renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Nasıl Değişemeyiz?

Ali Bulaç 02.11.2009 tarihli yazısında Türkiye merkezli Müslümanların nasıl değişebileceğinden söz etti. Söz konusu yazısında Ali Bulaç, Kuran’ın, indiği toplumun semantiğini değiştirdiğinden referansla, modern batı dünyasından alınan kurum ve kavramlara -ki bunlar demokrasi, insan hakları, sivil toplum, iktisadi ve sosyal politikalar vd.- yeni anlamlar yüklemeyi öneriyor. Böylece başarısız olan Osmanlı-Türk modernleşmesinin yerine sözde yeni bir proje ortaya koyuyor.

***

Yazısıyla “Nasıl Değişemeyiz?” sorusunun cevabını veriyor aslında Ali Bulaç. Zira değişemememizin başlıca sebebi zihinlerimizdeki bu reformist İslam anlayışından başkası değil. Vahyin nüzulünden itibaren Hz. Peygamberin (s.a.v) eylem ve projelerine baktığımızda onun ve getirdiği dinin reformist bir yapıya sahip olduğu sonucuna varmak zor. Şurası bir gerçektir ki Allah'ın vahyi, cahiliye devrinden kesin bir kopuşu emretmiştir, emretmektedir. En basit örneğiyle Kabe, İslam’da kutsal sayılmışsa bu, Kuran’ın cahiliye mabetlerine, kurumlarına yeni bir semantik yükleyişinden değil Allah’ın vahyindedir.

İslam, cahiliye devrinden kesin bir kopuşu ve ayrılığı vaz ederken neden İslam ümmeti dirilişinin kaynaklarını ithal ettiği kavramlara yeni anlam yüklemekte arasın? Ki böyle bir yöntemin zihinsel arka planında batının şu anda içinde bulunduğu toplumsal kültürel ve iktisadi yapının ve bu yapının ürettiği kavramların kutsanışı vardır.

Halbuki yapılması gereken, içinde yaşadığımız küresel iktisadi düzenin bir cahiliye düzeni olduğunun farkına varmak. Sadece sermayenin dönüşümünü ve sürekli arttırılması üzerine kurulmuş olan bu iktisadi sistemin ürettiği üst yapısal kavramların da bir medeniyet projesinin temel kavramları olamayacağını anlamamız lazım geliyor.

Örgütlenme biçimi ne kadar farklı olursa olsun ticaret kervanlarının yolunu bekleyen Mekkeli kabile reisleri ile günümüz sermayedarları arasında ne fark vardır?

Emeğin metalaştırılmasıyla Arabistan’ın köle ticareti arasında niteliksel olarak gerçekten bir fark var mı?

Dönemin iktisadi yapısına uygun olarak örgütlenmiş kabileci toplumsal yapı ile bugünün kapitalist dünyasında görülen ulus devlet ve sonrası yapılar arasında gerçekte ne fark var? Hepsi döneminin iktisadi koşullarına göre oluşmuş yapılar değil midir?

Bu sorulan sorulara aklıselim cevaplar verilemiyorsa, tarihsel bir süreç olan kapitalizmi ve yine o kendi tarihsel süreci içinde ürettiği kavramları kutsamak ve onlara yeni anlamlar yükleyerek reformist bir dönüşüm gerçekleştirmek mümkün değildir.

***

Hz. Peygamber'in (s.a.v) peygamberliği sadece Allah ve kulları arasında vahyi taşımaktan ibaret değildir. Eylem ve uygulamalarında muradullahı gösteren Hz. Peygamber (s.a.v), içi boş ve kuru bir reformistten öte, yaşadığı zaman ve mekânın sınır ve formunu değiştirmiştir. Bunu yaparken de günümüz Müslüman entelektüellerin yaptığı gibi erkamın evinde kalarak beyanat vermemiş, sahaya inmiş ve bizzat eyleme geçmiştir. Müslümanlar bu eylem sürecinde bilinçlenmiş, Allahın emirleri sahabelerde, bu eylem süreci sayesinde imana dönüşmüştür.

Hz. Peygamber (s.a.v) söz konusu süreçte, gelen vahye dayanarak, bir bakıma dönemin iktisadi alt yapısına karşı mücadele vermiştir aslında. Zira tebliğ ve yeni düzenin önünde engel olan putlar, sadece Kâbe’nin içerisindeki taşlardan ibaret değildi. Kar etme ve biriktirme ideolojisi ile şekillenmiş iktisadi alt yapı, sosyal ve siyasal üst yapıda yarattığı örgütlenme biçimiyle insan kalbindeki putlara da kaynaklık ediyordu. Bölgenin ticaret merkezi olan Mekke’nin fethinden önceki ve sonraki dönemin Arabistan’ına bakarsak ne demek istediğimiz gayet iyi anlaşılacaktır.

