Bu soru dilime vird oldu haftalardır soruyorum kendime gerçekten cemil meriç kimdi?! Cemil Meriç bana göre en büyük fikir işçisi idi. Kültür semamızın ‘münzevi yıldızlar'ından biri Cemil Meriç'tir. Ne hazindir ki, adeta unutuldu bu büyük mütefekkir yeni nesil tarafından. Halbuki o, kendini irfana adayan bir fikir adamı idi... Tanzimattan beri devamlı bir arayış içerisinde olan intelijansiyamızla paralellik arz eden, fırtınalı, dağdağalı müthiş bir macera. İmandan şüpheye, şüpheden inkara, inkardan maddeciliğe ve nihayet tekrar aslına rücu eden bir hayat. Biraz daha yakından tanımak için ruh dünyasına girelim isterseniz. Çünkü, “Bir adamı tanımak için, düşüncelerini, acılarını, heyecanlarını bilmemiz lazım hiç değilse. Hayatın maddi olaylarıyla kronoloji yapılabilir ancak. Kronoloji, aptalların tarihi.”
Evet, Cemil Meriç'in Gençliği ve Şahsiyetinin Teşekkülü ile ilgili mini bir başlık altında yaşadığı şeyleri araştırma zahmetine girmek durumunda kaldım. Kendisi, 1916 Hatay doğumlu bir muhacir çocuğudur... Ailesi Balkan Savaşları esnasında Yunanistan’dan hicret etmiş. Çocukluk yılları pek parlak değil, çevresiyle uyumsuz bir yapıdadır. Babası hep çatık kaşlı, annesi hep mızmız, kasabanın çocukları hep korkunç. Bol bol dayak yemekte, hep hakarete uğramakta. Gözleri de 6 numara miyop, durumundan bir hayli muzdarip: “Şikayet edeceğim kimse yok. Mektep bahçesinde çocuklar oynuyor, ben yine yalnızım ve yabancıyım, yabancı yani düşman. Dilim başka ve gözlüklerim var, kendimden utanıyorum.”
İlk mektebi bitirdikten sonra Antakya Sultanisi’ne kayıt yaptırır. Fransızca’yı mükemmel seviyede bilmekte, İngilizce’yi anlamakta, Arapça’yı ise kendi tabiriyle sökmektedir. Düşman bir dünyada dostsuz büyümüş, daima başka, daima yabancı... Hasta bir gurur, pencerelerini dış dünyaya kapayan bir ruh... Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara sığınır: “Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım. Anlıyorum ki zalim ve kıyıcı bir gerçekten kurtulmanın tek çaresi reel dünyadan kitapların dünyasına sığınmak.” Lisede iken sınıfta karaladığı üç beş sayfa, hocası Lami Bey’in çok hoşuna gider ve umulmadık iltifatlara mazhar olur. Artık daha çok okumaya, daha çok yazmaya başlamıştır. Liseyi bitirene kadar kompozisyonlarda hep birincidir. Türkçesi zengindir, çünkü çok okumuştur. Yaptığı temrinler yazı kabiliyetini bir kat daha geliştirir. Yazı hayatının ilk gurur darbesini lise 3’te yer. Tarihle ilgili 15/20 sayfalık bir kompozisyon karalar, 20 üzerinden 7 alır. Anlar ki aklına geleni yazmak, 'yazmak' demek değildir. Yine bu günlerde Yenigün Gazetesi’nde ilk yazısı yayınlanır: Geç Kalmış Bir Muhasebe... Ardından Karagöz’de şiirler yazar. Onun için edebiyat, şiir demektir. Nabi’ye, Fuzuli’ye, Nedim’e meftundur. 18 yaşı tecessüsünün yıldızlara yelken açtığı çağdır, fetih ve macera çağı. Onbirinci sınıfta okuduğu Madde ve Kuvvet hayatını değiştirmiştir. Çevresindekiler inanıp inanmadıklarını bilmemektedirler, o ise inanmadığını bilmektedir artık. Ateizm bir kaledir onun için. Nazım’ı da o yıllarda okur, okur ama anlamaz ve sevmez; “Nazım bir davanın kanatlarında yükseldi, şairi mitoslandıran uğradığı zulümler oldu.” der. Kapital, anlamasa da okuduğu kitaplar arasındadır. Zola’yı sevmektedir, çünkü Zola dinsizdir. Balzac’a da hayrandır ama Hıristiyani tarafı onu rahatsız etmektedir. Buchner, Nordau ve Marx onu mistisizmden öylesine soğutmuşlardır ki vaaza benzeyen her düşünceye kulaklarını tıkar. 1939’da Hatay’da evi aranır, akabinde nezaret ve hapis. Mahkemede marksist olduğunu haykırdığında aslında tek işçinin bile elini sıkmış değildir. “Allahsız bir çölde akıp giden başıboş bir ırmaktır” gençliği...
