Baskı makinesi olarak bilinen "matbaa" Arapça asıllı bir kelimedir. Basımevi, basım yeri, baskı aleti gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Allah'ü Teala insan olan Hz Adem'e peygamberlik vermesinden sonra emir ve yasaklarını bildirmek için kitap gönderdi. sonraları insanları pek çok ilimle şereflendirdi ve bununla ilgili pek çok kitap okunup yazıldı. Bu kitaplar ilk zamanlarda elle yazıldıysa da zamanla daha çok kimsenin faydalanabilmesi için çoğaltma yolları araştırıldı. İşte bu aşamada matbaa kavramı ortaya çıkıyor.
Gutenberg matbaayı icat eden adam olarak bilinir. Halbuki matbaayı ilk kullananlar Çinlilerdir hatta araştırmalara göre; Çinlilerden sonra doğu Türkistan'da kullanılmış daha sonra islamiyeti yaymak gayretiyle Semerkand ve diğer Orta Asya şehirlerine giden Müslüman Arap tüccarlar kağıt ve baskı tekniğini görerek memleketlerinde uygulamaya başlamışlardır. Kuzey Afrika'dan İspanyaya geçen ve devlet kuran Endülüs Emevileri de matbaa ve baskı tekniğini de kullanmışlardır.İşte; Ticaret ve ilim öğrenmek için Endülüs'e giden Avrupalılar da matbaayı bu sayede tanıyor.
Matbaayı keşfeden olarak bilinen Gutenberg ise bu bilinen baskı tekniğini geliştirmiş ve yeni bir sistem getirmiştir. Gutenberg hakkında çok fazla bilgi yok. Mainz de doğdu, mesleği ise kuyumculuk, mücevher-tıraşlıktır. Strazburg'a gidiyor ve bir basımevine ortak oluyor. Ayrıca ayna fabrikasında çalıştığı bazı kaynaklarda yer alır. Bu dönemdeki kitaplar her sayfa için ayrı ayrı elle oyularak yapılan tahta bloklar kullanılarak basılırdı ve ağaç kalıplara oyulan bu sayfalar işi bitince atılır ve yeni sayfa için tekrar aynı işlemlerin yapılması gerekirdi bu da basım işlerinin çok yavaş ve aşırı emek isteyen bir uğraş haline getiriyordu. İhtiyaçların gerekleridir buluşlar, gelişmeler.Bunun bir sonucu olarak Gutenberg de ilk defa olarak alfabenin her harfi için ayrı metal kalıplar hazırlamanın yollarını araştırmaya başlıyor. Bunun için düşük ısılarda eriyebilen alaşım bulmak gerekiyordu ki harf kalıplarına kolayca dökülebilsin ve mürekkep de o şekilde olmalıydı ki metalden kalıba kolayca basılabilsin. Gutenberg'in aklına üzüm ezmekle kullanılan presi matbaacılıkta uygulama fikri geliyor. Fakat bunları gerçekleştirecek sermayeye sahip değildir. kuyumcu ve avukat olan Johann Fust'la tanışıyor ve bu sorunu halletmede onu ikna ediyor ama herşey yolunda gitmiyor ve ilk kitapları basar basmaz araları açılıyor, fust mahkeme açarak davayı kazanıyor. Gutenberg'in elindeki tüm aletleri alıp damadıyla matbaayı işletmeye devam ediyor. Mustafa Armağan Zaman Gazetesindeki 28/05/2002 tarihli yazısında şu soruyu soruyor;
" matbaayı gerçekte kuran kişi kim? "Gutenberg mi; yoksa Fust mu?
