Herhangi bir varlığın belirli bir yükseklikten aşağıya doğru derece/rakım kaybettiğini düşünelim. Bunun için hangi kelimeyi kullanırsınız?
İnmek, düşmek, süzülmek, devrilmek, çakılmak..... hangisi?
Belirli bir yükseklikten aşağıya doğru derece/rakım kaybeden varlık örneğin kuş ise süzüldü; yol üzerinden bir varlık gelirse eğer "indi"; uçamayan her varlık için ise "düşmek" kelimesini kullanıyoruz....
Oysa Arapça lisanda üst rakımdan alt rakıma inişi ifade eden önce üç harfli bir kelime kullanılır. Daha sonrada varlık çeşidine göre, rakım kaybediş tarzına göre bu üç harfi korumak kaydıyla her biri için ayrı kelimeler türetme yöntemi kullanılır ve bunun için üç harfe "ek" harfler getirilir. Bu "ek" harfe "ziyade harf" denir. Dolayısıyla farklı anlam ve işlevdeki fiillerin aralarında harf ve hareke farkı olsa bile bütün bu kelimelerin içinde o orjinal üç harf varlığını korur.
Nitekim Arapçada üst rakımdan alt rakıma iniş için “N-Z-L” harfleri kullanılır. Buradan okunuşu ile: ENZELE – NEZELE – TENEZZELE – MENZİL gibi farklı anlamlarda kelimeler kullanılır.
Türkçe’de de rakım kaybı için "düş" şeklinde üç harf orijinal, asıl kelime olsaydı eğer ve bundan varlık çeşitleri, oluş tarzına göre aynı kelime korunmak kaydıyla türetilseydi; o zaman:
Düşmek: Düş mek
Süzülmek: Düş tek
Çakılmak: Düş seng
İnmek: Düş gil...
... gibi her farklı "anlam" içerecek işlev için kullanılan kelimede orijinal üç harf olan "Düş" varlığını koruyarak - bir metod çerçevesinde- türetilmiş olacaktı. ,
Oysa Türkçe’de üst rakımdan alt rakıma geçişi ifade eden kelimelerin hiç biri arasında orijinal ( bir başka ifade ile aynı kökten geldiği belli olan aslı) harfler yoktur. Süzülmek, çakılmak, düşmek, inmek, sarkmak gibi kelimelerin kök harfleri aynı değildir….
Örnekler çoğaltılabilir: "Kitab", "Mektub", "Katib" kelimelerin hepsinde "K-T-B" harfleri varlığını korumaktadır.
Her "anlam-eylem" ilişkisi için harfleri farklı kelime bulmak yerine mümkün olduğunca o "anlam-eylem" ilişkisinin orijinali için bir kelime bulmak daha sonra da o kelimedeki harfleri koruyarak bir metod ekseninde ondan anlam-eylem ilişkisinin mantığını koruyarak farklı kelimeler türetmek o lisanın zenginliğinin bir işareti sayılmaktadır.
Gelelim medeniyet şifresi olarak N-Z-L örneğindeki mantığa.
Çağa, zamana, koşullara, düşünce üretkenliğine göre değişenle, değişmesi gerekenle değişmemesi gereken evrensel, kadim değerler arasındaki ilişkiyi bu örnek üzerinden açıklayacak olursa eğer; şu sorular / sorunlar çoğaltıla bilir:
1- Peygamber efendimiz dönemi “ziyade” harf hükmünde mi görülecek ve sadece o dönemdeki N-Z-L hükmündekiler mi alınacak?
2- Tesettürün N-Z-L si nedir?
3- İçtihad, dün düştü kararı, bugün süzüldü kararı gelecekte çakıldı kararı mı vermektir; yoksa N-Z-L her zaman sabit kalacak da; sadece ziyade harfler mi eklenecektir?
4- Her eylemde, düşüncede,tavırda, söylemde varlığını fark ettirecek/ettirmesi gereken N-Z-L hükmündeki değerlerimiz nelerdir?
5- Müslümanların arasındaki farklar ziyade harf hükmünde ise eğer; hepsinde ortak görülmesi gereken N-Z-L nelerdir?
Bu ve benzeri sorulara öyle cevaplar bulmalıyız ki; harfler ne kadar artarsa artsın sonuçta tüm farklı kelimelerde, düşüncelerde, metotlarda aynı ruhu ( N-Z-L’yi), özü bulalım!...
Yorumlar
Matematik gibi
Per, 23/03/2006 - 13:31 — Yakub BabaBurradan yola çıkarak şunu söylersem eğer sanırım yanılmamış olurum;
Bu düşünüz tarzını, Arapça nın varolan bu özelliğini kullanarak, bütüne dair hakimiyetini kaybetmiş olan modern zaman insanlarının, parçalarla uğraşmış olsalar bile aslında nasıl bir bütünselliğin içerisinde yer aldıklarını görmelerini sağlamak mümkündür. Uğraşı alanının ya da düşünsel zemininin küçük olması, bu alanların etkileşim ve dahi iletişim içerisinde oldukları diğer küçük alanlarla beraber o işlerin bütününün bir anlamda farkındalığının önünde engel teşkil etmeyecektir.
Yanlış mı anlamışım?
Konu Önemli.. Tartışılmalı!
Per, 23/03/2006 - 13:42 — Yahya AsyalıServet Bey'e bir soru sormak istiyorum:
n-z-l den kasıt evrensel değişmez değerlerimiz midir?
çözümsüzlüğün nedeni evrensel olandır !....
