Günah, insan varlığının tanımlanışı olduğu kadar doğasının doğa denilemeyecek hale gelmesinin de adıdır.. Duyguların ve aklın bütünlüğü insan olgusunda birleştiği an, varlık kendi anlamını bulmakta yada anlamını bulmak için kendisinden dışarıdaki olana farklı, farklılaştırıcı bakışlar fırlatmaktadır. Duygusal olanın neşe, coşku, arzu, kin, nefret vs. olması zamanı unutturan bir durumdur. İnsan bu halde diğer olanlara körleşir ve yaşadığı yoğunlukta varlığını unutur.
Duygusal olana yoğunluk insan aklının siyasetini de belirler. Bu anlamda mutlak akıl yoktur. Mutlak doğru iddiasının zorunlu duygusallıkla ortaya çıkması aklı bir kullanım aracı yapar. Aklın kendisine bütün kültürlerde vurgu yapılması ve toplumsal yaşamın determine edilmiş akılla sürekliliğinin sağlanması duygusal(bireysel) alanla çatışmasının nedenini oluşturur. Bu çatışma toplumsal algıda özerk alanın yasaklanması; suç yada günah olanın belirlenmesine neden olur.
Suç da günah gibi duygusal istemlerle ortaya çıkar. İnsanın kendine sahip olamamasının ve dışındaki olguların kışkırtmasının sonucu yasaklar çiğnenir. Suçun topluma karşı işlenmişliğinden halk tarafından cezası beklenir ve işkenceyi hak eder, çünkü yasalara uygunluk ve sadakat; kurallara uymayanlara karşı yasa koyucuları acımasız yapar.
Suçun belirlenişi ve suçlunun teşhir edilmesi tarihten günümüze, insan vicdanında suçluya karşı oluşan toplumsal kini şenliğe dönüştürür ve halklar cezalandırmanın toplumsal vicdanı tatmin etmesi için olabildiğince yasa koyucu ve uygulayıcılara baskı yapar. Baskının nedeninde toplumun olması; suç işlenirken suçluyla birlikte doğrudan yada dolaylı olarak halkın da ilişkili olması vardır. Rasyonel ve kültürel örgütlenmenin her boyutunda toplumsal dengesizlikler insan duygulanımlarını her zaman için tahammülcü yapmaz. İnsanların gözleri başkaları ile gördüğü için çatışma ve biçilen kadere tahammülsüzlük suç eğilimlerini artırdığından; herkes suç yada suçlu ile ilişkilidir.
Suç ve günah kavramı; ontolojik ve sosyal güvenlik alanlarına ait iki farklı kavramdır. İşlevsel açıdan benzerlikleri olduğu kadar birbiriyle farklılığı daha fazladır. Dinin yasakladığının toplumsal olanın meşrulaştırması, toplumsal olanın yasakladığının dinin meşru görmesi insan varlığında gerilimlere neden olur. Olaya günümüz gerçekliğinden bakarsak; suç günaha göre baskın bir gerçekliktir. İnsan kendini sınırladığı, yaşamına yön verdiği, anlaşılmaya çalışıldığı hatta varoluşsal anlamda kendisini tamamlarken günahtan daha fazla suçun etkisi ve suçlu olma korkusunun altındadır. Bu etki insanın yine yasaklayan insanla mücadelesini ister. Bu anlamda demokrasi gibi çağdaş siyasal söylemler insanın insan karşısında ki yüceleşmesi korkusunu yine insanın kendisine vurgu yaparak aşmaya çalışırlar. Aşma gerekliliği kutsal olana karşı verilen savaştır. Rasyonel ticari kapitalizm örgütlenmesi tartışılmayan ve üzerinde sadece susulan putların varlığına izin vermez. Yani demokrasilerin kahramanı herkestir yada yoktur.
Özgürlüğün tartışılmaz varoluşsal bir durum olması ve insan merkezli çağdaş söylemlerin özgürleştirmelerle ortaya çıkması; yeni toplum inşa etme gayesinde olanların kahraman yaratmak ve insanları bu kahramanlarla geleceğe taşıma siyaseti çağın özgürleştirici ideallerine terstir. Modern toplum kahramanlara ve onların yüceliklerine izin vermeyen, insanın yine kendisini kahraman görmesini isteyen bir zihniyet inşası ile insanın kendisiyle bırakıldığı bir medeniyet anlayışıdır. Suç bu gerçeklikte kriminolojik bir vakıa olmaktan öte anlaşılması gereken de bir olgudur. Çünkü demokratik söylemler suçu anlamaya çalışırken bilimsel anlamda insan varlığına önem verirler ve suçun nedeni olarak yasaları da suçlarlar.