Devamında ise cevap verici nitelikte şunları yazmış
"Fust diyenler, -sermayedarın bu işe aklı yatmasaydı Gutenberg büyük buluşunu nasıl gerçekleştirebilirdi? Sorusunu soruyorlar haklı olarak. Gutenberg cephesi ise Fust 'u paragöz olmakla suçluyor ve adını Goethe'nin eserinin kötü kahramanı olan Faust'a çevirerek söylüyorlar. İşin aslına bakılırsa sonraki matbaacılık serüvenlerine bakıldığında Fust'un daha başarılı olduğu ortada. Damadıyla birlikte bastığı "mezmurlar" (1457), basımcının ve yayımcının, basım tarihi ve yerinin yazılı olduğu ilk kitap olarak sunulmuştur piyasaya. Üstelik Gutenberg, Fust un sağladığı imkanlarla bastığı Latince İncil'den sonra bir daha doğru dürüst kitap çıkartamamış, İstanbul'un fethinin ardından bastığı ve Avrupa'yı Osmanlı tehlikesine karşı uyaran "Türk takvimi" (1454), bazı Endülijans mektupları (hani şu Hristiyanlar'a cennette tapu satan belgeler) ve bazı dilbilgisi kitapları dışında pek fazla bir varlık gösterememiş zaten hayatının son yıllarında görme melekesini kaybedip sefalete düşmüş ve son yıllarında bir başpiskoposun himmetiyle karnını doyurabilmiştir.""
Matbaanın bize aşina diğer ismi de İbrahim Müteferrika... bilindiği gibi kendisi Osmanlı devletinde ilk matbaayı kuran kişidir. Kısaca kendisinden bahsetmek gerekirse; Macar asıllıdır. Protestanlık üzerine eğitim görmek isterken Osmanlılara esir düşüyor ve daha sonra İslamiyet'i tanıyıp kabul ediyor.
Müteferrika; haberleşme konusunda devlete hizmet etmiştir. Öğrencilik yıllarında öğrendiği basımcılığı Osmanlı devletinde başlatmak amacıyla girişimlerde bulunuyor.O sırada yeniliklere açık olan sadrazam damat İbrahim paşa ile araları iyi olduğu için basımevi kurulmasına izin veriliyor hatta şeyhülislamdan fetvası bile alınıyor fakat bastığı kitaplarla beklediği ilgiyi göremiyor ve ölümüyle birlikte basımevi kapatılıyor. Matbaa geliştirilmiş ve Osmanlıda da kullanılmaya başlanmıştır ama bu büyük gecikmenin nedenleri de merak edilmektedir... düşünün.... biz matbaayla Avrupa'dan 270 yıl sonra tanıştık. Genelde bunun sebepleri arasında hattatların karşı koyması zikredilir...sebebi ise hattatlık ekmek yedikleri bir zanaattir ... dolayısıyla bu zanaatın yok olması tedirginliğini yaşıyorlar. Birde devletin ve din adamlarının da engellemiş olmaları da denilegelmiştir. Mustafa Armağan ise yine Zaman Gazetesindeki aynı yazısında bu gecikmenin nedenlerini ne din ne de devlet adamları tarafından engellenmediğini; bunun çok daha karmaşık ve mündemiç sebeplere bağlı olduğunu belirtiyor.Bugün Türkiye'deki okuma yazma oranındaki düşüklüğün bunun en açıklayıcı göstergesi olduğuna dikkat çekiyor.Bununla ilgili bir başka yazısında ise Armağan şunları ifade etmiş:
"Matbaanın ülkemize geç gelmesine din adamlarının veya sayıları 90 bini bulan hattatların sebep olduğu tekrarlanır durulur. Oysa o yıllarda nüfusunun 650 bin olduğunu bildiğimiz İstanbul'da yalnız hattatlıkla geçinen 90 bin kişinin (aileleriyle birlikte düşünürsek 450 bin kişinin) varlığı imkânsız. İstanbul'da sadece hattatlar mı yaşıyordu? Matbaanın geç gelmiş olmasının sebebi, bizim toplumun okumaya karşı merakının olmayışıdır. Nitekim ilk matbaamızın kurucusu İbrahim Müteferrika, sadece 17 kitap basabilmiş ve bu kitaplardan çoğunu satamamış, sonunda iflas noktasına gelmiş ve ölmeden üç yıl önce matbaayı kapatmak zorunda kalmıştı. Öldükten sonra da terekesinden basıp da satamadığı yüzlerce cilt kitap çıkmış olması bunu gösteriyor. Zannediyoruz ki, halk matbaa açıldığında kitap almak için kuyruğa girmişti. Müteferrika bütün parasını kitaplara yatırmış ama iflas etmişti. Çoğumuz bilmez, 1742 ile 1784 arasındaki 42 yıl yine matbaasız kalmıştık. Yani matbaa geldi, şakır şakır kitaplar basıldı, insanlar kitapları kapıştı, ilim irfan gelişti, kalkındık diye bir şey yok"
Matbaa bulunduğu yüzyılda bugünkü bir internetin bulunuşu kadar önem arzetmekte...öyleki;
'Üç kişi sadece üç ay süreyle çalışarak bir kitabı üçyüz adet basmayı başardı.Eğer kalemle yada kaz tüyü kullanarak yazmış olsalardı, bu başarıyı sağlamaya bu üç kişinin toplam ömürleri yetmezdi'
matbaanın gelişi ile hattatlık ise bir sanat olarak yerini almıştır.