Per, 23/03/2006 - 14:04 — Servet HocaoğullarıhaYır N-Z-L evrensel olan, değişmez değerlerimiz değildir!...Aksine bizim çözümsüz oluş ve kalışımızın nedeni evrensel değerleri tekrar etmemizdendir... Çünkü asıl olan evrensel olanı tekrar değildir; asıl olan sürekli kalıp-bab-form değiştirmek yani düzenli bir güncelleme içinde sürekli üretmektir. Evrensel olan tek ve düz çizgidir. Zaten evrenselliği tek ve düz çizgi olarak algılayışımızın bir nedeni de modernliğin "evren ve evrensel tanımı" nedeni iledir.Bugün müslümanların Kur'anın / islam'ın evrenselliğinden anladığı da ( anladığını sandığı da) bu tek ve düz çizgi halindeki evrensellik anlayışıdır.Oysa insanın ve hayatın tabiatı/doğası sürekli bir değişim/üretim içindedir.Sürekli ekler-ziyadeler peşinde olmasıdır.Doğru olanı da budur.
sorun ne peki?
Sorun şudur: Modernliğin üretme anlayışı düştü, süzüldü, çakıldı..gibi aynı köke dayanmayan ve zamana/mekana endeksli sürekli başkalaşma halinde kendini türetmesidir.
Oysa esas değişim: sürekli değişimin aynı köke/üç harfe yaslanarak yapılması ve en önemlisi eğitim, kültür, sanat, ekonom gibi farklı alanların da yani yaşamsal bütün alanların hepsinde aynı üç harfe tanık olmaktır.Değilse evrensellik adı altında tekrarlar değildir.
Bugün müslümanların medeniyeti doğru algılaması ve yeniden bir medeniyet tasavvuru geliştirmesi mümkün gözükmemektedir.Çünkü bunun formülü ve çözümü evrensel ve değişmez değerleri hatırlamak ve tekrar etmek değildir.Dinin sabiteleri vardır ve bir de değişkenleri vardır, deyip; değişkenleri içtihadla çözmek gerekir demek ise hiç çözüm değildir: çünkü bu bir hukuk metodolojisidir; medeniyet şifresi değildir!
kuzum servet
Per, 23/03/2006 - 17:45 — ayse didarKuzum sen bu meseleleri böyle yarım yamalak düşünmekle bir yerlere varamazsın. Mesele derin ve sen kesinlikle yarım düşünüyorsun. Bu şuna benziyor hani şu meşhur anlatım vardır ya; karanlıkta fili tarif etmeye çalışan insalar. Hortumdan tutan boruya kulaktan tutan yaprağa ve saire. Önce bir lamba yakmak sonra tarif etmek gerekiyor. Bu lambanın ne olduğunu sorarsan hele tümden yetmez cemaat com anlatmaya o lambayı. En iyisimi sen onu şah damarının titreyişinden kavramaya çalış. Buradan ben ne dillensem yanlışa çıkacak.
üslubunuzun n-z-l 'si...
Per, 23/03/2006 - 20:34 — Servet Hocaoğullarıben net değilim ama:)....
sizin üslubunuzun üç harfi çok açık ama: U-K-L
C - M - L
Cum, 24/03/2006 - 11:59 — Servet HocaoğullarıN-Z-L dil kültüründen esinlenilmiş bir betimlemedir. Konumuza kaynaklık eden / edecek olan örnek çok nettir. Paylaşmak için davet ettiğimiz alan da çok açıktır:
İslam’ın evrenselliğini ( Vahy ve Peygamber efendimizin sünneti seniyyesi) algılayışımız o dönemdeki fiilin ( betimlemeye paralel gitmek için) korunarak ve tekrar edilerek güne/çağa taşınması çabasında içinde olmamızın “niyet” olarak değil de “metod” olarak çözüm getirmediği/getirmeyeceği gerçeğinin altını çizmektir.
Örneğin o dönemi “E-N-Z-L” olarak algılarsak eğer; baştaki “E” harfi o dönemin getirdiği/gerektirdiği ve o dönemle sınırlı olan “ek” harftir. Burada bizim yapmamız gereken her çağda aynı fiili tekrar etmek değil; bu fiilin N-Z-L sini yani orijinal/kök harflerini esas alarak çağa göre bablar / kapılar oluşturmaktır. O zaman bir tarihte Müslümanlar okunuşları ile “nazele”, başka bir dönem “nezzele” ve bir başka dönemde “tenezzele” diye yeni fiiller oluşturmuş olacaklardır. Fakat Müslümanların tarihteki farklılıkları ziyade dediğimiz “ek” harflerle sınırlı kalmış olacaktır. Nitekim hepsinde bakar bakmaz “n-z-l” harflerini fark ederiz.
Oysa bizim evrensellikten anladığımız ve anlattığımız ya her çağda hep enzele olmakta ısrar etmek veya içtihad, reform, değişim, ihya adı altında düştü, süzüldü, çakıldı gibi ortama göre başkalaşan süreçler oluşturmak şeklinde seyrediyor.
Dolayısıyla " bizim “N-Z-L” hükmündeki değerlerimiz nedir ki farklı kapılar / bablar açsak bile hayatın her alanına farklı fiiller ile başlasak bile hepsinde değerlerimiz hükmündeki o üç harfi görebilelim" diye soruyoruz. Tabi buradaki üç harf sadece sayı ifade etmemektedir malum:)….
Bir örnek daha verelim. Diyelim ki A-D-L ( yani adaletin kökü) bizim üç harfimiz olmuş olsun. A-D-L Arapçada bir şeyin doğasını koruyarak yerli yerine koymak anlamına gelmektedir. Eğer eğitim hayatınızda her şeyi yerli yerine, ekonomi de, hukuk ta her şeyi yerli yerine ve hayatın her alnında her şeyi yerli yerine koyuyorsanız o zaman eğitim, kültür, ekonomi, siyaset gibi alanların hepsinde hemen A-D-L harflerini / değerlerimizi fark ederiz.