İstanbul’a ilk gelişinde fetih ümitleriyle dopdoluydu. adeta bir gazaya koşmaktaydı. Ama umduğunu bulamamış, yıllarca aç kalmıştı İstanbul’da. Açtı, gurbetteydi ve tekti. Ruhun açlığı... Anlaşılmayan bir kalp, anlaşılmayan bir kafa ve anlaşılmayan bir vücut... Bütün hayatı vermekle geçmişti; bilgisini, zamanını, kalbini... Kendisinin olmayan bir dava yüzünden damgalandı. Ve uğrunda çarmıha gerildikleri onu taşladı. Bir pansiyon odasındaydı, koca şehirde yapayalnız, kültürüyle yalnız, ızdıraplarıyla yalnız. Nihayet bir taşralı tecessüsüyle sürüklendiği bu gürültülü dünyadan kitapların asude inzivasına iltica etmişti. Kitap bir limandı onun için. Kitaplarda yaşadı ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdi. Kitap onun has bahçesiydi. Hayat yolculuğunun sınır taşlarıydı kitaplar. Ayrı bir dil konuşuyordu çağdaşlarıyla. Gurbetteydi; vatanı Don Kişot’un İspanyası'ydı. İstanbul’da çıkan ilk yazısı Honore de Balzac olur (1941).
1942’de İstanbul’da Fevziye Menteşoğlu’yla tanışır ve evlenirler. Bir kadın ilk defa onun adını taşımaya razı olmuştur: “Hayatım bir trajedidir. Birinci perde evleninceye kadar geçen zaman. Yıldızsız, Allahsız, cıvıltısız, katran gibi bir gece. Vıcık vıcık ızdırap. Birkaç şehri fethe yeten bir enerji yel değirmenlerine saldırmakla harcanır. İkinci perde izdivaçla başlar. Daha büyük, daha derin, daha uzun acılar. Fakat vahaları olan bir çöl bu ve göğü yıldızlarla dolu; çocuklarım, kitaplarım...” İşi yoktu, parası yoktu, dostu yoktu... Daha çok çalışmak zorundaydı. Kitap bitmeden para vermiyorlardı, kitap bitmiyordu. 1947’e İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Fransızca derslerine girmeye başlar. Talebe perişandır. Dilini unutan bir nesil, yabancı dili nasıl sevsin ki? 38 yaşında gözlerindeki miyopun artması sonucu kör olur Cemil Meriç. Yurt dışında başarısız bir dizi ameliyat geçirir, netice hüsran. Acılarını dev aynasında büyüten rezil bir haysiyeti vardır: “Gözlerimi yani her şeyi kaybetmiştim. Tekrar çarka takıldım. Ölümü bir münci olarak arıyordum. Meselelerimi ancak o çözebilirdi, korkak olduğum için intihar edemedim. Vazifelerim bitmişti... Beklediğim hiçbir şey yoktu. Yazdıklarım hiçbir yankı uyandırmamıştı. Ne yazacaktım?”
60’lara kadar tecessüsünün yöneldiği tek kutup Avrupa’ydı. Coğrafyasında Asya yoktu. Hint onun için Asya’nın keşfi olmuştu. Kolomb Asya’yı ararken Amerika’yı bulmuş, o ise Avrupa’yı incelerken Hint’le karşılaşmıştı. 1964’te Bir Dünyanın Eşiğinde yayınlandı, fakat pek rağbet görmedi: “O kitaba harf harf hayatımı işledim. 4 yılım sayfa oldu. Hint rüyalarımla, hicranlarımla benim. Benim türbem. Bugün ziyaretçisi yoktu bu türbenin, yarın olacak mı?” Aynı yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde Sosyoloji dersleri vermeye başlar. Talebe hoca münasebetlerini asilleştirmeye çalışır: “Ben insan haysiyetine yakışmayan bu talebe hoca komedyasını kudret ve kabiliyetim nispetinde asilleştirmek hayaline kapıldım. Örneğim yoktu. İrfan, toprağı dişlerimle ve tırnaklarıma kazarak yedi kat yerin dibinden çıkarmıştım. Hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime. Hoca öğretmez, yetiştirir, aydınlatır. Öğrenci ne demek? Talebe isteyendir; isteyen, arayan, susayan.”