Yorumlar
tarihi bir hadiseden hareketle gerçeklerle yüzleşmek
Cum, 28/01/2005 - 15:53 — Yusuf ArmağanTam da 31 Ocak yani matbaanın bu topraklara girişinin yıldönümü öncesinde böyle bir yazıyı kaleme alarak bizi gerçeklerle yüzleştirdiğin için teşekkür ediyorum sana.
Bize gösterilen fotoğrafların ve tabloların arka yüzlerinin gerçeği yakalamak adına nasıl okunması gerektiğinin ipuçları var satırlarında.
Yazıyı yazmak için oldukça çaba sarfetmiş ve oldukça yorulmuşsun belli. Bir gerçeği ortaya çıkarmak için çok daha fazla yorulmak gerekse bile yorulmaya değecektir eminim.
Selametle...
Matbaa Neden Geç Geldi?
Cum, 28/01/2005 - 19:31 — E.Fatih BilgeCemaat.com eski yazarlarından nörotransmitter şu alıntıyı (matbaa ile ilgili bir tartışmada) yapmıştı Tarih ve Düşünce dergisinden;
Matbaanın gelişine din adamları tarafından bir direnme olmamıştır. "Şeyhülislam Abdullah Efendi fetvayı hemen vermiş, ulemadan on bir kişi ilk basılan kitabın başına konan takrizler yazmışlardır.Bunlarda kitap basmanın şeriata aykırılığından hiç söz edilmemektedir" "Berkes, sonuçta matbaanın geç gelmesinin dinle ilgili bir mesele olmayıp gecikmenin Osmanlı devlet sistemine özgü loca sınırlamalarından ileri geldiği kanaatine varmıştır.Ona göre, din adamlarından değil ama hattatlardan bir karşı koyma söz konusudur"
İlber Ortaylı da şöyle demiş "Matbaa gelip de kafa gelişiyor gibi bir şey düşünmek yanlış. Yani bir toplum üretiyor, yazıyor, bunu çok okutuyor, çok okuyor ve talep ediyorsa burada matbaayı belli zümreler yasaklasa bile Venedikten basılır gelir. Çünkü dışarıda matbaalar var; ama bu toplum zaten fazla okumamış. Bunu itiraf edemediğimiz için kabahati yobazda arıyoruz. Biz okumuyoruz kardeşim bir kere. Bu da 50 senelik bir hastalık değil, 500 senelik bir hastalık."
Varlığın Yeter...
Varlığın Yeter...
Cum, 28/01/2005 - 20:01 — Kâni ÇınarVarlığın Yeter...F.Bilge deyü birkaç satır-ı acizane de ben eklemek isterüm ki olur a bir matbaa (sahi bu kelime daha TDK tarafından hla2 edilmedi değil mi) sahibi kardas bana seslene ve gel olmayan "kitaplarini" filan basalim diye...
Fetva ile işe başlamalı: Şeyhülislâm Yenişehirli Abdullah Efendi de şu tarihî cevabı vermiştir:
"Basma san'atında mahâreti olan kimesnenin, tashihli ve hatasız olarak, kısa zamanda ve zahmetsiz olarak basması, kitapların nüshalarının çoğalmasına, ucuz fiyatlarla yayılmasına sebep olur. Ancak âlim kimselerin tashih etmesi gerekir".