***

Türkiye'de Müslümanlarının ivedikle yapması gereken şey; kendi muhafazakârlığıyla yüzleşmesidir. İslam’ın insanlara aktüel bir siyasal duruşu vaz etmemesi mümkün değil. Sorun, gerçekte bu siyasal duruşun muhafazakârlıkla karıştırılmasıdır. Piyasa döngüsü içerisinde kalan bir Müslüman Muhafazakarlık doğallayın reformist bir projeyi önerecektir. Fakat İslam tarihini kendi muhafazakâr ideolojisi ile yorumlayıp İslam’ı ve Peygamberini bir reformist ilan edenlere de dur demek boynumuzun borcu ki bu Ali Bulaç dahi olsa.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

hoşgeldin, sefa geldin

Öncelikle, kafasının içinde bir beyninin olduğunu farkedip, onun da içinde nelerin olabileceğini arayıp, ne işe yarayabileceğini düşünüp, nasıl kullanılabileceğini öğrenmeye çalışanlara selam olsun!

Bu bir aşağılama değil! Bir ayrıştırma. Komutlara tepki veren mekanizmaya da beyin diyoruz yada beyin denen etin içinde komutlara tepki vermemizi sağlayan mekanizmanın adına da "akıl" diyebiliyoruz. D(iy)ersek şayet, hayvanlarında komutlara tepki vermelerinden yola çıkarak akıllı olduklarını iddia edebiliriz.

Bu söylediklerimin konuyla alakasını aşağıya alıntılayacaklarımla kurmaya çalışacağım ve belki de kuramayacağım ama nedense denemeye değer buluyorum bunu. Çünkü, değilmiki emek sarf etmiş, Bulaç'ın yazısını okuyup anlamaya çalışıp bizlerle paylaşmışsınız...ne anlayıp anlatabildiğinizden yada anlatamadığınızdan öte, bence bir aklınız olduğunu ve bunun sizde bir ıstıraba sebebiyet verdiğini ispatlamış oldunuz. Dolayısıyla bu konuda kafa yormak sizinle konuşmak hiç değilse aklımı bulmama yardım edebilir diye düşünüyorum.

Bir bakıma Ali Bulaç'a katılıyorum ama yukarıda sözü edilen yazısından dolayı değil, onu okumadım henüz birazdan okuyacağım. Söylediğiniz gibiyse ima ettiği fikir hernekadar sınanmış değilse de düşünülmesi ve konuşulması gerekir diye düşünüyorum. Mesela fikir, ima, zihniyet, otorite, hegemonya, iktidar, ilişki, modernlik ve post modernliğe dair ilginç (yani daha önce alışık olmadığımız ya da şartlandırıldığımızın dışında demek istiyorum; ki, diplomatik dilde "saçmalamışsın" anlamına da geliyor ama burada öyle birşey söz konusu değil) bağlar sunan Etyen bey'in yazısını paylaşmamın anlaşabilmemiz yani birbirimizi anlayabilmemiz bakımından bazı ip uçları içereceğini düşünüyorum.

"Modernlik" le ilgili benim de "ilginç" fikirlerim var. Kısmen diplomatların vereceği tepkileri de ima eden...

"...
DEĞİŞMESİNİ İSTEMEDİĞİNİZ ŞEY [ bence:ilelebet "el koyma" imtiyazı : İKTİDAR: bahçe sahibi olmak: karun babanın çiftliğinde sürüleri var...]

Modern ideolojiler genellikle iki büyük kalıp içinde sunulur... Bir tarafta var olan düzeni savunan, değişime karşı duran, dolayısıyla adaletsizliklerin ve eşitsizliklerin devamından yana olanlar; öte yanda düzene karşı çıkan, değişimi taşıyan, daha adil ve eşitlikçi bir toplumsal yapının oluşmasına yönelik olanlar. Diğer bir deyişle ideolojiler de aynen insanlar gibi iki büyük kategori [ iyiler ve kötüler ] içinde algılandıkları ölçüde, ‘sağ’ ve ‘sol’ tanımlarının içine otururlar. Epeyce yapay olan bu ayırım bugünlerde yeniden sorgulanıyor...

Aslında geçmişte yaşananlar böylesi bir keskin farklılaşmanın olmadığını örnekleriyle sunmuştu. 12 Mart ve 12 Eylül sonrasında radikal bir sol tutumdan yine aynı radikallikte sağ bir fikriyata geçenler hiç de az değildi. Hele geçilen noktayı biraz yumuşattığınızda, neredeyse yığınsal bir kayma ile karşılaşabiliyordunuz. Bu hem fark edilip kaydedilen, hem de pek üzerinde durulmayan bir gelişmeydi. Nihayette insanların dönekliğinden dem vuruluyor veya hayatın gerçekçi talepleri karşısında pes eden bir ideolojik tutumdan söz edilmiş oluyordu. Gözlemlerin daha derinlikli bir çözümlemeye yönelmemesinin bir nedeni vardı tabii ki...

İdeolojik analizler sanki iki boyutlu bir çizgi üzerinde yapılıyordu, çünkü modernliğin kendisi doğal bir durum, bir ‘veri’ olarak alınmaktaydı. Tarih yazımında modernliğin tarihselliğini vurgulayan bir bakışın, iş ideolojik tutumlara geldiğinde bu tarihselliği tümüyle unutması şaşırtıcıdır. Öyle ki sanki sol ve sağ tüm kültürleri kuşatan, evrensel, ezelden ebede uzanan bir mücadele içindeydiler. Böylece modernliğe has olan bu yaklaşımlar, anakronik bir genelleme içine alınıp kuramsallaştırılıyordu. Mesele özellikle solun, modernliği ideolojik açıdan nasıl yorumlayacağını bilememesiydi. Sol ideolojilerin önerdiği değişim kapitalizmi yıkıp, sosyalizmi getirecek ve anlaşılan modernliğe hiç bir etki yapmayacaktı...