Oysa bizim zihinsel / tasavvur çizgimiz düştü, süzüldü, çakıldı gibi işlediğinden / işletildiğinden adalet ayrı bir alana, eğitim ayrı bir alana, siyaset ayrı bir alana ilişkin ve aynı köke dayanmayan kültürler oluşturmaktadırlar. Bugün Adalet sadece hukuk alanı ile sınırlı kullanılmaya başlanmışsa eğer; bu bizim fiillerimizin düştü, süzüldü, çakıldı ekseninde yol aldığını gösterir.
Peygamberimizin söz-fiil-davranış-hal gibi bütün duruşlarına-yorumlarına ilişkin bilgiler "hadis" dediğimiz belgelerle bize ulaşmıştır.Oysa farklı onlarca belge/hadis içinde peygamberin N-Z-L hükmünde hep varlığını koruyan ve o değerler üzerinden farklı muhataplarla iletişim içine giren bir yolu vardır ki biz buna S-N-N ( Sünnetin orjinal üç harfidir bu) diyoruz. Örneğin peygamberimizin çocuklarla ilgili onlarca hadisi( olayı) var.Eğer biz hepsine baktığımızda hepsinde aynı anda fark ettiğimiz, değişmeyen değerler, yönetmle görebiliyorsak; işte o dur peygamberin sünneti...( çocuğa söz hakkı vermeden soru sormaması, çocukla bir şey paylaşmadan öğüt vermemesi..onun S-N-N hükmündeki değerleridir.)
Özel not: ( n_marmara ..kardeşime de atfen: Şimdilik yazımın yorum ekseni yukarıdaki çerçevede yürüsün isterim / teklif ederim. Değilse N-Z-L betimleme aşamasında bir “Fiil” olduğu için konuyu fiil çekimleri ve fiile göre kelimelerden oluşturulacak “Cümle ( ki orijinal harfleri C-M-L dir…ve anlamı en güzel toplama eylemi anlamına gelir…) ve derken dil oluşturmak, nesnellik, epistemoloji, semantik analizler v.s…. girersek başka bir yorum eksenine kaymış oluruz. Makas değiştirmek istemem.Yorumlarla metne makas atılmasın da ise sakınca yok!....Konu “dil” eksenli yürütülmesinde ısrar edilirse eğer o zaman “Öyle mi?” vurgusuna “Öyle” diye eşlik ederiz:)…
A-D-S-L
Cum, 24/03/2006 - 13:19 — celalmirzasevgili servet,
"poem", ingilizcede şiirin karşılığı olarak kullanılır. bu kelimenin aslı yanlış hatırımda kalmadıysa "poesis" olup, grekçede "imâl etmek" anlamına gelir. bundan mülhem olmak kaydıyla da hilmi yavuz "şiir, imal etmektir" demiş, ve bu savını gayet güzel argümanlarla da dile getirmiştir. peki şiir gerçekten bir imâl midir? sahip olduğumuz entellektüel birikim, semantik bilgisi, ve prozodi'nin bir ürünü müdür şiir; yoksa şiiri hendeseye sokmadan çalakalem yazılan sezgi ürünü mısralar da şiir olarak tanımlanabilir mi?
elbette şiir, aklın, kalbin, vicdanın ve mazhar olunan sezginin bir ürünüdür. ancak bence bu ne büsbütün bir imâldir, ne de bilinçdışı bir olaydır.
benim anlatmak istediğimse, lügatlerdeki karşılıkla, kültürlerdeki karşılığın aynı olduğunu söylemek. poem'in temelini "imâl"e dayandıran kültürün, cihanşümul olmadığını biliyorsak, ya da "aşk"ın sömürücü yanını ön plana çıkarıp aşkı büsbütün acıya garkeden "arap" düşüncesinin de evrenselliğinden sözedemiyor, ya da şiirlerinde sevgiliye cinsel anlamda temas etmeden duramayan şehvet düşkünü hint şairlerinin aşk anlayışını da bu gezegenin bütün insanlarına mâl edemiyorsak, kelimelerin muhtevasına, kültürle hudut çizmekte bir mahsur olmayacağı ortadadır.
konu "dil oluşturma"dan açılmıştı, ben de bir bakış katmak adına bu hususu zikretmek istedim. öte yandan n_marmara'nın bu konuda söyleyecek çok şeyi olduğuna inanıyorum, umarım çekinmeksizin bildiklerini dile getirirler.
yazıya gelince;
yazının muhtevası, daha kısa bir biçimde bir hitabette kullanılabilir, ancak mesele bu kadar eksik ve kesintili (tıpkı A-D-S-L gibi) ele alınırsa, "bu yazı ne maksatla yazılmış" sorusu da kaçınılmaz olur.
muhabbetle
eyvallah...yeniden...başlayalım...
Cum, 24/03/2006 - 14:38 — Servet Hocaoğullarıeyvallah celal kardeşim. Teşekkür ederim. Şimdi n_marmara da katılırsa ( artık N-Z-L VURGUSUNDAN ÇIKARAK) şu konuyu açalım birlikte. Medeniyet-Evrensellik- Dil - Değişim ekseninde hayatın yendien inşası noktasında hepimizin V-H-Y (VAHİY) köküne her açıdan yaslanaran üretilen - türetilen bir dünya kurmak için neleri paylaşabiliriz: ben tefsiri - siyeri - duayı -peygamberler tarihini-ayeti...özledim. Ancak onun ihya edici yanlarını özledim. Yeniden inşa eden ruhunu. Onun için yorumuna ve n_marmaranın katkısına bir kez daha teşekkür.Bekliyorum:)
Öyle değil Böyle!
