“Öyle sanıyorum ki insanlığın gerçek trajedisi, saygın ruhbilimcileri ve muteber rüyayorumcularının eksik bir önsezi metnine şapka çıkarmasıyla başlayacaktır.”
Lituanya Lordu Varibar Vals
Uyanır uyanmaz duvardaki saatin tik taklarına göz gezdirerek akrep ile yelkovan arasında süresiz uzayan savaşın kovalamacasına bakıyorsun. Sanıyorsun ki bu kovalamacanın sonuna yetişecek hiçbir şey kalmadı elimizde. Bu sımsıcak yatağın içinde, banarak rüyalarına kafasını, etrafına güzelliklerden bir çit gerip her şeyin gelip geçici olan tehlikesine karşı bir mevzi kurduğunu düşünüyorsun öyle mi? Öyle mi yani bu keyfe keder uzanmışlığının altında bir dilim ekmek tatlısı mı duruyor? Hadi kalk, toparla saçlarını! Ola ki pijamanla karşılamayasın babanı. Ki baban sabahın en lüzumlu vaktinde ipek röbdoşambrını geçirirken sırtına, entarisinin altından uzanıp dışarıya bakan bacak kıllarından habersizce yaklaşır kahvaltı sofrasına. Utanılacak bir şey yoktur çocuklar. Kıldan, kılçıktan utanılacak bir şey yok. Haşmetmeab babanız sesini bir bıçak tazeliğinde bileyerek çağıracaktır sizi sofraya: Çocuklar! Hâlâ uyanmadınız mı? Uyandık efendimiz, kutsal babamız, devletlimiz uyandık. Uyanmadan önce rüyamızda devletimiz ve bu haylaz milletimiz için sımsıkı terakkiler öğrendik. Ödevlerimizi ve bilumum sevgilerimizi tamamlayarak efendimiz önünüze getirdik. Keyfiniz kaçmasın diye ta kalkıp devlet mahsulleri ofisinden buralara rafine edilmiş taptaze buğday taneleri sipariş ettik. Sonra molalar getirdik, araplar, atlar ve burunlarını sıkınca bacak aralarından süt sızdıran koyunlar getirdik. Neyse ki bu gün pazar. Her şeyin azar azar keyifsizleştiği günleri geride bıraktık. Her şeyin birden artan ve birdenbire azalan tutarsızlığını, lüzumlu lüzumsuz gerginliğini de üzerimizden atınca oh ne rahat dedik. Oh ne rahat hayat! Böyle sonsuz uzatabilirken bu envanteri aklı yarım bir budalanın sözüne kanıp saçma sapan bir rüya yorumu için önünde bekledik ulemanın. Bakın ne gördük rüyamızda ulu bahtiyarımız, efendimiz:
Koyun mu keçi mi ne idüğü belirsiz çift başlı bir hayvan türünün sırtına binmiş ahalimizin ellerindeki kıl çadırları otağınıza yakın bir yere serdiğini görüyorduk. Görüyorduk ki sırtlarındaki kılıçların pası, sultan dedemizin zamanından arta kalan bir keder yüküdür. Bu kederi avuç avuç toparlayıp çocuklarının alınlarına sürüyorlardı. Cumartesiyi pazara bağlayan bir gecede, mor ışıklar altında, simsiyah seccadeler sererek ağaçların altına vakti belirsiz bir namaza duruyorlardı. Dışarıdan bir harici gazel gibi uluma sesi yükseliyordu. Biz buna köpeklerin sesi olmalı diyorduk. Başka ne olabilir ki diyorduk. Başka bir canavarın başka zamanlardan kalan bir haykırışı mıydı yoksa? Bilemiyorduk. Kestirip atalım da işin içinden sıyrılma göreceliğiyle kapatalım bu defteri diyorduk. Olmadı efendimiz hünkarımız. Olmadı. Sonra ansızın selam verip sağa sola ateş yakmaya başladılar. Efendi babamızın koynundan ulubatlı pirimizden kalma bir yanık ferman çıkardılar. Alıp ceviz ağaçlarının altında cinlerle perilerle bir olup bu fermana dair olmadık utanılası yorumlar yaptılar. Yorum içinde bir yorumu yorumlaya yorumlaya yorulup yorgan yastık çektiler üzerlerine. Ne olduysa bu arada olmalı dediydik. Cinlerin ve bilumum perilerin ağzında çiğnenip atılan