Her şeyin değiştiğini varsayan ve bunu kuramsal yaklaşımının temeli yapan sol ideolojinin, modernlik karşısındaki suskunluğu sorunluydu. Nitekim 2. Dünya Savaşı sonrasında bazı sol akımlar sağın dünyasını ve fikriyatını aşan bir anlam dünyası içinde bulunduğumuzu ve dolayısıyla sol ile sağın birçok şeyi paylaşabildiklerini teslim ettiler. Bu iki blok arasında keskin ayırımlar olmadığı gibi, geçişlilik de vardı. Çünkü her ikisine de hayat veren zemin aynıydı ve daha da önemlisi söz konusu zemin sol ve sağ ideolojilerin ‘kavrayışından’ bağımsız bir değişim süreci içindeydi.

Bugünlerde post-modern olarak anılan muhayyel anlam dünyasına ilişkin ilk sorgulamaları o döneme kadar geri götürebiliriz. Bu bakış modernliğin kurucu unsurlarının yeniden irdelenmesine neden oldu. Sadece tarihsel olayların art arda gelmesi artık yeterli değildi. Çünkü modernlik denen şeyin en belirleyici yanı, dışsal gerçekliğin geçmiştekine göre farklı algılanmasıydı. Diğer bir deyişle sadece fiziki çevre değil, onu algılayan zihin de değişmişti.

Öte yandan altyapının üstyapıyı belirlediği türünden tezler de artık bir vulgarizasyon [ kavram yozlaştırma, içini boşaltma, süblim ] dan başka bir şey değildi. İhtiyaç duyulan yaklaşım, modernliği ima eden [ üreten ] ‘kafa yapısının’ ne olduğunu, geçmiştekinden nasıl farklılaştığını ve bu geçişin nasıl olabildiğini açıklamak durumundaydı. Sermayenin birikimiyle veya emeğin özgürleşmesiyle kendiliğinden kapitalizmin oluşacağını sanan bir görüşten, bu sermaye ve emeği bütünsellik içinde algılamayı anlamlı bulan zihnin metodolojisine gelmek gerekiyordu...

Böylece ‘zihniyetin’ bir analitik kavram olarak dağarcığımıza girdiğine tanık olduk. Bu kavram önce psikolojinin iç alanlarında dolaştı ve kültürel çözümlemelerde kendini gösterdi. Ama solun ana damarı direniyordu...

Onlar hâlâ devrim [ darbe/ihtilal ] peşindeydi ve devrimin iktidara el koyarak, sömürüyü bitirerek olacağını sanıyorlardı... Bir şeyleri değiştireceklerdi, ama her şeyi değil! Değişecek olana gözlerini dikmiş olmaları, değiştirmeyecekleri şeylerin daha önemli olduğu gerçeğinin gizlenmesine neden oldu. Değişmeyecek olanlar daha önemliydi, çünkü onlar solu modernliğe bağlıyor, esas belirleyici olan zihniyete ışık tutuyordu.

Geçen günlerde Murat Belge jakoben damardan söz eden bir yazısında şöyle diyordu: “Dünyayı değiştirirken değişmesini pek istemediği şey[iktidar sahibi, güç patronu, tanrı olmak! **], kitleyle arasındaki ilişkidir.” [Murat]Belge, bilgiyi solcunun elinde tekelleştiren, elitist ve hiyerarşik bir ilişkiden söz etmekteydi [ : ruhbanlık ]. Yani zihniyetten... Adını koymak gerekirse otoriter zihniyetten [: ruhbanlığı dolayısıyla firavunluğu/duçeliği/ulu önderliği/führerliği/tek liderliği/dümteke dümteki...mümkün kılan zihniyetten..]. Çünkü zihniyet kendisini fikirlerde değil, ilişkilerde ortaya koyar. Fikriniz ne olursa olsun kuracağınız dünyayı belirleyen, üreteceğiniz ilişkilerin ima ettiği zihniyettir.

Modernlik ise otoriter zihniyetten fazlasıyla nasiplenmiş, bir ayağı onun üzerinde duran bir anlam dünyasıdır. Dolayısıyla sol da sağ da otoriterliğe son derece yatkındır ve bu nedenle birinden ötekine geçiş gerçekte yadırganmaz. Doğruları bildiğine inanan, gerçekliğin yasalarına hâkim olduğunu zanneden, bu yasaların eylemle sınandığını düşünen birilerinin kuracakları dünyadan ne adalet ne de eşitlik çıkabilir.