Gutenberg denen kafir efendi, matbaayı 1455 yılında icad etmemiştir. Zira baskı sanatı 8. Yüzyılda Çin'de ve bazı araştırmacılara göre özellikle Uygur Türklerinde ortaya çıkmıştır. Blok baskının Avrupa 'ya taşınmasında, Çinlilerden ziyade Uygur Türklerinin payı olduğu, artık ilim alemi tarafından kabul edilmektedir. Gutenberg hareketli harfleri de icad eden birisi değildir. Zira bunu 14. Yüzyılda ilk kullanan Uygurlar ve Koreliler olmuştur. Bu manada baskı Avrupa'ya 14. Yüzyılda gelebilmiştir. Maalesef, 14. yüzyılda gelen baskı teknikleri, Gutenberg'in gayretleriyle İncil'in de basılabileceği bir matbaa haline ancak 1455 yılında yani 15. Yüzyılda gelebilmiştir.
Osmanlı Devleti'ne matbaa 1727 yılında değil, daha erken tarihlerde gelmiştir. Müslümanların eserlerini bastıkları ilk resmî matbaanın tarihi 1727'dir. Ancak Yahudiler 1488 yılından itibaren, Ermeniler 1567 yılından itibaren ve Rumlar da 1627 yılından itibaren matbaalarını kurmuşlardır. Hatta II. Bâyezid zamanında 19, Yavuz Selim zamanında 33 kitap basılmıştır. Bu kitapların üzerinde, "II. Bâyezid'in himayelerinde basılmıştır" ibaresi yer almaktadır.
III. Murad , Arap harfleriyle basılan Geometriye dair Usul'ül-Oklidis kitabının serbestçe satılması için 996/1588 tarihli fermanla izin ve müsaade vermiştir.
IV. Murad zamanında İstanbul 'da bir matbaa kurulması için izin istendiğini ve bu iznin verildiğini Mustafa Nuri Paşa kaydederken, Enderun Tarihçisi Atâ da, ilk resmî matbaa teşebbüslerinin IV. Mehmed zamanında başladığını ve ancak neticeye 1727 yılında ulaşıldığını anlatmaktadır. Bu bilgiler, Osmanlı padişahlarının matbaa aleyhinde oldukları görüşünü reddetmektedir. O halde, Osmanlı Devleti'ndeki matbaanın değil, belki resmî matbaanın kuruluşunun tarihi 1727'dir. Yoksa matbaa Avrupa 'da Gutenberg tarafından kurulan müesseseden 33 yıl sonra Osmanlı ülkesine girmiş ve çok sayıda kitap da basılmıştır. Kısaca Arap harfleriyle olmak üzere XV. Asırdan itibaren İstanbul'da, Halep 'te ve 1514'den itibaren de bazı Avrupa şehirlerinde kitaplar basılmıştır.
Hasılı efendim: İcadından Matbaa, 272 sene değil 33 sene sonra Osmanlı Devleti'ne girmiştir. Ancak resmî matbaanın kurulması ve kitap basılması, zikredilen sebeplerle maalesef 200 yıl veya düzenli matbaa hesaba katılırsa 272 yıl gecikmiştir. Televizyonun Türkiye'de ve hem de 20. Yüzyılda elli sene geciktiği ve Internet'in ancak 5-10 yıl gecikmeyle ülkemize girdiği, belli sebeplerle nasıl açıklanıyorsa, matbaanın gecikmesi de öylece açıklanabilir. Yoksa İslâmiyetin ilme ve teknolojiye karşı çıkma iddialarıyla bunun ilgisi yoktur
Matbaa
Paz, 30/01/2005 - 18:05 — Nuh A. TUNABizde bazı tarihçiler sözüm ona Osmanlıca bile bilmeyen araştırmacılar her sorun'un kaynağını İslam'da bulur her gerilemenin müsebbini mütedeyyin kesime atfeder.Sonraları bir kahraman çıkar ve çalışmalarını yüzlerine inecek bir şamar gibi çürütür.
Bunlardan birine örnek teşkil eden Matbaa mevzuu da güzel bir şekilde blog ve yorumlarla irdelenmiştir.Bu tür çalışmaların devam etmesi temennisiyle...
