Geçmişler geleceğe suyun suya benzemesinden daha çok benzer.*
Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezi içinde yaşadığımız çağın her şeyden önce kendine özgü bir durumunu ortaya koymakta idi. Modernitenin kendi iç hesaplaşması, dünyadaki mevcut medeniyetlerin Batı’yı taklit edemeyecek farklı özelliklerinin bulunduğunu, Batı’nın dünya hâkimiyetini ve değerlerini tehdit eden diğer medeniyetleri ciddiyetle değerlendirerek stratejisini buna göre oluşturması gerektiğine dayanmaktaydı. Oysa geçtiğimiz günlerde BM’in inisiyatifinde Türkiye ile İspanya arasında bir medeniyetler ittifakı kurulması için görüşmelere başlanacağı gündeme geldi. Bu ittifak önce ikili görüşmelerle başlayacak daha sonra bütün dünyaya yayılacaktı. Gerçi bu düşünceyi geçtiğimiz yıllarda İran Cumhurbaşkanı Hatemi, “medeniyetler arası diyalog” tezini uluslar arası politikanın bir aracı olarak, İran’ın Batı dünyasıyla ilişkilerini düzeltmek amacıyla kullanmak istemişti. Yine Türkiye’de “dinler arası diyalog” adı altında toplantılar düzenlendi. Son olarak BM’in böyle bir girişimi oldu. Ontik, epistemik ve aksiyolojik farklılıkların olduğu coğrafyaları diyalogla bir araya getirmek mümkün mü? Bu sorunun cevaplarını tarihi okuyarak çok daha iyi görebiliriz.
Edward W. Said aslında yıllar önce bu sorunun cevabını “Orientalism”** adlı kitabında vermiştir. Said’e göre oryantalizm, Şark ile uğraşan toplu müessesedir; yani Şark hakkında hükümlerde bulunur, Şark hakkındaki kanaatleri onayından geçirir, Şark’ı tasvir eder, tedris eder, iskân eder, yönetir; kısacası ‘Doğu’ya hâkim olmak, onu yeniden kurmak ve onun amiri olmak için’ Batı’nın bulduğu bir yoldur. Yani oryantalizm bir sömürge doktrinidir. Aynı zamanda Batı, Doğu’dan güçlüdür ve ona tahakkümü öngören bir siyasi doktrin geliştirmek zorundadır. Batı güçlüdür ve Doğu’ya hükmetmek zorundadır. Bu hegemonik güç, sayesinde Batılılar Doğu’yu değiştirip dönüştürmekte. Yani Doğu’nun bütün modernleşme argümanları Batı’nın birer ürünüdür. Eğer Batı ile ittifak edecekseniz onların argümanları doğrultusunda hareket edeceksinizdir.
Medeniyetler ittifakı kurgusunda iki tür problem ortaya çıkacaktır.
Birincisi, “Doğu” toplumlarına atfedilecek ya da doğrudan temayüz edecek bir “ötekilik” damgası. Seyyid Hüseyin Nasr, Reform ve Rönesans öncesi Hristiyan Dünyası olarak adlandırmanın bu süreçten sonra “Batı” olarak telaffuz edildiğini belirtmektedir. Mukayese yapılırken İslam ve Batı denilmekteydi. Burada dikkati çeken unsurun din ve coğrafya ikileminin oluşturulmasıydı. Reform ve Rönesans’tan sonra Batı’da hala İslam korkusu vardı, ancak buna nefret ve aşağılama da eklemlenmişti. Mısır’ın Napolyon tarafından işgal edilmesi ise oldukça manidardır. Kahire, Batılı bir güç tarafından işgal edilmişti. Bu tarihten itibaren Batı, Doğu’ya karşı bir ötekilik atfetti. Avrupalı için mühim olan, Şark’ın ve onu encamını “Avrupa gözü ile” resmedilmesiydi zaten.
Napolyon Mısır’ı fethinde oryantalist argümanlar kullanılmıştır. “Napolyon’un Mısır Ordusu Mısır ufuklarında göründüğü andan itibaren Müslümanları «gerçek Müslümanların yeni gelenler olduğuna inandırmak için» her çaba sarfedilmiştir. Napolyon’un İskenderiyeliler’e hitaben yazılmış 2 Temmuz 1978 tarihli bildirisinde «biz gerçek Müslümanlar» denmektedir. Napolyon’un etrafı Oryantalistlerle doluydu, gemisinin adı da «Orient» idi.” Napolyon, ordusunun Mısır halkını ezecek güçte olmadığını anladığı zaman, bütün imamların, kadı, müftü ve ulemanın Kur’an’ı İmparatorluk Ordusu’nun lehinde yorumlarını sağlamaya çalışmıştır. Bunu temin için, Ezher’de hocalık yapan altmış ulemayı ordugâha çağırmış ve bunlara bütün askeri payeler verilmiş, arkasından da Napolyon onlara İslam’a, Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a duyduğu saygıyı anlatmıştır. Kur’an’ı iyi bildiği belli etmiş ve bu oyunun sonucunu almıştır. Çünkü Kahire’de işgalcilere karşı duyulan güvensizlik yok olmuştu.
İkincisi, bu tür ittifak girişimlerinin ırkçı bir tasnife yol açacağıdır. Öteki konumundaki Doğu toplumlarının hiçbir şey olmamış gibi hareket etmesi beklenemez. Özellikle küreselleşmenin karşısındaki en büyük gücün milliyetçilik olması ve bunun yerel boyutlarda temayüz kaçınılmazdır. Elbette ki uluslar, kimliklerini yeniden tanımlama girişiminde bulunacaklar ve bu tanımlamaların sonucu olarak da medeniyetlerin kompozisyonu değişecektir. Asırlar boyunca süregelen mücadeleler, savaşlar medeniyetlerde bir farklılık oluşturmuştur. Küreselleşme ile birlikte artan medeniyet etkileşimleri düşünceyi medeniyetin çıkış noktasına götürmüş ve bu da medeniyet bilincini artırmıştır. Bütün bu gelişmeler hem Doğu’da hem Batı’da “ötekilik sendromu”nu beraberinde getirecektir.