Üstad politikaya da itibar etmemekte ve politikanın kurtarıcılığına inanmamaktaydı. “Önünde bir çok yollar var: Politika bunlardan biri. Belki en aldatıcısı olduğu için en cazibi. Mutlakın ve sonsuzun rüyası. Mukaddes bir abes. Bana sorarsan kütüphanene dön, yani kitap ol, aydınlan ve aydınlat. Neden İşçi Partisi’ne girmiyorsun? Girmem, çünkü benim yerim kütüphane. Ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. Politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum.”
68’lere kadar insanlığın düşünce tarihini tavaf eden bir şakirtti Cemil Meriç. Düşünmüyordu, başkalarının neler düşündüğünü öğrenmeye çalışmaktaydı. Uzun süren bir çıraklık bu. Ne sağdaydı artık, ne de solda; münzevi bir aydındı o. Zaten iki kesim de kendisini dışlamaktaydı: “Sağ okumuyor. Boşuna bağırıyorum. Sol diyalogdan kaçıyor, küskün. ‘Ötüken’in bastığı kitap okunmazmış. Peki siz basın! Cevap yok. Bu çemberi kırmak mümkün değil. Son tahlilde, hudutlu imkanlarımızı isteyene bekletmekten başka çare yok. Sol, sağın gösterdiği dostluğu göstermiyor. İhanet etmişiz. Neye ve kime?” Kullandığı dil sebebiyle sol onu dışlamaktaydı. Fakat her şeye rağmen o, “kamusa uzanan eli namusa uzanmış” sayar ve kendi öz kültürünün kelamını kullanmaktan asla vazgeçmez.
1970’lerden itibaren gerçek bir entelektüeldir artık ve tomurcuk halindeki düşünceleri çiçeklenmeye başlamıştır. 1974’te yayınlanan Bu Ülke’yi şöyle takdim eder: “Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen bu mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti kemiğimin kemiği.” 1978’de Umrandan Uygarlığa ve Mağaradakiler; 1980’de Kırk Ambar... “Kırk Ambar bir mefhumlar kabusu, derbeder ve dağınık bir ansiklopedi. Başka deyişle, kurmak istediğim büyük abidenin birkaç sütunuyla birkaç odası.” Ardından diğerleri: Bir Facianın Hikayesi, 1981; Işık Doğudan Gelir, 1984; Kültürden İrfana, 1985; Jurnal I, 1992; Jurnal II, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, 1993... Bunun yanında yabancı dillerde neşredilen birçok eseri de dilimize kazandırır. Fakat ilk yazılarıyla son yazıları arasında büyük bir fark yoktur. Ağaç dal budak salıp büyümüştür o kadar.
Üslubu ve Fikirleri
Tokatlayan, uyandıran, gebe bırakan bir üslup. Müthiş çarpıcı ifadelerle perdeyi açar, tonu hiç düşürmez, yapraklar ellerinizden kayıp gidiverir. Çok ağır temalardan bahisler açmasına, derin tahlillere girişmesine rağmen sıkılmazsınız, dış dünyayla irtibatınız kopar ve yazının bittiğinin farkına bile varmazsınız. Fildişi kulesine kurulur, kendinden son derece emin bir şekilde sıralayıverir hükümlerini. Bu Ülke’de seyeran ederken ayaklarımız yerden kesilivermiştir. Yakamızdan tutup silkelemiştir bizi adeta. Türk insanının uyuşan şuuruna alevden mızrak gibi saplanacak bir ifade yaratmak istiyordu. Cemil Meriç, bütün birikimi, bütün çalışması, bütün anlama cehdi, aylarca süren okumalar, yıllar boyu şekillenen düşünceler sonucu vardığı hükümleri, “cüruflarından” temizledikten, elması kömürden ayırıp yonttuktan, işledikten sonra, kadife bir mahfaza içinde okuyucusuna sunan bir kuyumcu, bir sanatkar. Öğretmek endişesinden çok öğrendiğini, özümsediğini, biraz da gururla, bazen kibirle çağdaşlarının suratlarına fırlatan mağrur bir yazar. Karşımızda ürperten, coşturan, tedirgin eden nefis bir üslup, imbikten geçirilmişçesine damıtılmış bilgi damlaları, inci taneleri gibi pırıl pırıl. Karanlıkları devirmek ve aydınlık bir çağın kapılarını açmanın en mükemmel silahı kalemdir