bir sakıza dönüyordu kelimler. Yorulunca kelimeleri hayra yorup akşam ediyorlar, sabaha kalkınca bütün kelimelerden günaydınlar, merhabalar, nasılsınızlar çıkarıyorlardı. Ulubatlımızı alıp bir çarmıha geriyorlardı. Efendimizin cüppesinden parçalar kopararak bu parçalardan çadırlarına Selçuklu desenleri dikiyorlardı. Böylece kendilerine sanatsal bir kaygı edindiklerini sanıyorduk. Bak ne güzel diyorduk, ahalimizin barbarlığında bile ucuza verilmeyecek kıymette bir incelik var. Buna alışmaya çalışıyorduk. Halkımızın bu haylaz haline, halden anlamaz bir nedensellik ilkesiyle bakıp yaklaşanlara içler acısı bir azgınlık gözüyle bakıyorduk. İçimizde uzayan, bir uçtan diğer uca birbirimizle olan irtibatımızı güçlendirecek köprüleri uçurmaya yönelik tarifsiz bir iştiyakla besleniyordu eşkıyamız. Eşkıyamızın edep ve ahlaki öğretilere karşı gösterdiği yağmacı yaklaşımını, nice sahaf ehli kulunuz, çerçeveli bir keyfiyet dairesi içinde kalarak ve ağdalı bütün söylemleri bir kenara bırakarak halkın ve hukukun diline yaraşır bir tarz üzerine bina edilecek gündelik bir dilin örsünde yumuşatıp kitaba döküyorlardı. Bu yazıla gelen kitabın göz yoracak ve vakit alacak kadar kalın olmaması için aldıkları emirleri mütevazı bir huy ile yerine getirmeye çalışıyorlardı. Zira biliyorlardı ki gözün beyazında ve zamanın hızlılığında kitaba ayrılacak çok fazla bir pay yoktur. Bir görseydiniz efendimiz, bir görseydiniz bu ehli suhufun nasıl bir tevazuyla debelendiklerini oturup baş başa vererek zırıl zırıl ağlayabilirdik hep beraber. Hep beraber Hint çayları içebilir, sürek avlarına katılabilirdik. Ama olmuyor işte. Rüya dediğin tek kişiyle görülen bir hali pür melal değil midir? Sahafların gösterdiği bu takdire şayan gayrete gıpta ile bakan sübyanlar kendi kudretsiz küçüklüklerine biraz daha inanası oluyorlardı. Başlarındaki takkeleri ve bellerine bağladıkları aşiret kuşaklarını çıkarıp kefen beyazında elbiselere bürünerek içlerindeki çocuksuluğa yeniçeri ocağından satın alınma kamalarla saldırıyorlardı. Her saldırış anında gömleklerinin altından etrafa anne ve babalarına ait bir kalıntı emaresi olarak mendiller saçılıyordu. Beyaz kadife mendillerin üzerinde ata yadigarı atların baş ve karın kaslarından müteşekkil tasvirler bulunuyordu. Bu tasvirlerin alt anlamlarını kayıt altına alıp gerekli raporlarda bulundurması için yanımızda getirdiğimiz katiplere emir yağdırıyordu şehzademiz. Kullarınızdaki bu cengaverliğe şahit olmanız için bir çok şeyi o anda feda etmeye hazır ve nazır olarak biz naçizaneleriniz çok şükür ki sağlam bir kayalık bulmuşta oranın kuvvetti bakiyesinden medet umarak etrafı gözetleme memurluğuyla vazifeleniyorduk. Ulu devletimizin bekası ve yüce hükümdarımızın kudreti hakaniyesi bir an olsun sekteye uğramasın diye aman vermiyorduk ahalinin bu gayri ihtiyari muzırlıklarına. Bazen işin başlarında duyduğumuz o uluma sesi bir yükselip bir alçalıyordu. Buna o anlık gaflet ve delaletin getirdiği açıkgözlülükle “her şey bitti ne güzel” diyesimiz geldi de sonra hüsranımızın büyüklüğü karşısında duyduğumuz helecanın silkelemesiyle kendimize dönme gereksinimi duyuyorduk. Yoruluyorduk efendimiz. Artık arkamıza bakmadan ve hiçbir olan bitene karşı kayıtlı kalmadan koşmamız gerektiğine sonsuz bir inançla yaklaşıp