belki temeli olan maneviyatı hiçe sayması gösterilir. Buna karşın Fromm hiç de böyle düşünmüyor, tam aksine tüm kadim geleneklerde görülen Alemin birliği düşüncesini Marx’ın temel savı olarak gösteriyor. Tüm kadim geleneklerde insan tekinin amacı kendi öz-benliğinin tanımlanması yardımı ile asıl olan öze ulaşma çabası olarak açıklanır. Mevlana’nın söylediği gibi damlanın deryaya karışması ile hem yokluğa ulaşması ve buna karşılık mutlak varlığın ta kendisi olması, yani kesretin mutlak vahdette bir olması, bire ulaşması düşüncesini Fromm, Marx’ın asıl hedefi olarak öne sürüyor. “Çünkü gerçekte Marx’ın asıl hedefi, insanın bağımsızlığı, ekonomik kalıplarından ve belirlenmişliklerden kurtulması ve bir insan olmanın onuru ile bütünselliğini yeniden kazanması idi. Böyle bir insan; çevresiyle, diğer insanlarla ve her şeyden önemlisi, doğa ile bütünleşecek ve bir uyum oluşturacaktır (s.41)”.

Böyle bir girişten sonra, akla gelebilecek bir takım soruları cevaplamak yahut okuyucuyu rahatlatmak adına bir ara vermek gerekecek. Zira biz, Marx düşüncesinin genelde kadim inançlar ve özelde İslam inancı ile benzerliklerini göstermekle ne Marx’ı İslam etmekle Allahlığa soyunuyor, ne de İslam’ın ya da kadim geleneklerin adlarını, görece kirlenmiş(!) bir isimle beraber anmakla geleneğin değerini düşürüyor değiliz. Amacımız tamamen odur ki, bilgi kirliliğinin her yanda kol gezdiği bir çağın bireyleri olarak ve dahi inandığımız din ile ilgili bir çok soru(n)ların muhatabı olmak noktasından insana ait düşüncenin ne-idüğünü temayülümüz nispetinde anlamaya çalışmaktır. Soru sormanın, sorgulamanın belki en fazla cesaret gerektirdiği böyle bir zamanda böyle bir açıklamada bulunmanın gerekliliğini bir özeleştiri olarak kabul etmek, bu satırların yazarını ve okuyucusunu karşılıklı rahatlatacak inancındayız.

İslami (insani) düşünce, eylemini Tevhid inancını temel ilke, ilk prensip olarak kabul etmekle şekillendirir. Sosyal hayatından, iktisadiyatına, devlet yönetim mekanizmasından, hukukuna kadar hayatın her yönünü bir bütünün şahsi (identical) parçaları olarak görür. Böyle yapmakla, külli irade ve cüzi iradenin hakkını tam vermek gayesini güder. Farabi’nin “medinet’ül fazıla” eserinde, yahut Platon’un “demokrasi”sinde bahsedilenler, hep bu alemde birlik ön kabulünün dışa vurumundan başkası değildir. Bu birlik düşüncesi tabiatın kendisini taklit etmekle mümkün olur. Çünkü tabiat, birliği, ahengi, harmoniyi en açık şekliyle üzerinde taşır. İnsan ise birliği kendi dünyasında sağladığı oranda huzura kavuşur-ulaşır. Bu huzura ulaşabilmek için ise tabiat taklit edilir. Ondan dolayıdır ki insan alem-i sagir; tabiat ise alem-i kebir olarak adlandırılır. Bu sebeple modern algının öngörüsü olan, insan, tabiata muhalif ve onu hüküm altına alınacak bir meta gibi görerek değil; fakat tabiatın akış istikametinde kendi öz-varlığını gerçekleştirdiği nisbette huzura ulaşır ve dahi istenen budur. O halde insan, kendi öz varlığını anlamlandırmak için, evvela tabiatı anlamalı, onun bir parçası görebilmeli kendini. Tabiatı anlamak, insanın kendi öz-varlığını anlaması demektir. “…dünyayı kavramak isteyen bir insan, ondan kopmak değil, onun bir parçası olmak durumundadır (s.88)”.

Tabiatın bir parçası olmak mümkün olmadığında “yabancılaşma” kendini ele verir. Yabancılaşma kavramı hemen hemen sosyal-politiğin her yönünde karşımıza çıkar. Kendine yabancılaşma, topluma yabancılaşma, çağına yabancılaşma, doğaya yabancılaşma gibi. Bilindiği üzere yabancılaşma (alienation) batı kafa yapısı içerisinde kök vermiş bir kavram. Yani gayri Müslim bir düşünce sisteminin parametresi. Müslim olan, İslam olan bir düşünce sistemine ait değil. Hal böyle iken dahi, biz her an bu kavram ile baş başayız. Yabancılaştığımız için değil ama tamıtamına yabancı hissedemediğimiz için sıkıntıdayız. Bundan dolayı bu kavramı esefle de olsa kullanmak zorunda kalıyoruz. İçinde bulunduğumuz çağa yabancılaşabilse idik, kendi değerlerimize ihtimal ki yabancı kalmayacaktık. Kendi değerlerimize, kültürümüze yabancı kalmamak her an düşünceyi, düşünmeyi yani teyakkuzu ister. Oysa ki biz düşünemediğimiz için, eyleyemiyor; düşünmeye vakit bırakılmadığımız için ise eyle-n-iyoruz. Oysa ki İslam olan etken olandır, edilgen kalan değil. Yabancılaştığımız için doğayı anlamlandıramıyor, doğada anlam bulamadığımız için ise kendimizi anlamlandıramıyoruz. Böyle oldukda edilgen kalmaya mahkum oluyoruz. “Kısaca yabancılaşma, kişinin dünyayı ve kendisini pasif ve alıcı bir biçimde, yani edilgen olarak kabul etmesi demektir. Bu da nesne ile öznenin birlikte oluşu gerçeğinin fark edilememesi, yani dünyanın bir bütünsellik olarak algılanamaması anlamına gelir (s.125)”.