Yasaların insan özgürlüğünü merkeze alan kabulünden sonra ceza ile başlaması ve hakların belirsiz tanımlamalarla belirlenişi insan görünüşünün(istatistik) korkutulması amaçlıdır. Bu anlamda modern toplum ve onun disipliner yapısının en korktuğu alan özgürlüktür. Özgürlük modern yaşam biçiminin kutsalı iken bunun karşısında var olan erklerin "devlet gereklidir" vurgusu, yani "kurallar olmazsa kargaşa çıkar ve sonucu da kaostur" yaklaşımı modern yaşam şeklinin en büyük çelişkisidir.
Suçun bağışlanması bireyin karşısında duygusuz ve ortak akılla hareket eden halk tarafından mümkün olmaz. Her bağışlanma emsal oluşturacağından suçun meşrulaştığı bir yapının ortaya çıkma korkusu vardır. Dolayısıyla menfaatçi rasyonalite her türlü kötülüğü deneyleyerek yada varsayarak öngördüğünden; insanın ruhsal dünyasındaki boşlukları din ve onun geleneği karşıtı istemlerle meşru görerek, insanın iç dünyasında ki sınırlamalarına getiremediği kontrolü olabildiğince ceza ve suçu tespit edici aygıtlar yaratarak baş etmeye çalışır.
Dinin konu yaptığı günah gerçeği ile modern disipliner günümüz rasyonalitesinin ürettiği suç kavramı; acımasızlık noktasında karşılaştırıldıklarında ikincisinin bağışlanamaz ve cezasız kalamaz ilkesi günahtan daha fazla acımasızdır. Günahta insanın yaptığı kötülüğün yine yapan tarafından bilinmesi gibi bir durum vardır. İnsanın bildiğini Allah’ta bilir. Dolayısıyla insanın hiçbir şeyi bir başkasına gizli kalamaz. Günahın tövbe(pişmanlık) ile giderilmesi, insanın doğru olana yine kendisinin eliyle yönelmesi söz konusu olduğundan Tanrıya pişmanlı yakarış olarak kendini gösterdiği olumlu tarafı vardır.
Günah sakınmanın yitirildiği ve günahla gelen suçluluğun insan varlığını vicdanla sardığı bir durumdur. Din, suçu günah diye tanımlayarak insana bir yanılma hakkı verir ve iyi olana dönüşü kolaylaştırır. Buradaki asıl olan insan kalbinin derinliklerindeki gizli niyettir. Ayrıca günah olgusuyla insan bir ideale yönlendirilmiştir. Günahı işlemeyi düşünüyor yada yaşıyorken kendisine ve başkalarına zararlı olduğunun hikmetli bilişi vardır. Günahın öncesinde ki uyarışı ve insanın günahla daha kötüye gideceği; suçta olduğu gibi hak koparma şeklinde değildir. Günahın bireyselliğinden bu anlamda toplum değil insanın kendisi suçludur ve insan suçlu gibi yakalanmamıştır; cezasını Allah’ın merhameti kaldırabilir.
Modern bilim bu olayı psikoloji ile anlamaya ve aşmaya çalışır. Kalbin derinliklerinden insana seslenen Tanrının modern psikolojide ki karşılığı: insanın kendisinden yine kendisi gibi olan bir insana konuşmasıdır. Çünkü insanın anlaşılarak, sorunların nedenlerine yeni nedenlerle müdahale edilerek yasaların suç gördüğü sapkınlığın giderileceği düşünülür.
İnsanların günahtan fazla suçtan ve suçlu olmaktan çekinmeleri Allah’tan çok devletten korktukları anlamına gelir. Devletin de varlığını hissettirip görünmemesi Tanrıyı her dönem oynamasındandır. İnsanın hüsranı da korkularındaki bu yanılmadır.
Yorumlar
Günah Duygusu...
Salı, 28/08/2007 - 10:59 — yusa ırmakBatıcılar, bizim günah duygumuzdan yakınıp dururlar. Bu, güya hayatı olanca doluluğuyla yaşamaya engel oluyormuş. Halbuki, İslâm'da günah, suçlarla ilgilidir. Suç alanının sınırlarını siyah bir hâlenin içine almaktadır günah çizgisi. Suçluluk halimizin mâsumluk halimizle karışmasına ve kaynaşmasına engel olmaktadır. Hayatın içinde bir mâsumluk kontrolünü sağlamaktadır, bir bakıma bir şuurdur günah duygusu. Bir yandan da hayayla, utançla sıkı sıkıya ilgilidir bu duygu. İslâm, hayâyı inancın bütünleyicisi kabul etmiştir. Allah'tan utanma, günah konularına yaklaşmaktan bile alıkor insanı. Utanan insanın düşüncesi yüzüne vurur. Onun için kötülüğü düşünmek bile istemez utanan insan. Utanış ve günah işleme korkusu, suç, haram ve günah alanlarından uzak tutar müslümanı. Böylece müslümanın hayatı kendiliğinden bir arılık, bir temizlik kazanır. Bu duygular, ruha bağışlanmış büyük mânevî nimetlerdir. Bağışlar ve armağanlardır. Dinin, insanın yüklendiği borçları kolaylaştırıcı kuvvetleridir. Mü'minler, öteye ve ötede hesap vermeye inanarak, Allah sevgisiyle yücelerek, Allah korkusu, günah işleme korkusu, Allah'tan ve insanlardan utanma duygusu ile, kötüye karşı bir hisar kurmuşlardır ruhlarında. Sağlam bir surdur bu, şeytanın girişinden ruhu koruyan. Sağlam bir kaledir bu, mazgallarından şeytanın taşlandığı. Kurşun yerine taşa dizildiği.