topukları yağlıyorduk. Ha gayret tabana kuvvet kaçıyorduk. Bu, savaş alanını terki değildi efendimiz. Bu kaçış meşru bir müdafaanın varılan son haliydi. Cana kast edenin canına minnet dedirtmemek için tüymemiz gerektiğine karar veriyorduk. Kaçıyorduk ki arkamızdan bize doğru savrulan bir okun can alıcılığına denk gelmeyelim. Kaçıyorduk ki her selam verilişinde etrafa açılan ateş taramalısından nasibi müyesser olma sınırında kalmayalım. Biz kaçtıkça elimizdeki sancaklardan rüzgara değip uçuşan toz haleleri yayılıyordu. Biz kaçtıkça bu toz halelerinden ahalimizin üzerine uykuya mahmur bir ağırlık çöküyordu. Solunan hava artık bir uykunun yarı ölümlülüğüyle birleşiyordu. Ahalimizin soluduğu bu toz derin bir hayra yoruldu. Bütün ahali uykuya dalınca ben uyandım. Gördüğüm rüyanın dehşeti karşısında kaslarımda duyduğum sinir boşalmaları nedeniyle tababetimizden yumuşatıcı melhemler istedim. “
Yeter! Bunca zırıltıya verecek zırnık kadar vaktim yok. Ama efendimiz! Kesin sesinizi bre yalaklar! Bana hüzzam makamında bir minder verin. Bana tıraşını yeni olmuş cellatlar getirin. Bana kesik başlar, imam aliler, cüzdanında sevgilisinin yerine kendi kafatası fotokopisini taşıyan meczuplar getirin. Bana hay deyince hayatı, huy deyince ölümü ikiye biçen biçer döver tipli zebellah müritler yetiştirin. Haydin, kös vursun zurna ötsün. Çılgın bir çelebi gibi dağılsın gövdesinde bir kubbeyi taşıdığına inananların hıncı. Yükseltin zılgıtları. Şu karşıda, müştemilat sofrasının tam ortasında bütün aksiliğimi bir ayna gibi bana aksettiren bu mendebur dadıları, bu kara kalfaları, bu dırdırcı karıları, bu kaburgasız bulgurluk kalburları kaldırıp sandıklara katlayın. Bu asık yüzleri, bu telaşsız gözükmeleri, bu her şeye maydanoz olurum tripleri, trampetleri kaldırın önümüzden bre zerdaliler, bre turunç yaprağı ot obur turunçgiller. Bu kös vurdukça benim damarlarımda, benim kaskatı baldırlarımda kudurmuş bir tay gibi kabaran bir kan bulutu dolaşacak. Bu yaşlı yüzümün arkasında dişlerini sıkarak bekleyen köpekler vurulacak. Her gün her sabah tıraş olmak için beklediğim lavabo sırası hiçbir kavgaya mahal vermeden, hiçbir ağız dalaşına girmeden benim olacak. Heyt ulan! Ulurum böyle bir kurt gibi geçerek karşınızdan. Heyt bre hırdavat yutmuş ağızların mavi boncuklu kulları, bre yuları kopmuş katırların nalınları! Kan şekerimi düşürdünüz, gökten üç elma düşmüş gibi ta oralardan, hanlardan, hamamlardan, termalli termalsiz kaplıcalardan koşup başıma üşüştünüz. Efendimiz hürmetlimiz, üç şekerli hoşafınız tam elinizin altında duruyorken ne gerek var bunca öfkeye aman. Aman tansiyon hapları, aman tıkalı kokteyl serumları. Bu şarbon korkusu ürpertiyor bizi ey hazretli musluğumuz. Susunuz lütfen susunuz, tansiyon haplarını bulaşık makinelerinden teker teker yıkayınız. İçimizde bize hıyanet edebilecek yetenekleri tutunuz. Onları bir köşede parşömen kağıtlar içine dürerek beşyüzoniki yıl bekletiniz. Ta ki hacamat olana kadar, ta ki torunları bu kıssadan can alıcı bir hisse kapana kadar bu turşulukları kilerde bekletiniz. Bu kışkırtıcı gürültüyü sürekli yoklayınız ve onu bir çok kısma ayırarak,bölerek, parçalayarak mitos bir hücre gibi metro istasyonlarında, tren garlarında, şehirler arası terminallerde, uçsuz bucaksız otobanlarda sergileyiniz.