Bu nedenle sol için [ aslında insanlık için olmalı ki zaten O da "sol"la onu ima ediyor ] esas rakip ‘sağ’ [ faşizm üzerinden ötekileştirme yani köleliği/köleleştirmeyi mümkün kılan zihniyeti ima ediyor ] değil, modernist zihniyetin kendisidir. Eğer gelecekte anlamlı bir sol olacaksa, bu ancak karşısına ‘diğer’ solu alarak gerçekleşebilir..." TARAF / ETYEN MAHÇUPYAN

Şimdi, "kelime/kavram" dan başlayacak olursak, dil epistemolojisini/kökünü/kaynağını/dayanağını/meşruiyetini sahibinden alır, sahibine göre kişner, sahip kim onu ima eder. Bize seçmek kalır: kim olacağımızı, dolayısıyla kimden ya da kime aid olacağımızı. ve ilginçtir tüm bu iş oluş hareket eylem gözümüzün önünde aynı "kelime/kavram" ile olur; içeriğinin dayanağında farklılaşıp, amacımızı ima edişinde ( gösterdiği hiçdurmadan yürüyeceğimiz yol/ülkü/amaç'ta )çatala gelip ayrılırlar. Bunlar doğruysa şayet, Ali Bulaç da, yol ayrımında içeriği konuşmaktan bahsediyor olabilir. ( hala yazıyorum okumadım, bakacağız bakalım. siz bunları okurken Samet kardeş, ben de diğerini okuyup geri döneceğiz ve mecburen dönüşeceğiz: yürümüyorum! seçeneği "delete" yapılmış, yok. iki yol var, iki amaç; biri sarp yokuş, biri sözde "kestirme"...

Bakın bu iki yolla ilgili İhsan Eliaçık ne diyor:

“İhtiyaçtan fazla mal haramdır, hırsızlıktır… Açlar, yoksullar dururken villalar alınıyor, ciplere biniliyor… Altın ve gümüş yoksullar üzerinde hegomanya kurmak için kullanılıyor… İnfak edilmiyor… Mülkte şirk koşuluyor… Bahçe sahipleri kıssası ölülerin ardından okunup duruyor… Kırkta bir diye bir şey tutturulmuş gidiyor… Komşusu açken tok yatmamak için zengin mahallelere taşınanlar var… Sokaktaki açtan, yoksuldan haberiniz var mı? Bu din yeryüzünün sokaklarında aç gezen 1 milyar insan için ne diyor hocam? Bu din fekku ragabe (kölelere özgürlük!) diyerek başlamadı mı hocam?…”

Çevresinde tefsir sohbetleri, fıkıh dersleri yapmasıyla ünlü hocaefendi, yanına gelen gencin bu türden heyacanlı konuşmaları karşısında once yutkundu, sonra ensesini kaşıdı, vereceği cevabı düşündükten sonra söyle dedi: “Tamam seni anlıyorum, gençsin heyecanlısın. Şimdi namaz vakti, namaza kalkalım inşallah…”

Namazdan sonra çıkarken kapıda gencin kulağına eğilerek kafa konforu rahat o esaslı nasihatını verdi: “Ebuzerleşmeyelim inşallah!”

***

“Ebuzerleşmeyelim…”

Bu söz uyuşmuş, asude “dindar zihnin” klasik repliğidir.

İslam tarihinin bütün imparatorluk fıkhını özetler.

Bu kafaya gore Ebuzer aşırılığın adıdır.

Bu tür refleksif tepkilerle dindar zihin kendi kendine kafa konforunu iade etmek ister..."

[ bence de... ]

** yukarıda şu işaretten koydum, aşağıda dip not olarak bir açıklık getirme ihtiyacına binaenaleyh derim: rüştü abdal derki...pardon başka bişey diyeceğim konuyla bağlantılı, tamam hatırladım:

Ali Bulaç : " Nasıl değişebiliriz? "

Samet Pehlivan : " Nasıl Değişemeyiz? "

Etyen Mahçupyan : " Değişmesini istemediğiniz şey "

Yani yukarıda Murat Belgenin de yerinde tespitine gelmekti amacım: değişmeyen ne?

yani bence mesele, tanrının kim olacağı meselesi, buna bağlı olarak ruhbanın kim olduğunu haber veririz...nirvan'ya hoş geldiniz ama kapattık, evet! nirvana yok, fenafillah da...dağılın, dağıtın herkesin hakkını, devlet yok artık, o bir ÖCÜydü...

ÖCÜ: olmayan şeyden doğan büyük korku. olmadığı için gösterilemez ve bu yüzden dışarıda alt edilemez. dışarıda alt edilebildiği gösterilemediğinden aklı alıp hastlanmayı yani devlet sahibi olmayı mümkün kılan virüs/paradoks..halisünasyon gören birine, gördüklerinin olmadığını nasıl ispat edemezsek, devletin de bir halisünasyon olduğunu ispatlamak ancak akılla mümkündür ki bu yüzden devletler varlıkları için en büyük tehtidin insan aklı olduğunda ittifak ettiklerinden, hangi devlete giderseniz gidin namlusu akla çevrilmiş sahra toplarıyla karşılaşacaksınız ve İhan Eliaçık'tan olacak gene yani bayacak ama ya doğruysa:

"...Görüldüğü gibi 1 milyar 20 milyon insan “yeryüzünün” sokaklarında aç dolaşıyor.