Hıristiyanlıkta günah, gözle görülür, elle tutulur suçtan koparılmıştır. Yani suç ve günah açık ve seçik belirlenmemiştir. İnsan doğuştan suçludur. Hiçbir suç işlemese bile yine suçludur. İnsan olduğu için suçludur. Suç ve günah, mâsum hayatın içine karışmıştır. Bir kader gibi insanı terk etmez. Gerçek bir suç, bir bakarsınız hıristiyanın gözünde suç değildir de veya suç değilmişçesine bir tavırla karşılanır da, hiç de suç olmayan bir tavır affedilmez bir suç sayılır. Hıristiyanlık soyut suçlarla suçlar insanı. Bir leke gibi doğuştan alında getirilen ve asla çıkmayan suçlarla.
Doğuda 20. yüzyıldan itibaren kadrolaşan batıcılar ne İslâm'ın gerçek, ne de hıristiyanlığın fantastik günah duygusunu kabul ederler. Komünistlerse, âdeta tam bir reaksiyon halinde dinin günah ve suç saydığı her şeyi mubah, mubah saydığı her şeyi de suç ve afyonlama kabul ederler. Böylece, zihinlerde ve gönüllerde suç sayılan haller üzerine insanların dünya görüşlerine göre ayrıldıkları bir vâkıa olur. Dinin baskı altına yerlerde suç kavramı kesinliğini yitirir ve bulanır. Her zaman suç işlemeye yatkın, daha doğrusu işlediğinin suç olup olmadığını bile kavramakta güçlük çeken bir gençlik türer. Bir zamanlar Fransız düşünürlerini uzun süre kıvrandıran "sebepsiz davranış" ve suç doğar. Bugün Avrupa gençliğinin kaynayışının asıl sebebi de, bu sebepsiz suçların yayılmasından başka bir şey değildir. Suç, mubah, sevap ve günah eşit olunca, genç adam kendini rahatlıkla içgüdülerinin akıntısına koyuverebilmektedir. Sorumsuz yaşayıştan kundakçılığa, adam öldürmeğe rahatlıkla sıçramaktadır. Elbet, meselenin bir de öbür yüzü vardır. Baba nesli de, büyüklük ödevini, şefkati ve merhameti unutmuştur. Çünkü o da günah işleme korkusundan mahrumdur. Sanki arzın üzerinde hiç ölmeden kıyâmete kadar pâyidar olacaklardır. Öldükten sonra hesap verme düşüncesine ise asla yanaşmamaktadırlar. Sözde, her şeyi akılla çözeceklerdir. Dinin terbiye etmediği bir aklın, içgüdülerin ve egonun nasıl bir kölesi olduğunu düşünmek bile istemezler.
Günah kompleksiyle donmuş, umutsuzluğa kapılmış bir insanı din de istemez. Günah duygusu müsbet bir duygudur ama günah kompleksi ise hastalık işaretidir. Orta ve doğru yol, insanı günah işlemekten koruyan günah duygusuna sahip olma halidir. İnsan, yalnızken ve kalabalıktayken, her durumda ve her yerde işlediğini bu duyguyla ölçüp biçecek, tartacaktır. O zaman kendisine ve başkalarına yarayışsız ve fiilden kaçınacaktır. Ama bu duygu kaybolmuşsa vay insanın ve insanlığın başına gelene.[1]
[1] Sezai Karakoç, Sütun 2/410-412.
“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”
Bu bir yorum değildir!
Salı, 28/08/2007 - 12:41 — seyhan sevinçBeğeni ifade etmek biliyorum ki yorum yapmak anlamına gelmez. Ama bu kez yorum yapmayacağım bilinçli bir şekilde... Bu suç ya da günah da değildir, umarım.
Evet ne diyordum, yazınız ve yaklaşımınız gerçekten güzel. Suç ve günah'ı anlatırken özellikle de nüansları ifade etmedeki başarınıza hayran kaldım. Tebrikler!