Gürültü : Benim bu hususta gözle görünür bir suçum yoktu. Bütün suç mekanik bir aygıtın gidiş gelişleriyle kendini orta yere seriyordu zaten. Gıcır gıcır bir sesin karşılığında bir yere yakıştırdılar benim ismimi. Oysa gürül gürül bir şey de olabilirdim mesela. Şimdi bilinçsiz bir pirinç tanesi gibi herkesin hatta uyuz köpeklerin bile rahatsız olduğu bir sıfat olarak kaldım piyasada. Fiyakamı bozdular sevgilim. Psikolojik bir rahatsızlığı peydahlıyormuşum diye gidip gelip sakatata çevirdiler beni. İnsanların ikide bir “ne biçim bi ses, kapatın şunu” gibi durmadan yakındıkları bir şeyim anlayacağınız. Ana başlık benim, fakat alt başlıklarımın sıralaması sonsuza eşittir. Yine de suçsuz olduğuma inanıyorum. Yıllardır bir suçum olmadığının ispatı peşinde koşturuyorum. Bağışlanmayı diliyor ve mutasyona uğramayı umuyorum. Saygılarımla. İmza : Gürültülü Portreler.
Dilekçe reddedilmiştir. Geriye kalan bütün bakkal amcaların bıyıkları kökünden kazınmıştır. Sahte banknotlarla zenginlik hayali kuran kalpazanlar şimdilik gülünç kalmanın cenderesine sıkıştırılarak komedi filmleri festivaline gönderilmiştir. Bu festivalden ödül almadan dönenlere uğrayacakları akıbet vakit kaybedilmeden kendilerine gösterilmiştir. Dilekçe içerisinde zikredilen “a-n-a b-a-ş-l-ı-k b-e-n-i-m” ifadesinin mecaz anlamları dil bilimciler tarafından araştırılmış ve sonuç olarak bu ifadenin altında yatan anlamın ülke bütünlüğünü alaya alan “kök-ten sar-sı-cı ya-man (bir) mi-zah an-la-yı-şı” ile dillendirildiği kanaatine varılmıştır. “A-l-t b-a-ş-l-ı-k-l-a-r-ı-m s-o-n-s-u-z-a e-ş-i-t-t-i-r” cümlesinde ise matematiksel sinsiliklere dayalı bir oyunbozanlık olduğu sezisine varılarak gerekli kararın teyidi ilam edilmiştir. Bu karar içerisinde yer yer izlerine rastladığımız “ınmıştır, derilmiştir, ılmıştır, dilmiştir” eklerinin ise geçmişe yönelik bir özlemi içermediği dolayısıyla irtica suçlamasının bu mecrada yersiz olduğunu açıklayarak yüce muhteremimizin bilgisine sunulmuştur. İmza : Müstehcen Sekreter .