Oysa kıssaların anasında ne deniyordu: “Orada (yeryüzünde) aç kalmazsınız, çıplak olmazsınız, susuzluk çekmezsiniz, güneşin sıcağında yanmazsınız.” (Taha; 118-119)

Yani “yasak ağaçlardan” (adam öldürmek, hırsızlık, yolsuzluk, fuhuş, zulüm, işgal, şiddet, sömürü vb.)[şu sayılan kötülüklerin gerçekleşebilmesi ancak ve ancak bir DEVLET'in varlığıyla mümkündür. merak eden olursa kısa bir hikayesi var konuşuruz ve kimse bu kadar uzun bir yorumu okumaz Samet sanayazdım paniğe kapılma tehlikeli olduğunu düşündüğün tüm fikirlerini uzun yazıların kitapların içine saklıyor insanlık öteden beri sen de öyle yap. merak etme kimse onları bulamaz. hatta bizler bile; emeğimizi kesersek onlarda bizden ümidini keser. ben diycemki aslında ben morfeusum, sende diyceksinki hadi git işine. evet! bu konuda haklısın, yazını beğendim, bence Ali Bulaç'ı daha dikkatli okumalıyız, bence henüz kimse onun kadar derin sulara girmedi, İhsan Eliaçık bile...sevgi ve saygılar bizden en derin hürmetlerimle] yediğiniz takdirde açlık, çıplaklık, susuzluk, yanma; ateş, kaos ve krizden kurtulamazsınız…

Bunlar olmadığı takdirde yeryüzü sizin için “cennet” aksi halde “cehennem” olur…

Yeryüzünün cennete veya cehenneme çevrilmesi bizim kendi ellerimizle yaptıklarımızdan dolayıdır…

Her kim her sabah üzerine güneşin yeniden doğduğu, çiçeklerin açtığı, nehirlerin aktığı, kuzuların melediği, kuşların uçuştuğu, insanların cıvıldadığı bu yeryüzü cennetini “yasak ağaçlara” dokunarak “cehenneme” çevirirse ettiğini bulacaktır. Her kim de cehenneme çevrilmiş yeryüzünü tekrar cennete dönüştürmek için çalışırsa karşılığını eksiksiz bulacaktır..."

şimdi onun/devletin/öcünün/alternatif yerine ne mi koyacaksınız?

bana sorarsanız hiçbirşey koymayın; sakin olmayı deneyebilirsiniz evvela. sonra yağmurun sesini dinleyin, mümkünse yürüyüşe çıkın ve içten şöyle okkalısından bir selam verin bir insan dosta; barış geldi deyin...ama bunu yapabileceğinizden emin değilim...

SELAMÜNALEYKÜM

Huzur İsyandadır!

öncelikle hoşbulmuş, safa bulmuşuz, rüştü dost.

muhtemelen duymuşsundur. ayrıntı yayınlarının(hala kurmaca olup olmadığı tartışılan) referans aldığı biri var; abdülgaffar el-hayati.

"zihniyetlerimizin" ayrılıklarını gidermek adına onun meşhur aforizmalarından birini paylaşayım seninle, zira az kelam ile çokça yol alabiliriz.diyor ki;

"devlet devrimle yıkılabilecek bir şey değil, insanlar arasındaki bir ilişki tarzıdır. devlet, bu ilişki tarzıyla var olur, beslenir, güçlenir, sömürür ve öldürür. devlet, otoriter ve hiyerarşik örgütlenmelerle iktidara talip olunarak değil[solcular gibi]; insanlar arasında devletin kendini yeniden üretemediği yeni ilişkiler, özgürlükçü ve dayanışmacı yeni bir "hayat tarzı"[islamın emrettiği tam olark bu] kurularak yıkılabilir. asıl olan "iktidarı almak" değil, gündelik hayat devrimleridir. zira, yaşanacak bir hayatımız vardır."

bak birde aklıma nurettin topçu geldi şimdi. kendisinin görüşlerine tamamen meyletmesem de meşhur kitabı isyan ahlakının arka sayfasında şunu yazar;

"biz, hem uysallığa, hem de anarşizme karşıyız. her türlü sosyolojizme, yani toplum gerçeğinin her şey olduğu anlayışına karşı olduğumuz kadar, bencil ve katı ferdiyetçiliğin de karşısındayız. ferdin, sadece bütün iradeleri aynı şekilde belirleyen bir irade karşısındaki uysallığını kabul ediyoruz.

bize göre selâmet, tarih ve insanlıkla birlikte, tarihin ve insanlığın var oluş sebeplerini içinde bulacakları bir mutlak'a bağlanmaktan ibarettir.[devlete vatandaşlık bağıyla değil yani] aklı başında bir insanlık, kendini asla gayesi ve gerçekleştireceği mukadderatı olmayan bir varlık olarak düşünemiyecektir. kendi gayesini bilecek noktaya erişmese bile o, sanki bu gayeye arka arkaya gelen nesillerin sonsuzluğunda ulaşılacakmış gibi hareket edecektir.