Cts, 25/03/2006 - 04:06 — Nadir MarmaraSevgili Hocaoğlu ve Bay Mirza'ya öncelikle saygılarımı sunarım, pek saygılı bir yorum üslubuna sahip olmasam da.
Ben, sevgili Servet'in bir "metot" sorununu gündeme getirdiğini düşünüyorum. Zaten dilbilimsel bir kalıbı yazıya konu etmekle, bir yöntemi tartışmaya açtığını ortaya koymuş bulunmaktadır, zat-i alileri. Benim ilk soru/yorumum kalıba (N-Z-L'ye) ilişkin değildir. Ki, zaten Hocaoğlu son yorumunda "artık N-Z-L vurgusundan çıkarak" demiş ki, zaten ben ilk yorumumda çıkmış bulunuyordum. Celal Mirza'nın aklına uyup tekrar bu konuya değinme gereğini duyduysa bilemem. Ki, bende birgün Celal'in aklına uyup Ankara'da kalmak istedim, ama neredeyse sokakta uyuyacaktım:))
S. Hocaoğlu'nun yazısında benim zihnime takılan bir "metot" sorunudur. Sevgili Servet, yazısında çağdaşlığa gelince nedense bir realizm-dışı üslup kullanıyor, ama vahiye gelince realist oluyor. Bu durumda da sevgili Servet'in "medeniyet N-Z-L"si kendi içinde bir "nezle" geçirmektedir. Bu da benim aklıma şu misrayı getirmektedir:
Tiz-i reftar olanın payine damen dolaşır,
Erişir menzil-i maksudine ateste giden.
Servet Hocanın, yazısındaki ikinci yanlış, Arap dilini kendi dil epistemolojisi dışında değerlendirmesidir. Örneğin, dili tıpkı modernistler gibi "gösteren ve gösterilen" bağlamında iki kutupta tanımlamaktadır. Bu, Port-Royal mantığıdır. Dile bu şekilde bakış, dili vahyin kurgusundan kurtarmak için yapılmıştır. Dili, özne ve nesneye indirgediğinizde ve bu açıdan baktığınızda vahyi tanımlamak her zaman maddi bir kurguyu kullanacaksınız demektir. Hıristiyan teologları ve İslam İlahiyatçılar bu tuzağa düşmüşlerdir zaten. Oysa, Arapçada (Eski Yunancada da bu geçerlidir) dilin üç cephesi vardır: 1. gösteren veya işaret eden; 2. gösterilen veya işaret edilen ve 3. Alan. Eğer Kur'an'ı okuyanlar Kur'an'ın diline dikkat etmek lütfunda bulunmuşlarsa orada şunu fark etmişlerdir: Kur'an'da işaret eden Allah'tır. İşaret edilen ise insanın kendisidir. Vahiy bu ikisi arasındaki "alan"ı kaplar. Servet Beyin yazısında ise, işaret eden insan, edilen ise vahiy olmuştur. O da modernistler gibi Tanrı'nın yerini işgal etmekte pek bir sakınca görmemiştir, tıpkı bütün çağdaş İslam ilahiyatçıları gibi.
Ben birşeye anlamakta zorluk çekiyorum: Madem bizim bir çağdaşlık sorunumuz var ve Müslümanları medeniyet denilen canavarın elinden İslam'la kurtarmak istiyorsak, neden bunu yine çağdaş dil ve söylemler üzerinden yapmaktayız? Dolayısıyla, Servet Hoca'nın "V-H-Y (Vahiy) köküne her açıdan yaslanarak üretilen - türetilen bir dünya kurmak" çabasını ve çağrısını "tefsir, siyer, dua, peygamberler tarihi ve ayeti" nesneler olarak düşünüp onlardan "idealar" oluşturmak isteyen Müslüman bir Berkeley tavırı olarak görüyorum.
Not: "Öyle mi" sorusuna "Öyle" diye eşlik ederseniz benim sorumu doğrulamış olursunuz. Siz kendi yanıtınızı doğrulamak için "Böyle" demeniz gerekirdi.
Servet'e ve Celal'a...
Saygılarımla...
Bir İlave: Sitenin kopyala yapıştır sisteminin olmamasının zorluğunu yaşıyorum. Yetkililere duyurulur.
haydaaaaaa.....
Cts, 25/03/2006 - 13:14 — Servet Hocaoğullarıaziz yorum yap diye davet ettik...sen n-z-l betimlemesinden "o da modernistler gibi Tanrı'nın yerini işgal etmekte pek bir sakınca görmemiştir, tıpkı bütün çağdaş İslam ilahiyatçıları gibi..." abuk subuk bir sözüm ona saptamada ( saplama da diyebiliriz buna) bulunmuşsun. Ezbere konuşmaları ve yaftalamaları bırakalım. İnan hayır getirmez ve sadece mahşerde hesabını vermekte zorlanacağımız günahlarımızı artırır.Yazılara yorum katarak bir hayra-sonuca ulaşacaksak eğer; paylaşalım..yoksa ben bu tarza, dile, ruh haline kapalıyım.
sakinleştikten sonra
Cts, 25/03/2006 - 20:48 — Servet HocaoğullarıBellek, hayata gözlerimizi açar açmaz, duyum, algı, hafıza, bilinç altı, hatırlama sıralaması düzeninde bütün varlıklarla ilişkimizi bir düşünme, mantık yürütme, bağ kurma ekseninde tanıyan, tanımlatan bir süreçtir. Ve bu doğan her insanla beraber gelir. Yani insan nasıl doğduğunda vücut organları çalışmaya başlıyorsa aynı şekilde bellek dediğimiz bir mekanizmada işlemeye başlar.Doğan her "insan" hayata gözlerini açar açmaz, sesler duyar duymaz, koku alır almaz, hisseder hissetmez artık o hayata "bellekle" beraber başlamış demektir.Bellek, insanın çalışma mekanizmasıdır. Bu mekanizma sırasıyla: Duyum-algı-hafıza-bellek altı-bellek üstü, hatırlama ve ifade aşamalarından oluşmaktadır.