ona göre. “Sözle yazıyla kazanılmayacak savaş yok... Kalem sahiplerine düşen ilk vazife: telaş etmemek, öfkelenmemek, kin kışkırtıcısı olmamak. Halkı okumaya, düşünmeye, sevmeye alıştırmak. Bir kılıcın kazandığı zaferleri başka bir kılıç yok edebilir. Kalemle yapılan fetihler, tarihe mal olur, tarihe, yani ebediyete...” Ona göre gerçek entelektüel, gerçek münevver, önce ülkesinin haklarını, düşman bir dünyaya haykırmakla görevliydi. Şu veya bu sınıfın ideologu ve demagogu olmadan ülkesinin bütününü bütün ülkelere karşı müdafaa etmeliydi. Her şeyi kendi gözüyle görmeli, hakikatleri pervasızca çağının suratına fırlatmalıydı. Tanzimatla birlikte insanından kopan aydınımız ne kendini tanımaktaydı ne Avrupa’yı. İnsanından kopan intelijansiyamızın hali suya nakış çizmeye benzemekteydi. Halbuki apayrı bir medeniyetin çocuklarıydık. Düşman bir medeniyetin, bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil. “Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalı'nın gözünde osmanlıydık; osmanlı yani İslam; karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın! Avrupa maddeciliğine rağmen Hıristiyan’dı; sağcısıyla solcusuyla Hıristiyan. Hıristiyan için tek düşman bizdik: Haçlı ordularını bozgundan bozguna uğratan korkunç ve esrarlı kuvvet. Genç cüce, müselsel zilletler sonunda ihtiyar devin zaaflarını keşfetti; ahde vefa, civanmertlik, merhamet... Aşağıdan aldı, hulus çaktı, yaltaklandı ve... nihayet alt etti devi. Cenk meydanlarında değil, yatak odalarında kazanılan bir zaferdi bu. Zavallı Türk aydını... Batılı dostları alınmasınlar diye hazinelerini gizlemeye çalıştı. Sonra unuttu hazineleri olduğunu, düşmanın putlarını takdis etti, hayranlıklarını benimsedi. Ve nihayet dev papağanlaştı...”
Bu kadar fırtınalı, soluk soluğa, muzdarip ve sorumlulukları ağır bir hayatın tekalifine daha fazla tahammül edemeyen Meriç, 1984’te önce beyin kanaması ardından felç geçirir. Kendisini yatağa mıhlayan uzun bir hastalık sonucunda 13 Haziran 1987’de, kızı Prof. Dr. Ümit Meriç Yazan'ın ifadesiyle, 'Muhammed! Sevgilim!...’ diyerek vefat eder. Vefatının üzerinden 14 yıl geçmesine rağmen –Türkiye’de az bir kesim müstesna– halen anlaşılamamıştır Cemil Meriç. Hayatını ‘öğrenmek ve öğretmek’ şeklinde hulasa eden; bizi, Batı'yı ve Doğu'yu çok iyi tanıyan; günümüz Avrupa’sının gelişim safhalarını ve kültürel temellerini çok iyi bilen bu fikir adamı ne dün anlaşılabildi ne de bu gün. Ne diyelim, hiç olmazsa yarın anlaşılması dilek ve temennisiyle... İşte Cemil Meriç böyle birisiydi...Hiç bir cenah tarafından malesef anlaşılamadı... anlaşılamayacak...
Kaynaklar
Doç. Dr. Yusuf Doğaner
“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”
Yorumlar
Cemil Meriç'in psikobiyografisi yazıldı
Paz, 14/10/2007 - 23:34 — Ali DüzCemil Meriç'in psikobiyografisi yazılmış. Okumak faydalı olabilir. C. Meriç'i okurken onun yaşadıklarını da bilmek, biyografisine hakim olmak gerekir sanırım. Diğer yazarlara göre daha çok gerekir C. Meriç için. Aşağıdaki bağlantıdan kitapla ilgili bir haber okunabilir.
http://www.8sutun.com/node/42534
cemil meriç
Pzt, 15/10/2007 - 00:01 — murat tuzcuselamun aleyküm
mustafa islamoğlu'nun kaleminden cemil meriç eleştirisi okumak isteyenler bahtımca'ya bakabilirler.
''Batı'yı ve Doğu'yu çok iyi tanıyan'' cemil meriç diyor sayın yuşa ırmak. peki o doğu nedir ve nereden öğrenilmiştir?
gelin bir de ''bahtımca''nın yazarından okuyalım cemil meriç'i.
anlamak ve bilmek için...
allah'a emanet...