ferdin boyun eğmek zorunda kaldığı bir baskı unsuru olarak toplum, zorbalık ve zulme kanat germekte, bu şekilde esirliği ve esaret derecesinde uysallığı yaratmaktadır.[ebuzerleştiremediklerimizden misin?] o, böylelikle ferdin iradi güçlerini öldürmektedir. oysa toplum tam aksine, ferdi haraketin özlem duyduğu, atıldığı bir ideal, yani merhametin ve isyanın eseri olan ideal olmalıdır. insanlıkta inançların tesirli bir şekilde yayılması, gerçekten, toplumun ve medeniyetin yaratıcısıdır. işte bu yayılmadır ki, her birimizi gücümüz nisbetinde birer asi, yani birer ahlaki varlık haline getirir.[ki bu yüzden huzur isyandadır] biz, bütün insanlığın selametini bu inançların yayılması olgusunda aradık."

sormuşsun ya hani "devletin yerine ne koyacaksınız?"

bence de birşey koymayacağız. zira devlet,toplum dediğimiz ilişkiler yumağının bir ürünüdür ve sırf bu haliyle devlet eğer öcüyse/zalimse ve şeditse sebebi, toplum dediğimiz yapının ta kendisidir.

Toplumu ferdin boyun eğmek zorunda kaldığı bir mekanizma haline getirense sizinde yukarıda söylediğiniz gibi o "zihniyetin" ta kendisidir. yani o ne sağın(ki ondan böyle bir şey beklemek abes) ne de solun yüzleşemediği modernizmdir.

toplum bu yüzden sürekli olarak uysallığı ve dolayısıyla sürekli bir esareti yaratmaktadır.

topluma ne demiştik; biz insanların kendi aramızda kurduğumuz ilişkiler yumağı.işte tam da bu noktda kapitalizme gelip dayanıyoruz. zira bizim gibi kârından başka bir şeyi aramayan tüketicilerin arasında ki ilişki de doğal olarak piyasa mekanizmasını/toplumu/ve onun bütün kavram ve kurumlarını doğuruyor. matruşka gibi.

yukarıda çizdiğimiz tablo bugüne ait değil sadece. devletin tarihsel kökenine gidersek her aşamasında yukarıda saydığımız tablonun başka başka formlarını fakat hep aynı şeyi görürüz. ki bu tarihsel bakış ta modernizmin ilerlemeci tarih yorumundan farklıdır.

çünkü kapitalizm insan nefsinin ürünüdür ve tam olarak onun özelliklerini taşır ve imanın yerini almaya çalışır. kapitalizmin üretiği nefsani ilişkilerin adı olan toplum ise müminlerin kardeşliği yerine kârı ve çıkar ilişkilerini koyarak, ümmetin yerini almaya çalışır. yukarıda söylemeye çalıştığımız üzre, bu toplumsal yapının ürettiği devlet ise (haşa ve kella) bir yeryüzü tanrılığı iddiasındadır.ve helak edilen toplumların hepsi başlarına bela olan bu yeryüzü tanrılığı sebebiyle helak edilmişlerdir. ilerlemeci tarih anlayışından ayrıldığımız yerde burasıdır işte. modernite, kurguladığı tarih anlayışıyla kesintisiz bir sunum ortaya koyarken islam, ürettikleri yeryüzü tanrılarına tapınmaktan vazgeçmeyen toplumların helak edilişi ile kopuşmalı bir tarih sunumu koyar ortaya.

çok uzatmak istemiyorum ama;

bir geçiş aşaması olan "ulus devletin" çözülüşünden sonra devlet denilen yapının büründüğü forma bakın! küreselleşme;teklik iddiası..

gündelik yaşamda insan psikolojisinde sürekli gözetleniyoruz hissini veren mobese kameralarıyla dolu her yer. el-basar..

telefonda konuşurken kaçımız "acaba dinleniyor muyumdur?" endişesini taşımıyoruz. es-semi..

ki böyle daha 99 tane örnek bulmak gayet kolay..

velhasılı kelam;

şeytan şerrini, sadece insana yaklaşıp vesvese vererek yaymaz, böyle yapsa işimiz kolay, cihadımız küçük olurdu. kapitalizm bizatihi şeytanın desteklemiş olduğu insan nefsin ürünüdür ve yeryüzünde allahtan başka bir yeryüzü tanrısı yaratmak çabasındadır. peygambersiz kalan dünya herzaman ki gibi yine sapıtmıştır.
söz çok uzadı,vesselam

Selamun aleykum

Selamun aleykum,
Samet Bey'in yazısından daha çok Rüşdü Bey'in yorumu beni bu yorumu veya notu yazmak için tetikledi.Bu kadar uzun yorum yazma sabrınıza hayran kaldım.İki yazı birlikte düşünüldüğünde harika bir açılım oldu.Bunun için teşekkür ediyorum.
Son zamanlarda insanları yaftalamak, bir kalıbın içine koyarak rafa kaldırmak veya o yaftanın içine hapsetmek moda oldu. Ali Bulaç etrafında oluşturulmaya çalışılan bir kampanya var sanki. Bu tavır yazarlarımızdan, aydın/mütefekkirlerimizden istifadeyi olumsuz yönde etkiliyor.Okumak güzel bir haslet.Ancak bir o kadar da anlama çabası gerektiriyor.Dikkatli olunmalı, yazarken birine bir şey söylerken.
selamlar...