Modern sürecle beraber “insan” kendini evrenin merkezine koyarken tıp ilminin vücuda bakması gibi belleğe bakmaya başlamış ve bellek mekanizmasının da ölçülebilir, kuralları olan ve akıl merkezli açılımları olan bir “mekanik” yapı olduğunu iddia etmiştir.
Bu dünyayı algılayış ve yorumlayış ( sekülerizm) Belleğin edindiği “anlam”ları doğal olarak aklın onayını almış bir anlamdır.Bu süreç anlamı zihinde kavramsallaştırmakta ve kelime aracılığıyla “dünyevi” bir dile/lisana çevirmektedir.
Yaşadığımız çağda bizlerin / hepimizin belleğinden modern kültür geçtiği için bizler zamanla bellek-anlam-ifade-kavram-kelime-dil/lisan sıralamasını farkına varmadan modern/seküler eksende yürütmekteyiz.Daha doğrusu bu riski taşıyoruz. Böylesi bir bellek doğal olarak Kur’ana bakarken de mevcut/reel bellekle okumaktadır. Bu okuyuş insan-vahy buluşmasında önemli bir “kırılma” yaşatmaktadır: Vahyi algılatacak melekeler yerine mevcut bellekle yorumlamak…Üstelik bu bellek modernliğin transfer ettiği yapay bellektir.
Bu risk bazen İslam’ın belirli bir çağa hapsedilmesi gibi çarpık bir dil oluşmasıyla sonuçlanmaktadır. Hatta İslam’ı çağımıza taşıma gayreti adı altında aynı hata tersten işletilmektedir. Buna dikkat edilmelidir. Sayın n_marmara’nın kaygısı bu bağlamdadır sanırım.Ancak bu kaygı bizi bu riski hatırlatan veya izlenim veren en ufak konuda hemen “yargılara” itmemelidir.Üslup ve usul hatası yaptırır çünkü.Nitekim ilk yorumumdaki tepkim bu nedenledir.
Gelelim dilin özne-nesne boyutuna ilişkin eleştiriye.Bu doğrudur.Bellekten geçen modern sürecin telkinidir bu.Bu Müslüman belleğinde de bir virüs olarak yer edinme çabasındadır. Ancak bu virüsün antisi ve/veya bellekten geçmesi gereken vahy dilinin özü/orijinali ne olmalıdır sorusu/sorunu esaslı bir sorundur.Buna ilişkin konuşmaya çalışmalıyız.Saygılarımla.
başlamadan bitirelim...
Paz, 26/03/2006 - 21:15 — Servet HocaoğullarıSorun ne?...Biliyormusunuz:
İlahiyat mezunuyum. Yüksek lisansımı modernite-post modernite üzerine yaptım. 11 yıl rehber hocalık ve eğitim kurumlarında psikolojik danışmanlık yaptım.
Ortalama zekamla bu üçünü bir arada kullanarak yüksek lisans tezi havasında ve/veya çoğu okurun ( ilgili ve uzmanlık alanı olmadığı için) "anlayana aşk olsun" dedirtecek bildik ve artistik usul ve üslupla yazılarda yazabilirim/yazabilirdim. Her yazıya ilişkin yorum yaparken çoğu okurun ilk defa duyduğu isimleri, altyapı gerektiren analitik yorumları ve ansiklopedik bilgiyi aşmayan kelime dağarcığını çatal-dal halinde serpiştirmek de mümkün.
Bu usul üslup ekseninde yazı yazabilirsiniz ve yorumlamak isteyen de buna katılır.
Alınganlık gösterdiğim için değil ama "yorum" adı altında cemaat comda yazı-yorum adı altında zihinleri değil ama kalpleri "yormak" istemem.
Bu usul ve üslubu kullanmak başkalarının tercihi olabilir. Fakat ozan atışması gibi bu işi entel-dantel atışmalara çevireceksek ( beni uzun yıllardır tanıyan dostların hatırına bu platform cemaat com değildir benim için) çözüm ve hayırdan sadece uzaklaşırım.
Kalbim onaylamıyor bu iklimi.Allah kalplerde ve açıkta olanı bilir.
Servetsel yaklaşımlara ( ne demekse !..) bir süreliğine ara vereceğim ve ne yazı ne de yorumla katılacağım. Çünkü kalbim yoruluyor bu tarzdan.
Etimoloji
Cts, 25/03/2006 - 20:58 — Nuh A. TUNAEvvelden bu yana dilbilimlerine ilgi duyduğumdan sitede özellikle Şadan ve Servet beylerin kelimele analizlerihoşuma gitti.
(Slogan,Cemaat,Nüzul vd.)
Bu alanda daha kapsamlı araştırma yazılarını beklediğimi ifade edeyim...
''yapmacıklarla değil gerçeklerle olmalı her şey''
dil...
Cts, 25/03/2006 - 21:27 — Servet HocaoğullarıSadece ve öncelikle "iletişim" amaçlı bir formül üzerinden örnek verelim.