Batı’nın Doğu’yu oryantalize etmesi, Doğu’nun ani bir refleksle Batı’yı oksidentalize etmesi, medeniyetler arası ittifakın bir illüzyondan ibaret olduğunu göstermektedir. İçinde yaşadığımız çağın bir bilgi çağı olması ve bu çağın Batı merkezli olduğu illüzyonun gerçekliğidir. Paul Valery’nin şu cümlesi birçok şeyi açıklamaktadır aslında. “Kültürel bakımdan artık Doğu’dan yana bir korkumuz olması gerekmiyor. Tanımadığımız bir şey değil ki! Doğu’ya sanatımızın başlangıcını ve bildiğimiz birçok şeyi borçluyuz. Doğu’dan gelenlere hoş geldin deriz de, artık ne gelecek ki!...” Doğu medeniyetler ittifakına nasıl katkıda bulunabilir ki?
Şimdi yine Huntington’un tezine dönelim; Yenidünyada mücadelenin esas kaynağı öncelikle ideolojik ve ekonomik olmayacak. Beşeriyet arasındaki büyük bölünmeler ve hâkim mücadele kaynağı kültürel olacak. Millî devletler dünyadaki hadiselerin yine en güçlü aktörleri olacak fakat, global politikanın asıl mücadeleleri farklı medeniyetlere mensup grup ve milletler arasında meydana gelecek. Medeniyetlerin çatışması global politikaya hâkim olacak. Medeniyetler arasındaki fay hatları geleceğin muharebe hatlarını teşkil edecek. Medeniyetler arasındaki mücadele, modern dünyadaki mücadelenin evriminde nihaî safha olacak.
Medeniyetler ittifakı ile sağlanmaya çalışılan bu kültürel etkileşim nasıl olup da diyaloga yönelecek? Said’in çerçevesini çizdiği oryantalizm görüşünün sömürge doktrini olmasını ve bunu Gramsci’nin kültürel hegemonya kavramı ile desteklemesini bize bu diyalog süreci nasıl açıklayacaktır?
Slavoj Zizek, “Üzgünüm, ama medeniyetin temeli ikiyüzlülüktür” demişti. Ben de üzgünüm, medeniyetler ittifakının bir illüzyondan ibaret olduğunu düşünüyorum. Bizim millet olarak kendi yöntem ve üslubumuzu geliştirmemiz gerekmektedir.
* İbn Haldun
** Edward W. Said, Oryantalizm, (Çev. Selahaddin Ayaz), Pınar Yayınları, İstanbul, 1991
Yorumlar
Huntington (...)
Cum, 22/07/2005 - 18:11 — Huseyin Cahid Dogan(...) makalesinin alımlanması (rezeption) nedense hep Puritan tandanslı -ki kendisi de koyu bir evangelist ve Yahudi'dir- Hıristiyan (Judeo-Christ) öğreti (doctrine) ile İslâmlık (Muslims) öğretisi arasında bir çatışkı (antimony) olacağı şeklinde gerçekleşti. Oysa satır araları iyi yorumlandığında (hermeneutik) Samuel’in kastettiğinin bölgesel bir Melaheme-i Uzmâ (armageddon) olduğu anlaşılıyor. Oysa Samuel’in varsayımını (hypothesis) Said Nursî’nin (ks) kitaplarından okumak da kabil-i mümkün. Nursî (ks), Ye’cüc Me’cüc epizodunu (episode) kullanarak, Âhir Zaman’da Sarı ırkın İslâmlık üzerine musallat olacağını, doğallıkla Hadis-i Şerif’lerde ifade buyurulan Ye’cüc Me’cüc taifesinin Sarı Irk (Mançur, Mongol, Çin, ilh.) olacağının kuvvetle muhtemel olacağını işler. Mamafih, Çin devletinin bütün iktisatçılara (ekonomist) cavlağı çektiren akıl-almaz yükselişi de bu meyanda ele alınabilir.
İkisinin arasındaki fark şu hâlde:
Samuel: (Hıristiyanlık versus İslâmlık) = Armageddon.
Said Nursî (ks): (Hristiyanlık + [Sarı Irk] versus İslâmlık) = Melaheme-i Uzmâ şeklindedir.
KAÇAN KOVALARKEN KOVALANANDA KAÇAR
Cum, 05/08/2005 - 00:36 — aykut karahanMALESEF VE ŞAŞKINLIKLA MÜŞAHADE ETMEKTEYİZ Kİ, BATILI DÜŞÜNME TARZI İÇİMİZE O KADAR SİNMİŞKİ, BUNU ASLINDA ELEŞTİRİSİNİ YAPTIĞIMIZ KİŞİLER VEYA KURUMLARA KARŞI KULLANIRKEN DAHİ O KURUMLARIN ÜRETİMLERİNİ KULLANMAK ZORUNDA KALIYORUZ. BU BİR SERENCAMDIR. YANİ KAÇAN HEP KOVALARKEN KOVALANANDA HEP KAÇAR. AMA BİZ NEYİ KOVALIYORUZ KOVALANAN NEDİR ÖNCELİKEL BU GİBİ SORULARA YANIT ARANMALI BİZCE. ONDAN SONRA İŞİN DİĞER KISMI GELİR.