Tevafuk Taşları Yıkılırken
Pzt, 15/10/2007 - 12:07 — Musab YasirEn çok İstanbul'a dönmesi güzel olan Ankara'ya giderken yol okumaları için 2 tane İslamoğlu kitabını seçmiştim. Bahtımca ve Makâlât. Dönüş yolunca okudum bitirdim ikisini de. İçimden şunları dedim: "bir mabed işçisi bloglarından birisine versem bu bilgiyi". Sonra vazgeçmiştim. Eve gelince Yuşa kardeşim beni yormadı. Ve sonra arkadaşlar arasında bir İslamoğlu dayatıcısı olarak düşünülmek de istemediğimden, az kalsın yine vazgeçiyordum ki bu sefer de Murat kardeşim bırakmadı..
Ben bir kolaylık olsun diye o kısmın linkini veriyorum. Okuma çalışmaları güzeldir....İşte Buradan... okuyabilirsiniz M.İslamoğlu'nun eleştirisini.. Yalnız yaklaşık dört sayfa eksik bu linkte. Gerisini merak edenler, ya kitaptan okuyacaklar, ya da birisinin tamamlamasını bekleyecekler. Okuyacaklar için söylüyorum, yazılmamış dört sayfa okunmadan bütün tamamlanmıyor. Hele bir Abdullah Cevdet kısmı var ki... Neyse, bendeniz tamamlardım ama çok uykum var.
...gör ki raksederek ağlamak da varmış hesapta...
Cemil Meriç
Pzt, 15/10/2007 - 17:33 — Burak CEMokuma sevdasına az veya çok tutulmuş her okuyucu gibi bir dönem benim de sıklıkla uğradığım bir duraktı ve hala dönem dönem bütün kitaplarına uğrarım mutlaka uğranması gereken bir liman gibi.. Yuşa Irmak’ın itina ile özel bir zaman dilimi hasrederek araştırıp bizlerle paylaştığı yazıdan ben de hisseme düşenleri aldım ve hissettim.
Cemil Meriç’in, sıklıkla duysam da kelimelerden bir kelime kabul ettiğim, talebe kelimesini kullanışı en çok zihnime takılan ifadelerinden biriydi. Talebe talep edendi, susayandı, susandı ve araştırandı. Adeta kendi dönemindeki talebelere ve kendinden yıllar sonra gelen bizlere bir yol tayin ediyordu ve serzenişini dile getiriyordu. Talebe olanın talep etmekten bihaber, araştırma yollarını idrak edememiş ve en önemlisi, okumaya düşünmeye –sözde- gönül vermiş bizlerin yani tüm talep edenlerin ilme susa(ya)mamış ve ilmin en önemli yanlarından birinin de vakti gelince susmayı bilememiş olduğunu hissettirdi bana iliklerime dek. Ve öte yandan da, günümüz hoca!larının bir çoğunun kafalarına tokmakla vururcasına bir gerçeği, onların görevlerinin, kendi beyinlerinin karanlık kalan yerlerini düşünerek, okuyarak, tefekkür ederek aydınlatıp, talebelerini(n) (karanlık ve kokuşmaya yüz tutmuş) fikir dünyalarını aydınlatmak olduğu gerçeğini günümüz akademik seviyesi yüksek intelijansıyasına(!) anlatmak istiyordu. Çünkü kendisi, kendi ifadesiyle “Ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım” diyerek, bu gerçeğe derin bir sadakati olduğunu vurgulamak istiyordu.
Bundan hareketle de siyasetten –bana kalırsa- sırf bu sebeple, fikirlerin siyasi dünyada baskılara maruz kalıp, tacize uğrayacağını ve ideolojlere yenik düşeceğini düşündüğü için, bağlı bulunduğu zümrenin subjektif doğrularını savunmak zorunda bırakılacağı veya bu durumu hazmedemeyeceği için, siyasetten uzak durmayı tercih etmişti. Kendi düşüncelerinin de bu hengamede ideolojilere yenik düşeceğini hissediyordu. Edebiyat ve kültür çevrelerindeki bazı şahsiyetlerin de yüceltilmesinin sebebinin, belli zümrelere ait ideolojileri Dev’leştirmek ve onların papağanlığını yapmak olduğuna vurguda bulunuyordu.