Bir çocuk düşünelim ve bildik örnekle sobaya dokunduğunu düşünelim. Çocuğun vücut organı gibi "bellek"i çalışmış olsun. Çocuk bir şey hissedecektir, içinde bir şey kopacaktır. İşte biz olana/oluşa/yaşadığına "anlam" diyelim. Dolayısıyla bellekle "anlam" edinir diyebiliriz. Çocuk dokunma ve edinimle beraber bir "refleks/tepki" gösterecektir ve buna bağlı söz-davarnış sergileyecektir. Biz buna "ifade" diyelim.
Çocuk bir kez daha uzaktan sobaya baktığında ilk dokunduğunda hissettiğini zihninde canlandıracaktır. Buna kavram diyelim.
Kavramlar (zamanla) söz-çizgi-davranış-eşyayı şekillendirme ekseninde sembollerle ( harfler de böyledir) "kelime" dediğimiz unsurlara döner. Örneğin çocuk edindiği hissin adını "acı" koymuş olsun.
Dolayısıyla bellek, anlam edinir, anlamlar ifadeyi içine alacak şekilde kavramsallaşır ve kelimelerle sonuçlanır. Kelimeler arttıkça çocuğun bir tarzı/usul ve üslubu oluşur ki buna çocuğun "dili" demek mümkündür. Dil eğer kuralları, şablonları olan bir sistematiğe dönerse ona "lisan denir/denebilir. Dil ve lisan aynı şeydir de diyenler vardır. Bu da hoş bir tartışma konusudur. Formüllersek bunu: bellek-anlam-ifade-kavram-kelime-dil-lisan...şeklinde bir sıralama oluşur.
Şimdi örnek verelim: Kur'an apaçık "lisan"ile indiğini ifade etmiştir.Yani buradaki "lisan" bildiğimiz arapça lisandır. Arapça lisan açısından cümleler çok net ve anlaşılırdır.Ancak bizim karşımızda "lisan" var. Oysa lisanın oluşum sürecindeki sıralamayı geriye doğru takip edersek: her lisanın arkasında o lisanın dili vardır.
Nitekim Dücane Cündioğlu kardeşimizin "Kur'anın anlamının anlamı" vurgusundan ben şunu anlarım: karşımızdaki arapça lisanın tabiki anlamı vardır. Ancak Kur'anın doğal olarak bu lisanın arkasında kendine özgü bir dili vardır. Hani latife yaparsak çocuğun, kadının,erkeğin dilinden anlamak gerekir deriz ya; bir bakıma vahyin de kendine özgü bir dili avardır: bunu yakalamak lazım. Kuşkusuz bu dil lisandan kopuk, lisanı inkar eden veya lisanın arakasında gizli, şifreli bir başka anlam vardır demek değilidr. Onun için anlamın anlamı, lisandaki anlamla yetinmeyip bir adım daha atıp vahyin dilini çözmek demektir. Meşhur zahir/batın tartışmalarını hatırlayalım.
Peki lisanın arakasındaki dili çözsek bile serüvenimiz biter mi? Bitmez. O dili oluşturan kelimeler vardır: Kur'ana ait kelimeler. Nitekim eğer siz artık bu kelimeleri kullanmamaya başlamışsanız; büyük ihtimalle başka lisanların, başka belleklerin diline transfer olma ihtimaliniz vardır. (n_marmara kardeşimde bu tehlikeden bahsediyor sanırım.)
Varsayalım ki siz Kur'anın arapça lisanın arkasındaki vahy dilini ve ona ait kelimeleri çzödünüz. Bu da yetmez.Çünkü sürekli Kur'an kelimelerini kullanıyor olabilirsiniz ama acaba zihninizde o kelimenin tasavvuru / kavramsal niteliği Kur'anla beslenen bir zihniyet oluşturuyormu ? Çünkü günümüzde kelimelerin içi boşaltılmış ve Kur'ana ait olmayan bir zihniyetin kavramasl niteliğine dönüştürülmüştür.
Hadi bunu da aştınız diyelim. kavramın özünü oluşturan "anlam" ne olacak. Dikkat ederseniz buradaki anlam lisandaki ( yani arapça sözlükteki anlam) değildir. Lisanın kopup geldiği ve belleğin ilk edindiği "anlam"dır. Nitekim tasavvuf bize bizim bildiğimiz Dinin lisan düzeyindeki şeriat anlamı olduğunu gerçek anlamın dili, kelimelerin, kavramın, ifadelerin arkasında olduğunu telkin eder. Hatta lisandan geriye doğru anlama yolculuğu gereksiz görür ve bazı yollarla direkt Allah'tan ilk anlamın elde edileceğini iddia eder.Bu serüven bizi ilk mekanizmaya yani "belleğe" vardırır.
Peki doğuştan vücut organları gibi çalışmaya başlayan mekanizmamız olan bellek-vahy ilişkisi nerede başlar ve devam eder?
Modern kültür bize bellek var ve anlamı üreten bu bellektir der. Vahy ise insanı bellek zindanından çıkarır ve bellek üstü( bellek dışı melekelerden bahseder: O nedenle bahsedilen akıl ve kalp kelimesi belleğin unsurları sayılmaz. Belleği inkar etmez ama onu aşmamızı sağlar.
Modernliği belleğinden geçen bizler modern anlamlara,ifade biçimlerine, kavramlara, kelimelere, dile ve lisana sahibiz malesef. Çünkü modern süreç bize kendi dünya görüşünü besleyecek bellek transferi gerçekleştirmeyi başarmıştır. Onun için belleği modern olanın edindiği anlam,ifade,kavram,kelime,dil-lisan İslami görüntü bile olsa İslamın beslediği bellek olmama ihtimali vardır.