''yapmacıklarla değil gerçeklerle olmalı her şey''
Matbaa Üzerine
Cum, 04/02/2005 - 15:02 — E.Fatih BilgeAnadolu'da Amerika diye bir kitap okuyorum, orada rastladım bunlara da
Aslında temelin ilk taşı Malta'da atılmıştır. Malta'dan sonra İstanbul ve İzmir'de matbaa çalışmaları yapılacaktı. Malta matbaası Amerikalı misyonerlerin kurduğu ilk matbaa diyebiliriz. 1830 yılına kadar matbaanın denetimi Amerikalı misyonerlerin elindeydi, bu tarihten sonra Anadolu'nun denetimine girmiştir.
Malta matbaasının daha sonra taşınması gündeme gelmiştir. İzmir'e mi yoksa İstanbul'a mı taşınması gerektiği tartışılmış ve büyük söz yine Türk Amerikan ilişkilerine büyük emeği geçen Philadelpialı zengin adam David Offley tarafından ilk önce İzmir'de daha sonra İstanbul'a taşınacaktı. Misyoner matbaası 1833 yılından 1853 yılına kadar İzmir'de, daha sonra da İstanbul'da faaliyetini sürdürmüştür.
Misyonerler bir yandan matbaa yoluyla yayımcılık faaliyetlerine girişirken bir yandan da misyon istasyonlarının bulunduğu kentlerde birer kitaplık oluşturmayı ihmal etmediler. Edebiyat, dinsel ve ilahiyat yayınları dışında diğer alanlarda da yayınlar vardır.
William Goodell Osmanlı Amerikan ilişkilerinin artması sonucunda hiç zaman kaybetmeden İstanbul'a yerleşmişlerdir. Burada hemen misyoner çalışmalarına başlamışlardır. Bu faaliyetleri başlıca 4 grupta toplayabiliriz. Bunlar dil çalışmaları, kitap hazırlıkları, öğretim çalışmaları ve halkla temasdır.
Amerikalı misyonerler Beyrut'ta sonra Suriye'de okul açtıktan sonra şimdide İstanbul'da İzmir'de Bursa'da okullar açılmıştır. Buralardaki eğitim diğer okullara göre daha cazip ve daha iyiydi. 1836'dan sonra okul sayısında artışlar ve gelişimler gözükmektedir.
Varlığın Yeter...
Git vatandaş git,hayallerimi pazarlıyorum...
Cum, 04/02/2005 - 16:22 — Ahfa Sûedamatbaa nın özet tarihçesini okumak güzeldi.hakikatli bi yazı olmuş maşaAllah.Her ne kadar el,emeği göz nurunun yerini hiçbişey tutamasa da,matbaasız bi dünya düşünmek istemiyorum :)
hane radyo programcılarının dilinde pelesenk bi cümle vardır ya, "şimdi sizinle bi'şey paylaşmak istiyorum sevgili dinleyiciler" derler sizde kendinizi önemli biri sanırsınız.:)
O misal bende bi hayal paylaşmak istedim.Şöyle yazacak kadar boş vaktim(iz) olsa yada boşaltsam vakti, güzel iki masa yaptırsam marangoza yüksekçe,üstüne büyük boy Kur'an-ı Kerim koyacak kadar olsa masalar.Masanın birine hazır yazılmış Kur'an-ı Kerim'i koysam öbürünede boş a4 mü olur a5 mi ne ise...Ayakta olmak ve yorulmak şartıyla kelamullah'ı yazsam harf harf..nokta..nokta..(Hane medrese talebeleri derste sırtlarını yaslamazlarmış bi' yere,o misal ayakta)...Belki ömür yetmez bitirmeye ama olsun elbet devam edecek biri çıkar düşüncesiyle...
Sanırım çok rahatlatıcı olur..
Hani dünyadan kaçmak isteyenlere bi kaçış tam da 'fefirru ilallah' ayetince..ince ..ince..Sabrı öğrenmek isteyenlere tavsiye..aşk acısı çekenlere merhem...Eser bırakmak isteyenlere eserin a'lası..Tabe mealli olmalı,biz(ben) bu kadar arapça'dan uzağız yeni nesli düşünmek bile istemiyorum...
(tam pazarlamacı oldum)
-Git vatandaş git,hayallerimi pazarlıyorum...
"bi' küçücük hayal
bi' küçücük dua
bi' küçücük amel lazım bize..."
bi'dua:
Yâ Rab!
