
“Şimdiye kadar Roma imparatorluğu zamanında Hıristiyanlığın bu kadar çok efsane yaratması matbaanın henüz keşfedilmemiş olmasına yorulurdu. Oysa bunun tam tersi doğrudur. Bugün günlük basın ve telgrafın bir günde yarattığı efsane, eskiden bir yüzyılda yaratılandan daha fazladır” K.Marx
Gören insan yerine gösterileni gören insan şeklinin yaratılması bilmem kaçıncı güç olan medyanın sayesiyledir. Hayat meşakkati ve düşünceleri ile adımlarını şekillendiren bir varlığın ikna edilmesi, hayata bakışına tesir etmek ve günü birlik değişen düşüncelerinin mitosunu oluşturmak, enformasyonun en iyi kullanıldığı bu alanla(medya) ilişkilidir.
İnsan tabiatı gereği abartan bir varlıktır. Düşünürken ve yaşarken olgusallığa ne kadar ihtiyaç duysa da varlığındaki duygulanımlar olguları aşarak ötesini hissiyat ile doldurmasına neden olur. Hissiyat olguların tanımlanarak gereksizleştiği ve anlamlı halde korunaklılığının sağlanmaya çalışıldığı noktada ortaya çıkarken; duygusal alan bir şekilde olguların dejenerasyona uğranılmadan saklandığı bir buzhane etkisi görür. Toplumların gelecekle var olması ve şimdinin geleceğe taşınması için mitoslaştırmaların en popüler yolu da budur.
Var olmak ve oluşun sürekliliğinde ki motivasyon olgusal gereksinimlerden öte duygusal idealleştirmelerle ortaya çıkarken iktidarlar her zaman bu soyutlamalara ihtiyaç duyarlar. Bilimin başat olduğu günümüz dönemlerinde, fetişist sahip olmaların gereksinim ötesi duygusallığa ihtiyaç duyması insan varlığındaki “akli eksikliğin”, duygusal tamamlanmayla ilişkili olmasıdır.
İnsanlar yüceleştirdikleri ve yolunu yoluna verdikleri her kimseyi abartılı anlatım ve anlamalarla bilinçlerine yerleştirirken, yaratılan efsanelerde donduruldukları buzhanelerinden zamanı geldiğinde çıkarılırlar. Buzhaneden çıkartılan ıstakozlar gibi canlanmaya başlarlar; sonrası malum, tüketilirler.
Seçim öncesi meydanı dolduramayan partilerin destekçi yazarları artık meydan ve miting olgusunun medyayla kalktığını, siyasi parti programlarının medyadan takip edildiğini söylerlerken seçim sonrasında bu varsayımları ile yanıldılar. Ki bu iddiaları da kendi içinde çelişkili idi. Çünkü gücü, meydanla göstermeye çalışırlarken(Tandoğan) yine seçmenin kararı meydanlarla belli olmaz demeleri başka türlü açıklanamaz. Meydanlarda insanlar, medyayla ikonlaştırdıkları her kimseyi (liderlerini) görmek için köylerden kasabalardan akın ettiler; medya ve meydanlar insan abartısının buluştuğu yarış kulvarları oldu.
Sermayenin ürünlerini umutlarla, ışıklarla, kadın görselliği ile vitrinize ederek skolastik dönemdeki İsa’nın “kutsal kasesini” üreten “işletme tezgah”ı işlevi görmesi, geçmişten günümüze değişmeyen insan tabiatının yani abartılmış olana yönelmek ve tapınmak istemeyi karşılamıştır. İnsan anlam bulmak istiyor... Anlamın karşılığı da nesneyi kör bir nokta olmaktan çıkarmaktır. S. Zizek in ifadesi ile kitleleri medyayla “yamuk baktırarak” insan üstü putlarla ezmektir.
Psikoloji ve sosyal psikolojinin bu zamandaki hedefi, toplumların kriminolojik vakıalarından önce kitlelerin duygu akışını öngörebilmek ve üretici ile tüketen arasındaki duygusal etkileşimi sağlamanın yollarını bularak sermayeye veri sağlamaktır. Bunun içinde toplumsal inanışlardan reflekslere kadar her türlü duygusallık tamamlayıcı idealleştirmelerle hizmete dönüştürülür. Bu anlayış 19. yy. kapitalizminden başka bir şeydir; yani bir malı üretmek tüketicisini de üretmek anlamına gelen klasik kapitalist iktisat anlayışı değişmiştir. Amaç, oluşan ideolojik refleksleri yani kendiliğinden oluşan retlerin modern bilinçle özdeşleştirilerek kısa planda modernize edilmesi ve kitlenin vitrin önünde kalmasının sağlanmasıdır. Düşünülen de, dünyanın değişmesinin zorunluluğuna inanan kitlelerin devrimci direncini kırmaktır.
Kapitalizmin sanıldığı gibi dinle bir sorunu hatta savaşı yoktur. Özgürlüklerin içine dini inancı da dahil etmiş ve 18 .yy da yaptığı gibi dini yeni anlayışlarla revize ederek suçun önlenmesinde “içsel polis” olarak işlev görmesini istemektedir. İstemediği şey, paranın dönüştürücülüğü karşısında bu dünyayı olumlamayan Allah’ın iktidarıdır.
Kamusal alan; bireyselliğin kendini gösterdiği, özgürlüklerin dışa vurduğu, paraya koşullu toplumsal tabakaların ve sınıfsal yapıların varlıklarını hissettirdiği ve erke sahip olmak için çatışmanın tarafı olduğu yerdir. Ve bu yerde sermaye sokaktaki her insana bir şey satmanın yolunu arar. İnsanları tüketici hale getirmek ve onlara yeni ihtiyaçlar kazandırmak için yapmış olduğu tanıtımlara bu aşamada gerek kalmamıştır. Çünkü piyasada neyin tutulacağına tekelci sermaye değil, güç(özgürlük) isteyen kitleler karar vermektedir.
Medyanın kitlesi ya da kitlenin medyası kamusal alanın gerçekliğini sanal bir şekilde oluştururken, sermayenin gücü Hegel’in Tini gibi her değişimi ve olguyu kendine benzetmiştir. Devrimci eğilimlerin her biri bir şekilde sermayedar olduğundan ya da olmak istediğinden, üretim ilişkilerindeki benzerlik her ideolojik örgütlenmeyi ve bilinci aynılaştırır.
Kitlelerin düşünme ve inanma şeklini de oluşturan medya; insanların neyi görmesi, neyi bilmesi ve neyi dinlemesine karar vererek; duyguları kışkırtarak determine ederken medya kitleyi, kitle de medyayı yaratır. Sermaye de elindeki tablası ile ortalıkta gezen tükürüklü köftecidir...
Yorumlar
içiçe geçen mağralarda
Cum, 28/09/2007 - 21:18 — Ayşegül Gençiçiçe geçen mağralarda insan hangi yöne dönerse dönsün yürüyecek ama göremeyecektir... bu yüzden bakar körüz, bu yüzden medyanın etkisindeyiz, kendi aydınlığımızı oluşturacak eylemlerde bulunmadığımız için zamanla karanlığa küfretmemeye başlıyoruz. karanlığı kanıksıyoruz.
medya okulda başörtülü bir kız çocuğu diye bir haber atıyor ortaya, iftar davetine gelen şehit ailelerinden bazıları başörtülüydü(!) diye yarın söylemediğini bırakmayacak.... biz de ekranın karşısında kös kös oturmaya devam edicez... çocuklarımız bilmem ne marka şekerli yiyeceğin şarkısını söylemeye devam edecek...vs..
"eddai"