Vahyin özne olduğu bellek ise onun N-Z-L lerini bulmakla mümkündür.
azizim..derdin ne senin
Paz, 26/03/2006 - 20:25 — Servet Hocaoğullarısayın n_marmara...
şimdi biz gerek n-z-l örneğinde gerekse bellek-anlam-ifade..sıralamasında "iletişim" amaçlı bir frekans yakalama gayretindeyiz. Sen ise ne alakası varsa her satırıma bir kulp bulmuşsun ve "artistik" analizler yapıyorsun.
N-Z-L örneğinde gayet sade bir mantık yürütecek küçük anahtar hükmünde benzetme yaptım.Sen seküler-epistemoloji denkleminde/ayaklarında "kendini tanrının yerine koymakta sakınca görmeyen çağdaş İslam ilahiyatçılar safında bize "yer" biçip daha sonrada yorum parçalamışsın.Nezaketen alttan aldım....Şimdide bellek-anlam-ifade..sıralamasına aynı muameleyi çekmişsin..
senin yazımı algılamak ve anlamak noktasında bir "niyet"in olmadığını düşünmeye başladım. İnsanların yazılarını bahane edip düşüncelerini uzun uzadıya yazacaksan ben bu polemiklerde yokum.Sana kolay gelsin.
Yaratmak
Cts, 25/03/2006 - 21:35 — O. Deniz YemenliYeri gelmişken söylemezsem çatlarım..
Servet bey yaratmak kelimesinin analizini yapr msınız bize..
Ben bu kelimeyi cümlelerimde kullanınca.Tövbe tövbe öyle deme çarpılacan müslüman diyorlar...
Lan kardeşim Türkçe hadım edilmişse ben ne yapayım..
diyorlar ki oluşturmak de.
Öyle de demesi kolay,sanki her yere uyuyor.Maymuncuk anahtarı mı bu be :)
Bildiğim 2 kök var.biri ibda diğeri inşa.birincisi yoktan var etmek diğeri vardan var etmek.birincisi Allah'a mahsus ikincisi beşere mahsus.Ben ikincisini kastediyorum fakat vatandaş birincisini anlıyor.
Şu yaratmak kelimesi hakkında güzel bir blog girseniz cidden bahtiyar olurum aksi takdirde neresinden tutsam elimde kalıyor..
Ben bir sülüğüm beyin zarında
Çok yaklaşma yakarım seni de anında...
yaratmak...
Cts, 25/03/2006 - 21:47 — Servet Hocaoğullarımerhaba...Nuh tuna kardeşimin yorumuna paralel bir formül üzerinden lisanla sonuçlanan bir süreç sundum. Öncelikle ( bu arada dil bilimci olmadığımı ancak iletişim uzmanı bağlamında dille ilgilendiğimi belirteyim) "yaratmak" kelimesini kullanmakta yaşadığımız sorun aslında bir lisandan diğer lisana transfer yaparken lisanları karşılıklı kullanmaya ilişkin bir "kültür" sorunumuz olmasındandır.
Eğer türkçe lisandaki "yaratmak"ın arkasındaki dili ve derken kelime, kavram,anlam sıralaması içinde ( geriye doğru -perdeleri aralayarak)sürecin izini sürdüğümüzde vardığımız son noktada belleğimiz yaratıcılığı Allah-Tanrı ile eş değer ve yer değiştirmeye dönük işlem ve işlevde kullanıyorsa eğer; o zaman sakınmak gerekir.
Lisan karşılamaları, karşılıkları, karıştırmaları ise bir bellek-lisan serüvenine paralel gelişen "kültür" ile direkt ilişkilidir. Zamanla yaratıcı kelimesini artık (çoğunlukla) tanrıya göndermelerde bulunmadan kullananlar çoğunluktadır.
Yani ve bence de yaratıcı kelimesinin karşılığının ibdaya karşılık geldiğini ( böyle kullanıldığını) düşünenlerdenim.
çok yaratıcı
Paz, 26/03/2006 - 18:28 — Servet Hocaoğullarıçok yaratıcı bir "yorum" olmuş:)...
Servet'ten Marmara'ya Ulaşmak, Marmara'yla Servet'i Anlamak
Pzt, 27/03/2006 - 12:19 — Nurbanû HûdaKur'an, indiği dönemde "anlam" kapalılığı ile inmiş veya "hiç bir şey anlamadım!", "hiç bir şey canlanmadı zihnimde" dedirten bir metin olmadı.
Eğer anlamaktan bizler , kavramak, bilincine varmak, anlamın çokluğu içinde kaybolmamak , özümsemek, hissetmek, yorumlayacak kadar bilgi ile beslenerek anlamı içselleştirmek, bütün içindeki rolünü yakalamak, hüküm çıkarabilmek, anlamın hayata taşınması noktasında üretebilmek gibi bir çok işlev, işlem, fonksiyon vermek şeklinde anlıyorsak; kelimelerdeki "anlam" yerine bir de bu işlem ve işlevleri içeren "anlamlar" yüklüyorsak eğer ; o zaman bizim çabamızın adı "anlamak" değil; anlamlandırmaktır.