Babacığım zeytini uzat. Oğulcuğum zeytin. Bu cümleyi tahtaya yazalım mı ufaklık? Bu alfabetik manyaklık sıralamasını fişlere dizerek çantamıza koyalım mı?Bütün öğretmenlerimize bir ilk okul anısı olarak yirmidörtkasım törenlerinde verilmek üzere sevimli çekler, senetler, bonolar, bukleli müsveddeler bulalım mı? Babacığım bıyık. Oğulcuğum at. Topu yavaşça Pınar’a, Pınar’ı hızlıca denize at. Böylelikle kurtul, bir gün Pınar’ın saçlarındaki siyanürün gelip sana değmesinden. Beslenme çantasında taşıdığı zıkkımı ikiye bölüp yarsını sana vermesinden, gülümsemesinden, sesinin kıvrımlarına mülayim bir tonlama saklayarak sana doğru gelmesinden. Nesinden neresinden. Oku oğulcuğum oku, memur olma baban gibi eşek . Bırakalım bunları ayol bırakalım kuzucuğum biberon. Bir elimiz cımbızla kurcalasın kaşımızı, ötekisi aynaya vurmuş bir iskelet. Uzatınca bacağımızı kanepeden aşağıya gözümüzde megapiksel dev ekranlı bir bomba. Uzmanlarımız konuşsun, duramadan konuşsun a kuzucuğum biberon. Eleştirel yaklaşım, popüler mayalanma, teatral gevezelik, laf cambazlığı, postmodern züppelik eşittir gevezelik. Şu sarhoş mezesi iyimser kuramcılar da içimizde alevlenen yangınlara psikoterapik yöntemlerle su taşısın, indirip kaşlarını eleştirmen, munis sırtımızı kaşısın:
“Kafası karma karışık bir adamın söyleyebileceği çok karışık sözler olabilir. Bu yüzden bağışlanabilir bir tarafıyla tutunmuştur gerginliğin kulpuna. Karışık bir açmazın ince tellerinde yürürken bileklerini kesmek gibisinden bir düşünceyi beraberinde taşıyabilmesi onun dişe dokunur incileri belleğinden sarkıtarak kirlenmeyi göze alabilecek bir teçhizatla mevzisinden etrafını gözetlediğini gösterir. Mide spazmlarından kangren yaralarına, gözbebeklerinin oynak karıncalanmasından kol uyuşukluğuna, oradan dil tutulması kıskacından migren boğuşmalarına kadar süren bu boş beleş tahribatları saymaz isek eğer her şey olabildiğince bir yavaşlıkla başını döndürmek için yetkin bir sertifikaya sahip demektir.
Mutsuzluk, sözü, kahrı kara menfezlerden geçirip engebesi bol hendeklerden atlatarak ona ince bir elastikiyet kazandırıp olabildiğince uzatmaktır. Mutsuzluk, yüzünün bütün bir esnekliğini mutlak bir kötümserliğe doğru yapıştırıp o zeminin katranına dilinle banarak yavaş yavaş katı keskin köşegenliğe dönüşmektir. Mutsuzluk, neticesi alınmamış beklentilerin yumruk olarak alnının ortasına geri dönmesidir. Düşünün ki bir çocuk salıncak sırasında sallanmayı beklerken önünde uzayıp giden kuyruk nedeniyle sallanma sırası kendine gelmiyorsa tek düşündüğü bir an önce salıncakta sallanma fikrinin yürürlüğe girebilmesidir. O anda yetim ya da öksüz olması, karnının aç veya tok olması ya da bakkalda satılan şekerlemelerden alacak parasının cebinde bulunup bulunmaması aklının ucundan bile geçmez. Onu o anda meşgul eden tek bir şey varsa o da salıncak sırasının kendine bir türlü gelememesinin mutsuzluğudur”
diye sürdüre dururken konuşmasını uzmanımız biz kendi yüzümüzdeki benlerin sayısınca dal kıralım ağaçlardan. Katma değer vergilerin kenarından, yekunu kaba et mesabesinde seyreden matrahlardan, fötr şapka takıp kol kola gezen çiftlerin beyhude kahkahalarından, geveze berberlerin cinsi sapık hikayelerine konu olan kemençeci amcaların bıyığından uzak duralım. Cam kırılsın yüzümüze bahtiyar, saçma değsin dişimize ne yazar. Yazar veya yazmaz bu onun bileceği bilginin incelmiş köpeği; kuyruğunu uzatır pilavcının camekânından tutun da ta berberin koltuğuna kadar yine de uzaması kırılgan bir uzamın kuramsal yamalanmasına eş zamanlı doğranmış poğaçalar gibi naçar, anası sofrada yekun bir ölü. Hamamın taşlarına sürülerek tımarlanmış bu kerih kibri tutup ayaklarından yunmaya çabalayışımızda az çok kabarmış bir tersyüz cünüplük hali olduğunu buyuradursa da yukarıdaki efendimiz, biz işimizin ehli iken tırıs atlar gibi boğuk koşmak, gazoz açmak, hediye paketlerine muzırlık diye torpiller koymak ustacalı ustamızdan armağan olsun .. O orada sussun.
Son yorumlar
2 sa. 41 dk. önce
2 sa. 44 dk. önce
3 sa. 1 dk. önce
3 sa. 12 dk. önce
13 sa. 11 dk. önce
12 sa. 17 dk. önce
14 sa. 51 dk. önce
15 sa. 35 dk. önce
16 sa. 14 dk. önce
18 sa. 9 dk. önce