Suçlu Kim?
Çar, 29/08/2007 - 18:00 — cemile aksoySuçun nasıl tanımlandığı, suçlunun kim olacağını belirler.Bu anlamda suçun nesnel bir gerçekliği yok gibidir.O halde suçun tanımını kim yapacaktır.Darwin'ci bir bakışla diyebilirizki güçlü olan.Güç ise günümüzde bütün meşruluğuyla devletindir.Devlet, Hobbes'çu bir yaklaşımla kaosu önlemek adına kurallar koyar ve kısıtlar.Bireyin bilincinde de yaşamak için kısıtlanmak gerekliliği meşru bir zemine oturur ve birey buna inanarak teslim olur.
Devlet ve devlete hakim sınıflar güçlerini korumak için, bireyi hertürlü güç alabileceği köklerinden (cemaatinden) kopartıp, yannızlaştırarak kontrol altında tutar. bu kontrollü yaşam bakışına göre,birey özünde bencildir(kötüyü ister yaklaşımı), bu nedenlede potansiyel suçludur. market alışverişinde alabildiğine özgür bırakılmış birey, devletle olan ilişkisinde,demir bir kafes içindedir.Temel problem ise, hakim sınıfın gücü paylaşmak istememesidir.Bu istençle kurulan sistemde, bir baskı bilinci oluşmaması içinde devletin varlığı görünmezdir, ama her yerdedir. Okan Şahin'in dediği gibi bu, devletin Tanrıya öykünmesidir.
Bireyin suçla olan ilişkilendirilmesinde iflah olmaz kötülüğü karşısında, kulun günahla olan ilişkilendirilmesinde ideale, erdeme yönlendirilmesi ve bireyin özünde, iyi kabul edilmesi(iyi ister yaklaşımı) yönündeki tesbitiyle Okan Şahinin kıvrak zekası taktire şayandır.Ayrıca, suç karşısındaki duruşumuzla, günah karşısındaki duruşumuz arasındaki kaypaklığımızla yüzleştirdiği içinde teşekkür ediyorum.Yüreğine sağlık.
Telli Kavak...
Paz, 02/09/2007 - 18:19 — leyla turan''Telli Kavak'' şiirini hatırladım yazınızı okurken...
Bir telli kavak büyüdü
Daday'ın Çiylene köyünde,
Usuldan.... Usuldan....
Yerin karanlığından azat olmuş
Aydınlıklı sular yürüdü
Ayaklarının ucundan.
Kendi halindeydi telli kavak
Saman yolunu düşünürdü,
Yaprak.... Yaprak....
Başka şeyde düşünmezdi.
En uzak rüzgarlara kaptırmıştı başını,
Ona konmayan kuşa kuş,
Ona deymeyen rüzgara,rüzgar demezdi.
Gel zaman git zaman
Kızını evlendirecekti Çiylene'li Halil,
Cebindeki yetmezdi.
Bir gece sabaha karşı veryansın ettiler,
Ayak bileklerine tellinin baltayı
Uyandı ilk vuruşta.
"Aman".... dedi telli kavak, "kıyman".
Sular,bulandı ayaklarının ucunda,
Yapraklar yalvardı hep bir ağızdan.
"Vurman"...
Aman zaman dinlemezdi Çiylene'li Halil,
Kızını everecekti cebindeki yetmezdi.
Uzandı telli kavak,ortasında gecenin
Boylu boyunca...
Böğründe duran baltaya baktı
"Olurmuya" dedi.
Yürüyüp gidiyorduk şunun şurasında
"Kim gönderecek şimdi
Selamını suların saman yoluna
Ne olacak şimdi rüzgar,
Kuşlar nereye konacak"?
Oradan oraya atıldı telli kavak.
Elden ele satıldı.
Boynuna dört demir atıldı.
Çankırı ya dört mavzer atımı uzak,
Bir tepenin doruğuna çakıldı.
Telefon direği oldu telli kavak.
Vınladı... durdu telefonun telleri boynunda.
Geceleri saman yoluna baktı.
Suları düşündü ayaklarının ucunda.
Kuşları düşündü avucunda.
Gözleri dolu dolu.
Bir türkü tutturdu sonunda;
"Telefonun tellerine kuşlarmı konar
Herkes sevdiğine canım böyle mi yanar?"
Aydın GÜN
Suç ile günah arasında akıl ile kalp arasında yalpalayıp dururken herkes bir parça telli kavağa dönüştü. Artık kuşlar dallarımıza konmaz oldu. Rüzgar dallarımıza değmeden esmeye başladı. Üzerimizden telefon telleri geçince daha anlamlı duracağımız yalanına kandık. Şimdi ne dallarımız kaldı ne de hışırdayan yapraklarımız...