Sanırım Servet Bey metot tartışması açarken ve doğru yere davet ederken peşi sıra “anlamlandırmalarını” gizlice dayatıyor. Daha doğrusu bunu hissettiriyor. Dolayısıyla n_marmara’nın “servetsel yaklaşım” vurgusunun bir karşılığı var. Ancak n_marmara Servet Bey'in gizlice yaptığı şeyi açıkça yapmaktan ve hatta Servet Bey'in metnini zorlayarak bir beyin fırtınası estirmekten geri durmuyor. Doğrusu n_marmara’nın yaklaşımı çap ve doyuruculuk noktasında etkileyici ve yabana atılmayacak konulara hakimiyeti var. Fakat bu fırtına üslup olarak okurun kelimeleri, metotları, cümleleri yerden toplayacak kadar savrulmasına neden oluyor. Çünkü sadece Servet Bey'in alanında fırtına estirmiyor bir de biz okurları nereye savrulacağımızı bilemediğimiz analizler yapıyor. Daha doğrusu içindeki fırtınalara bilgece tanık ettirme çabası içinde arada bir kafamızı karıştırıyor. Bu kafa karışıklığı yer yer konuyu anlamamıza ciddi katkılarda bulunuyorsa da yer yer de kendine özel, kendine dikkat çekici bir merkeziyetçilik haline dönüşüyor. Düşünceye tanıklık düşünenlere karşı yukarıdan ve buyurgan üsluba dönüyor.
Servet Bey kalbinin yorulduğundan bahsedip uzak duracağını söylüyor ama; zihinsel anlamdaki katkılara, yorumlara fazla tahammül edemiyor. Buna da anlam verebilmiş değilim. Oysa iletişim amaçlı basit örnekler, formüller veriyorum dedikten sonra; bizi nereye davet ettiğini çok açık ortaya koymalı. İlahiyat mezunu, yüksek lisansını modernliğe ilişkin yapması ve eğitim uzmanı vurgusu ( sanırım bunu bellek, anlam, ifade formülünün kuramsal açıdan savunacak çaptayım demeye getiriyor..) henüz bize zihinsel açıdan bizi yoracak metinlere dönmüş değil. Bu bağlamda n_marmara’nın Servet Bey'i daha açık konuşmaya daveti yerindedir. Ancak bunu servet beyin anlaşılmasına katkıdan çok kendisinin anlaşılmasına dikkatleri çekecek bir çekim alanı oluşturma gayreti nedeniyle cemaat com okuruna yüzü dönük entelektüel duruşuna fazla vurgu yapıyor. Belki Servet Bey dinlenecek ve yazı ve yorumlarına ara verecek ama; sayın n_marmara dikkatleri üstüne çekmeyi başarmıştır benim için ve ikna edici bir açılımla sonuçlanacak “giriş” yapmıştır dil konusuna. Bu konuda konuyu yarım bırakmayıp tamamlayıcı açıklamaları yaparsa sevinirim.
Yazınsal öğeleri etken
Pzt, 27/03/2006 - 13:35 — Elif BeliinceYazınsal öğeleri etken veya etkili kılan, kelimelerin muhtevasında ki anlamsal duruşlardır.Bu cümlenin akabinde herhangi bir eleştiriye maruz kalmadan şunuda belirtmek gerek:kelimelerin bu anlamlı duruşunu sergiletme çabasında ki yazarın "yazınsal öğe" dediğimiz şeyin üzerinde oynattığı fırça darbeleri süsleme tarafıdır velhasılı bu,bir önceki düşünceden bağımsız değildir.
Anlamsal duruşu etkiliyeci kılan ise yazarın kaleminden çıkıp okuyucunun zihninde varolma mücadelesi veren portrenin,şeklin varoluşsal biçemi ile varoluş çabasından sonra vardığı en nihai neticedir.
Okuyan ile yazan arasında ki paydanın yüzdelik hesabını çıkartmak isteyenler bu her iki zat arasında "biz ne demiştik'liğe bakmaları icap eder.
Aksi halde birinin bir dediği,diğerinin iki demiş olması yazarın yazma/yorum tavrından geri kalmasına sebebiyet verebilir ki,bu pekala normaldir.Alenen ifade ediyorum ki,kimse yazdığı metnin akabinde yorum yapma mükellifiyetinde değildir,böyle bir zorunluluğu yoktur.
Eser artık yazarın kaleminde çıkmış ortada bir yere gelişi güzel değil adabınca usülüne uygun bir şekilde bırakılmıştır.Kim nasiplenirse...
n_marmara dikkatleri üzerine çekmeyi başarmış olması cümlesi ile n_marmara hedefine ulaşmıştır demek istemiyorsak bile Servet Beyin bir duruş sergilemiştir.Bu defa sergilediği duruş ise tavır almaktan yanadır.Bu bir tavırdır.
Bizce bu tavrın güzel yanı Servet Bey'in edebi elden bırakmamış olmasından ileri gelir.
selam ile
bir çok yazar da vardır
Pzt, 27/03/2006 - 14:16 — Kâni Çınarbir çok yazarda vardır meseleleri farklı bir metodla ele alıp düşünme - düşündürme taktiği... ismet özel bolca yapar, bilirsiniz. en basit atasözünden bile ne anlamlar çıkarır. 40 hadis çalışması da hakeza...
servet bey uyarmıyor, dikkat demiyor, hizaya gel demiyor... düşün diyor. eyvallah. düşündük yazıya zeyl olan yorumlarla. ben anlama noktasında sıkıntı içindeyim demek ki yazı ile yorumlar arasında irtibatı kaybediyorum. olabilir. ben asla, esasa, öze dönüşü, dikkati, tavsiyeyi ve anlama çabasını çıkardım. yazara ilk tanışmamızda bir de "türkçe'ye giren, kullanılan, türkçeleşen arapça kelimeler" adlı çalışmamı imzalamayı düşünüyorum. henüz hazirlamadim ama tanışana kadar yazarım insaallah.
Sayha
Kendi halinde, kendince