Buraya kadar yazılanlarda Marx’ın İnsan Anlayışı, İslami düşüncedeki insan kavramına mutabık gibi duruyor. Lakin kazın ayağı hiç de öyle değil. Çıkış noktası ne kadar keyfi ise varılacak nokta da o kadar keyfi olacaktır. Çünkü Marx’ın çıkış noktası ile İslami düşüncenin çıkış noktası kesinlikle mutabık değil. İslam inancında külli irade cüzi iradeye hükmeder, yani insan, kendi ihtiyarı ile hareket eder, fakat külli iradeye farkında olsun-olmasın boyun eğer. Bununla beraber, insanın sathın sathı derecesinde olan aciz aklı, külli aklı algılamaya yetmez. Bundan dolayıdır ki İslam olmakta teslimiyet esastır. Teslimiyet ise kadere inancı gerekli kılar. Yani insan türü istediği kadar etken olmaya çalışsın, pratik olarak bu mümkün olmayacaktır. Ondan dolayıdır ki mümin sadece yapıp etmekle sorumludur. Sonuç, mümin olanı ilgilendirmeyecektir. Yapıp etmeye gelince, bu teyakkuzu gerekli kılar. Teyakkuz ise akletmeyi, düşünmeyi ister. Düşünmek ise külli aklın buyurduğu hikmeti anlamaya pencere açar. Bundan dolayı müslümanın insan anlayışı böyle olmak lazım gelir. Edilgendir, çünkü; “insan dünyanın içine atılmıştır ve hayatı, kendilerine hiçbir tesirde bulunamayacağı bir çok gerçeğe bağlıdır” (izzetbegoviç); etkendir, çünkü cüzi iradeyi haizdir. Buna karşılık gelelim Marx’ın insan anlayışına. Marx külli iradeyi hiçe saymakla başlıyor işe. Yani yaratıcının etkisini sıfırlamakla. Hal böyle olunca, cüzi irade külli iradenin yerini alıyor. “Dinbilimsel kavramlar içinde düşünecek olursak, Marx’ın felsefesi, insan bireyselliğinin tam anlamıyla gerçekleşmesini amaçlayan peygamberlik benzeri bir Mesihçiliktir (s.41)”. İnsan bireyselliğinin tam gerçekleşmesi, yapıp-etmenin, olanın-oldurulanın tüm kaynağını insana irca etmek iddiasından başkası değil yani teo-centrik insan düşüncesi değil; homo-centrik bir insan algısının kabulü demektir. “İşte bundan dolayı böyle bir komünizm, tam anlamıyla bir natüralizmdir ya da başka bir deyişle, hümanizmdir (s.102)”. İnsan merkezli (hümanist) yaklaşım, tanrıyı-yaratıcıyı hiçe saymakla eşdeğerdir. Ondan dolayıdır ki Marx’ın çıkış noktası keyfidir. Çıkış noktası keyfi olanın ise vardığı noktanın açıklaması her ne kadar bize tanıdık geliyorsa da, yine keyfi kabul etmek lazım gelir. Sonuç olarak anladık ki, Marx insanı bizim gibi anlatmış ve fakat hiç bizim gibi anlamamış. Allahu alem…

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Marx-"Biz"

Marx Modern Batı uygarlığının yozlaşmasına tepki olarak ortaya çıkmış -üstü kapalı da olsa- "uygarlık karşıtı" bir düşünürdür. İlginçtir, Marx gibi uygarlık kurumunun kendisiyle sorunlu olan bir şahsın fikirlerini savunanlar veya -açık ya da gizli, farkında olarak ya da olmayarak- kullananlar, "İslam medeniyeti"nin diriltilmesi arzusunu taşıyanların kendileriydi, özellikle Soğuk Savaş döneminde.

Pek çok "İslami" akım ve örgütün Marxizm'in yoğun etkisi altında kaldığı göz önüne alınınca, Marx mı insanı "biz"im gibi anlamış, yoksa "biz" mi insanı Marx gibi anlatır olmuşuz sorusu aklımıza düşüveriyor doğrusu. Bir anlatışı Marx yaptı diye, o anlatış doğrudan "lanetlenmiş" değildir belki ama, o anlatışı doğuran hastalıklı zihin işleyişini ensemde hissetmeme engel olamıyorum doğrusu.