Ali Bulaç şimdilik iyi yapıyor

“Söz konusu yazısında Ali Bulaç, Kuran’ın, indiği toplumun semantiğini değiştirdiğinden referansla, modern batı dünyasından alınan kurum ve kavramlara -ki bunlar demokrasi, insan hakları, sivil toplum, iktisadi ve sosyal politikalar vd. yeni anlamlar yüklemeyi öneriyor.”
Bu cümleye, yine Ali Bulaç’a ait şu açıklamayı ilave etsek acaba kast-ı mahsusa değişir mi?
” Batı veya başka bir kültür havzası tarafından üretilmiş olan her kavramın tarihi bir arka planı ve felsefesi vardır. Bunları olduğu gibi ithal ettiğimizde bize aslında mal olamazlar, bu kavram ve bunlardan türeyen modelleri kendi asli kaynaklarımız ışığında ciddi bir kritiğe tabi tutmamız gerekir” Bu cümleyi esas aldığımızda Bulaç’ın ne demeye çalıştığını anlamak zor değildir.A.Bulaç tam da burada yüzleşmekten bahsetmektedir,onun adımını atmaya ve İslam dünyasını da malum kavramlar çerçevesince kendileriyle yüzleşmeye çağırmaktadır.
***
“ Vahyin nüzulünden itibaren Hz. Peygamberin (s.a.v) eylem ve projelerine baktığımızda onun ve getirdiği dinin reformist bir yapıya sahip olduğu sonucuna varmak zor.”
Ali Bulaç’ın söz konusu yazısında İslam dini için reform kavramını kullandığını veya ifade ettiğini ben göremedim.Yazının tümünden de böyle bir hüküm çıkarmak,bana göre işi zorlamaktan başka bir şey değildir.
***
“Türkiye'de Müslümanlarının ivedikle yapması gereken şey; kendi muhafazakârlığıyla yüzleşmesidir.” “ Buna kesinlikle bir itirazımız yok. Sorun da zaten arzu edilen yüzleşmenin gerçekleştirilmemesi ki buna kendi kültürümüz engel olmaktadır.Var olan muhayyileyi zorlamanın akabinde insanların nelerle suçlandığı yabancısı olduğumuz reflekslerden değil.
“İslam’ın insanlara aktüel bir siyasal duruşu vaz etmemesi mümkün değil.” Şimdi burada Samet kardeşimize soralım. İslamın vaaz ettiği aktüel bir siyasal duruş nedir? Mesele bu soruya da yine aktüel bir cevap bulmaktır. Âcizane ben dâhil günümüz siyaset algısının ürettiği ve benimsediği nevzuhur kavramlara mesafeliyim, önyargılıyım ama alternatif ortaya koyamadığımız zaman iddia havada kalmaktadır.
***
“Fakat İslam tarihini kendi muhafazakâr ideolojisi ile yorumlayıp İslam’ı ve Peygamberini bir reformist ilan edenlere de dur demek boynumuzun borcu ki bu Ali Bulaç dahi olsa.”
Ben burada Ali Bulaç’ın kastının, muradının pek anlaşılamadığını düşünüyorum. Aslında Bulaç, yıllardır biteviye işleyip durduğu kavramların hakikatte neyi murat ettiklerinin farkında olmuşçasına şimdinin Müslüman aklına adeta bir tehlikeyi işaret etmeye çalışmaktadır; ama bunu yaparken kullandığı kelime ve cümlelere yüklemeye çalıştığı anlam yine yıllardır benimsediği üslub nedeniyle kendi geçmişine mahkûm edilmektedir. Ali Bulaç’ın entelektüel birikimi ve İslami hassasiyetinin, ileride Samet kardeşimizin endişelerini ortadan kaldıracak bir sürece doğru kendisini zorlayacağını düşünüyorum. Konumuzla alakası yok ama şimdilerde Liberalizmle ve liberallerle hesaplaşmaya kalkışan Bulaç’ın yine liberaller tarafından hışma maruz kaldığını hatırlatayım. Ki onlar da yine Bulaç’ı kavramı iyi tanımamakla ve dolayısıyla liberalizme haksızlık yaptığını iddia etmektedirler. Bulaç’ın en başta ilave ettiğim cümlesi ve verdiği mesaj üzerine kafa yorulduğunda murad edilen ” muhafazakârların kendileriyle yüzleşmesi” olayı pekâlâ gerçekleşebilecektir. Bulaç’ın bu demlerde böylesine bir çıkışı manidardır ve Müslüman entelektüellerin birbiriyle ve kendi anlam dünyalarıyla yüzleşmesini ve denildiği gibi hesaplaşmasını gerektirecektir ki bizim de temennimiz budur. Çünkü Müslüman birey ve toplumların anlam dünyaları kirli kavramlara işgal edilmiş vaziyettedir.
Ayrıca not olarak düşelim: İ.Eliaçık’ın ve Müsiad eski Başkanı E.Yarar’ın bir televizyon programında mülk kavramı üzerinde gerçekleştirdikleri tartışmada ortaya çıkan sonuç bana göre ürkütücüdür. Hoş, yabancısı olduğumuz şeyler değildi ama E.Yarar’ın temsil ettiği “Din” tasavvurunun asırlardır hüküm ferma olduğu bir gelenekten yola çıkarsak, bize ait olduğunu varsaydığımız kavramlar üzerine bile enikonu kafa yorulması gerçeğini ortaya koyması açısından, o tartışma önemli ipuçları vermiştir.
Evet, Ali Bulaç mezkûr yazısında İslamı ve Peygamberi reform kavramı çerçevesinde ele almamaktadır. Bugünden yola çıkarak, sadece teklif ve temenni bağlamında bir önerme ortaya koymaktadır. Bunun da yadırganacak bir tarafı yoktur. Samet kardeşimizin endişelerini, kaygılarını dile getirmeye çalıştığı yazısına haksızlık etmek gibi bir muradımız yok; ama A. Bulaç’a da son gayretlerinden dolayı haksızlık yapmayalım demeye çalışıyoruz.
Selam ve dua ile.