Cemil Meriç böyle bir dönemde kendini inzivada bir hayatın kollarına bırakarak, fikir dünyasının hırçın ve bir girdap gibi içine çekmeye çalışan sularında, su üstünde kalmaya çalıştı, tefekkür etti, tercüme etti, solmayan bir ses olmayı arzuladı ve nitekim başardı da kendi olmaya çalışarak, güdümlü fikirlerden uzak durarak ve kültür dünyasına birbirinden değerli eserler bırakarak.. Ruhu şad ve mekanı Cennet olur inş..
Emek vererek bu yazıyı araştırıp derleyerek, bizleri tekrar Üstadın tefekkür ve “vıcık vıcık ızdırap” dolu dünyasına çeken Yuşa Irmak, size de teşekkür borçluyuz. Eyvallah hocam..
Bâki selâm ile..
BC
Düşünüşler, düşüşlerden evvel olmalı...
Eyvallah
Salı, 16/10/2007 - 11:09 — yusa ırmakSelamunaleyküm,
Kıymetli Burak kardeşim, öncelikle bayramınız mubarek olsun. Yorumun blogun özü olmuş bu açıdan ben teşekkür ederim nezaketin ve yorumların için. Son söz olarak "Cemil Meriç böyle bir dönemde kendini inzivada bir hayatın kollarına bırakarak, fikir dünyasının hırçın ve bir girdap gibi içine çekmeye çalışan sularında, su üstünde kalmaya çalıştı, tefekkür etti, tercüme etti, solmayan bir ses olmayı arzuladı ve nitekim başardı da kendi olmaya çalışarak, güdümlü fikirlerden uzak durarak ve kültür dünyasına birbirinden değerli eserler bırakarak.. Ruhu şad ve mekanı Cennet olur inş.." duasına da tevesül ile inşallah...
“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”
Meriç Irmağı...
Çar, 17/10/2007 - 01:15 — Tahsin Sofuoğlu (doğrulanmadı)Rahmetli Cemil Meriç yazdıkları ile okuru dürten, uyuyanı uyandıran, karşısındakinin düşüncelerini sözleri ile bir daha düşünmeye sevk eden bir uslup kullanan düşünür ve yazardı... Müthişti evet çok çarpıcı ifadelerle konuyu açar hiç bir makam düşürmeden söyleyeceklerini aynı ses ve aynı tonda söylerdi.. Bazen tonu yükseltir ama durulmasını da çok iyi bilirdi meriç enfesti yorumları harikaydı tüm düşüncelerini imbikten kırk kere geçirirdi... Evet, Cemil Meriç bu asrın çocuklarına bana göre bir armağandı. Ama kıymeti bilindi mi? HAYIR bilinmedi... Peki bilinebilir mi? El cevap: Evet! Mümkün! Nasıl mı? Derin, derin tahliller yapacak okuduğunu anlayacak anladığını pratiğe dökecek gençler sayesinde anlaşılacak çünkü Cemil Meriç bizzat kendisi böyleydi.. Meriç nehri gibi akardı yatağında duyguları ile... Onun kitaplarını okuyanlar çok iyi bilirler ki okudukları kitabı nasıl bitirdiklerini bilemezler...
Ben kıymetli kardeşim Yuşa'ya Cemil Meriç hakkındaki blogundan kendi adıma çok istifade ettiğimi bildirmek istiyorum. Şükran güzel Dost....
Ta – sin...(H)
"Kitabımın kâğıdının bir köşesini her kim nişan için bükerse bana hançer çekmiş, kanımı dökmüş bir katil olur."
Selam Olsun...
Çar, 17/10/2007 - 11:06 — yusa ırmakKıymetli Üstadım. Hoş geldin sefa getirdin. “ -Âşığın sıdkı cansızlara da tesir eder; insanın kalbine müessir olması neden tuhaf sayılsın? Hz. Musa’nın sıdkı; dağa, asâya, hattâ o muhteşem deryâya bile tesir etmişti. (Ta–Sin(H)) (Hz. Musa’nın, Tur dağındaki tecelli esnasında asâsının yılan olduğu, (Tâ-Hâ, 20/17-20) Benî İsrâil’i Nil’den geçirirken onu deryâya çalınca, oniki yolun açıldığına işaret ediyor ki, (Şuara, 26/63) Hz. Ahmed’in sıdkı ise Ay’ın cemâline, hattâ o parlak Güneş’e tesir etmişti.” Sıdkı ve doğruluğu ile çevresini aydınlatan Tâ – Hâ ya selam olsun...
“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”