Senin medh ü senân için kalem tutan eller, Seni tesbih için ikrâra gelen diller hürmetine,
Dergâh-ı izzetine uzanan, barigâh-ı mecd-i azâmetine açılan mü'min eller hürmetine, aşkınla tutuşup yanan hâlis gönüller hürmetine,
Gönlümüzü aydınlatacak feyzine, yüzümüzü güldürecek nûruna, ruhumuzu coşturacak aşkına muhtacız.
Lutf'eyle...
Matbaa, Gutenberg
Per, 04/01/2007 - 01:51 — Karahan YalçınMatbaa, Gutenberg tarafından icad edildikten takriben 300 sene sonra anadolu topraklarına girdi...Yıllar boyunca matbaanın bu iklime neden gecikmeli girdiğini, bunun gericilikle olan ilişkisini tartıştı, tarih yazarları ya da tarih bilimi hakkında konuşma hakkını kendinde bulan kişiler...
Matbaanın ikamesi, bizde hat sanatı idi...Avrupa için o dönemde matbaaya gereksinim duyulduğu halde, Osmanlı topraklarında binlerce hattat istenilen eserin istinsahını çok seri bir şekilde halledebiliyordu...dolayısıyle bu işten maddi anlamda gelirini sağlayan hayli insan vardı...bu yönüyle matbaanın gecikmeli girişi bir nebze olsun kabul edilebilir...hattatlar, zamanını, emeğini daha fazla harcadığı için, istinsah ettikleri eserler tüketiciye daha fazla külfet getiriyordu...ilk resmi gazete(takvim-i vekayi)nin 1831, ilk çeviri (Yusuf Kamil Paşa -ki kendisi Sultan Abdulaziz'in sadrazamlarından birisi- tarafından, Fenelon'un, Telemaque -Tercüme-i Telemak ismiyle maruf- adlı eseri)nin 1859, ilk yerli roman(Şemsettin Sami tarafından yazılan Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat)ın 1872 yıllarında olduğu göz önünde bulunulursa, Osmanlı tebaası (yabancı devletlere gönderilen öğrenci ve subaylar -ki bu da 1800 lü yılların ilk dönemlerinde saltanatta olan 2.Mahmut zamanında olmuştur- ve enderunda eğitim görenler sayılmaz ise) yukarıda verilen tarihlere kadar tüm dünyadan, hatta üzerinde yaşadığı topraklardan bihaber hayatını idame ettiriyordu...toplumun alt tabakası şifahi sözler ile bilgi sahibi olurken, üst ve orta tabaka da hattatların fahiş fiyatlarla sattıkları Sadi Şirazi'nin, Mevlana'nın, Yunus Emre'nin v.s... söylevlerini/öğretilerini okuyabiliyordu...
Matbaanın gelişi ile -tabii gazete, roman, ansiklopedi gibi türevleri düşünerek- halkın daha fazla bilgi sahibi olduğu alenen ortadadır...bu zaviyeden bakıldığında da matbaanın, Gutenberg'in icadından 300 sene sonra bu topraklara gelmesinin topluma çok büyük zararı olduğunu görebiliyoruz...zira Avrupa'da ortaya çıkıp, her alanda dünyayı etkisi altına almış rönesans, reform gibi hareketler takip edilmemiş, dünyanın dönüş seyrinin nasıl olduğu, hangi kutuplara varıldığı bilinememiştir...rasyonel bir tutum ile; "matbaa ve hat sanatı ayakta tutulabilir miydi", sualine, yanıt vermek hayli müşkül...sonradan olduğu gibi, sadece Kur'an-ı Kerim'i hattatlara yazdırabilir diğer eserleri matbaa ile basım yoluna gidebilirlerdi diye düşünüyor insan ama oturduğumuz yerde bu tefsiri yapmak basit ve aptalca olur heralde...o dönemin tüm şartlarını göz önüne almak lazım ama yalansız/aldatmacasız bilgilerle...tarih'in en büyük sorunu bu...
hamiş'i bir afrika atasözü ile yapalım; "aslanlar içinde bir aslan çıkıp da kendi tarihini yazmadığı sürece, hep avcı yalanlarına inanacağız..."