Köye Hicret

el-cevap; sefai bey'e

1- semantik yüklemekten bahsetmişti ali bulaç. örneklediği kavramlar nelerdi; demokrasi, sosyal devlet, insan hakları ve diğerleri... ve ekliyordu; başka bir kültür havzasından üremiş kavramların ardında onların tarih serüveni ve kendi felsefeleri vardır...
işte sorun tamda burada başlamaktadır. bu kavramların ardında görülmesi gereken şey "batının felsefesi" değil "batının iktisadıdır." ayrıntıları hakkında etraflıca konuşabiliriz fakat demokrasinin batıdaki gelişim serüvenine bakın sermayenin iktidar ile olan konumlanışını görürsünüz. sömürgeci batı sizce sonradan imana geldi de zencilere bir vicdan muhasebesinin sonucu olarak mı bir takım haklar verdi? yoksa üretim süreçlerinde yaşanan teknolojik gelişmeler sonucunda emeğin bir değer biriktirme aracı olma işlevini kaybettikten sonra mı?(emek değer paradoksu)

devletin sosyal bir görünüm içine girmesinde acaba toplumu ehlileştirerek iktidarını sağlamlaştırmak isteyen güç hiyerarşisinin manevrası yok mudur? sosyal devletle beraber özellikle alman sosyal demokratları ilk ehlileşenler arasında değilmidir?

verdiğimiz örneklerin ve daha nicelerinin kaynağı batının felsefesi değil, batının iktisadıdır. zira düşünceyi maddi koşullar belirler.

bu sebeple batının iktisadında yaşıyorsak onlardan aldığımız kavramları semantize edemeyiz. ali bulaçın kaçırdığı nokta budur. o malum kavramları semantize etme uğraşı ile kavramların özünü değil sadece isimlerini değiştirebilirsiniz. kurulu düzen o isimlerini değiştirdiğiniz kavramları herhalukarda kendi için kullanmaya devam edecektir.

2- sayın bulaçın söz konusu yazısının 2. paragrafının başınada reform kavramı açıkça söyleniyor kendisi tarafından, muhtemelen gözünüzden kaçmış.
ki bunu yazmasaydı da zaten yazıdan muradın reformist bir dönüşümü olduğu çok açık. kavramlara yeni anlam yükleme teşebbüsü zaten reformist bir yöntemin ta kendisidir.

3- tabi ki aktüel bir siyasi duruşu vaz etmektedir islam. bu konuyu ileriki yazılarda -ki nasip olursa inşallah- daha ayrıntılı bir şekilde açıklamaya çalışacağız fakat, şurası kesin ki islam dininin muhafazakarlıkla bir alakası yoktur. günümüz muhafazakarlığı, dini kormuak adına kendisinin beslendiği geleneği korumaktadır. "allah kabesini korurken" biz neyi muhafaza ediyoruz? belkide muhafazakarlıkla yüzleşmeye buradan başlamak iyi bir çıkış noktası olabilir.

4- ali bulaç ve malum liberaller arasında yaşanan çatışmanın bizce pek bir kıymeti yoktur. zira onlar arasında vücuda gelen çatışma reformun hangi yöntemle gerçekleşmesi gerektiğiyle alakalı. ali bulaç burada muhafazakar bir referans kullanırken liberaller, özgürlükçü bir referans kullanmaktadır. bu hep gördüğümüz bir sahnedir aslınada e.burke'den beri bu düşük yoğunluklu gerilim sürmektedir.

bizim burada söylediğimiz ise yaşanacak bir değişim varsa bunun reformist bir dönüşümle değil devrimci bir süreçle olacağıdır. devrim kavramını reformizmin karşıtı bir kavram olduğu için kullanıyorum yoksa kavramdan kastımız marksist/leninist bir yöntem değildir. bana göre bir parti teşkilatlanmasıyla örgütlenerek tedhiş çıkarmanın devrimcilikle alakası yoktur.

devrimden kastım ise örneğin, modernizmin hayat alanı olan kentten ayrılmaktır. kentten köye hicrettir mesela gerçek bir devrimci hareket. bu sebeple ali bulaç, kenti terkdelim diyebiliyor mu? bunu söyleyemesseniz muhafazakar bir reformist olursunuz. ali bulaç'ın önerdiği ise kentte kalıp köy hayatı yaşamaktır yani kısacası cemaatleşmek.
köye hicret ise çiftçilik yapmak değildir, müslümanların kendilerine ait yeni bir zaman ve mekan algısı yaratmasıdır. peygamber efendimizn medine de yaptığı gibi...

vesselam.