renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Michel Foucault - Büyük Kapatılma, Dünya Tımarhane mi?

George Orwell'in 1949'da yayınlanan '1984'ü ve Franz Kafka'nın ölümünden sonra 1924'te yayınlanan 'Dava'da gelecekteki devleti oluşturan görünmez ama varlığı herkes tarafından teneffüs edilen bir güçten bahsedilir. 1984'teki Okyanusya'da her sesi dinleyen, hareketleri takip eden,insanları sürekli gözetim altında tutan, aynı zamanda yayınlar yapan telescreenler vardır. İnsanlar bu gözetlenmeye göre davranırlar ve davranışlar zamnla içgüdü haline gelir. Bu içgüdünün yaptığı duyguları örtbas etmek, yüz ifadelerine hakim olmak ve herkes gibi davranmayı sağlamaktır. "Büyük Birader" sizi her hakim köşeye asılmış resminden gözetlemektedir. Paralarda, pullarda, sigara paketlerinde, kitaplarda. Daima sizi gözetleyen gözler, kuşatan ses. Uyurken, uyanıkken, çalışırken, yemek yerken, açık havada, evde, banyoda,kurtuluş yok! Kafatasınızın içindeki birkaç santimetreküpten başka bir şeye sahip değilsiniz.

Dava’da öngörülen daha keskin ve içten kuşatıcıdır. Joseph K., sebebini bilmediği bir suçtan bir sabah uyandırılarak itham edilir. Kafasında tasarladığı bazı şeyler, daha onları ifade etmeden muzır görülmüştür.

Michel Foucault,bu kuşatmaya dikkat çeken son dönemin radikal filozoflarından biridir. Dünyayı büyük bir tımarhaneye benzeten Foucault, iktidarın bilgide oynadığı oluşturucu role vurgu yaparak toplumsal düzende normalliği baskı altında tutan psikiyatri ve diğer disiplinlerin toplum hayatını ve ahlakını gözetlemeye başlayan bir güç olduğu kanısındadır. Orwell ve Kafka’nın ismi geçen romanlarındaki ‘gözetleme’ artık gerçekleşmiştir.

Foucault, iktidarın fiziğine dikkat çeker: Burada önce bir optik söz konusudur, yani genel ve sürekli bir gözetim organı. Herşey görülmeli, gözetlenmeli, aktarılmalı. Sonra ‘mekanik’, bireylerin ayrı tutulması, gruplandırılması, bedenin belli bir yere bağlanması ve iyileştirilmesi, kısaca bütün bir yaşam, zaman ve enerji disiplininin gerçekleştirilmesi anlamına gelir. Bir de ‘fizyoloji’ söz konusudur, yani normların belirlenmesi, normlara uymayanların dışlanması, reddedilmesi, anlamı karışık bir şekilde hem iyileştirici hem cezalandırıcı olan doğru yola getirme müdahelesiyle bu normların yeniden kurulma mekanizması da söz konusudur. Foucault için, disiplin ve normalleşme sonucu ‘psikolojik özne’ oluşur. Psikolojik özne, iktidar ile bedenin karşılaşma noktasında ortaya çıkar. Bu ise siyasal fiziktir.

Foucault, iktidarı sadece devlet ya da kurum düzeyinde incelemez. Kılcal biçimleriyle iktidar bireylerin dokularına işler,bedenlerine dokunur, fiillerine ve tutumlarına, konuşmalarına, öğrenme süreçlerine ve gündelik yaşamlarına girerken Foucault buna iktidarın mikro fiziği demiştir.

Foucaultcu bakış açısı Batıyı ‘hapis toplum’ inşa eden bir düzen olarak görür. Günümüzde ayrımsız bir tür kapatmaya geri dönülmüştür. Çingeneler, siyasi ajitatürler, eşcinseller, işçiler, serseriler hepsi aynı toplama kampında. Beden ruhun değil, artık ruh bedenin hapishanesidir! Foucault‘a göre kapatılmanın asıl gerçekleştiği mekan insan ruhudur. Akıl hastanesi, hapishane gibi normların dışına çıkmış ruhların terbiye edilip iyileştirilmesi için var olan kurumlarsa bu büyük kapatılmanın karanlık yüzünü gizleyen sözde kurumlardır.

Foucault için modern dönemde dışarıya kapatma, özgürlüklerle ruhların hapsedilmesi söz konusudur. Okulun, tımarhanenin,hapishanenin işe yaramadığı yerde dışarıya kapatmak, modern ruhların kontrol altına tutulmasının yeni yolu olarak ortaya çıkar. Burada iktidar ne bir devlet ne bir kurumdur. Mikro iktidar biçimleri ve ilişkileri söz konusudur.

Günümüzde dünya hastane modeline göre evrimle yolundadır. Yöneticilerin işlevleri, bir toplumsal ortopediye uygun olarak bireyleri gelişme sürecine uyarlamaktır. Dünya, yöneticileri psikologlar ve halkı da hasta insanlar olan büyük bir tımarhanedir. Her geçen günle birlikte psikologlar, kriminologlar, pedagoglar ve insanın zihinsel davranışını inceleyen herkesin oynadığı rol büyümektedir. Beşeri bilimler bizim için bir hayat tarzı olarak normalliği kurumsallaştırır.

Özgürlükleri keşfeden Aydınlanma aynı zamanda disiplinleri de icat etti.’

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Nesnelleşen İnsan

Öncelikle, bu yazıdan dolayı sayın Ayşegül Elif'e teşekkür ediyorum.

Foucault'un "panoptikon" söylemi, kendisinin de belirttiği gibi, "öznenin bölücü pratikleri"nin sonucudur. "Özne ya kendi içinde bölünmüş, ya da başkalarından bölünmüştür. Bu süreç onu nesneleştirir. Bunun örnekleri deli ile akıllı, hasta ile sağlıklı, suçlular ile "iyi çocuklar"dır".

Ne ilginçtir ki, insanın doğa karşısında özgürlüğünü ilan eden felsefe, sonunda insanı da doğadaki diğer türler gibi nesnel bir duruma getirdi. İnsanın nesnelleşme süreci, aslında insanın bir tür olarak ölümüdür. Ama ilginç ve eğlenceli olacak olan şey, bu nesneleşen türün sonudur. Sanırım yazarın söylemediği veya söylemek istemediği şey; bizim de - resmen Batılı olmasak da Batılı olduğumuz bizim de - varlık ve davranış biçimlerimizi bu sistemler içinde üretilmiş hakikatlara; yani bilgi üzerinden tanımlanması aynı zamanda onların belli insan deneyimleri olarak yeniden kurulması ve sınıflandırılmasına bağlı nesnel konumda olduğumuzdur. O zaman, sanırım sitenin sol köşesinde yer alan anket sorusunun da yanıtı ortaya çıkacaktır: evet vardır; hem de bol miktarda.

saygılarımla...